Ana Sayfa
Akıl Emniyeti

beyinEldekî-kısıtli imkânlarda ve baskı altında tutularak zor şartlarda müsfümanca yaşamaya gayret ettiğimiz, tağutların hakim, muvahhîd mü'minlerin mahkûm olduğu işgal edilmiş İslâm topraklarındaki vahim manzaranın bir benzeri, bindörtyüz küsur yıl önce Arabistan'ın Hicaz bölgesinin Mekke şehrinde gündemdeydi...

 

Küfrün, şirkin ve koyu bir cehaletin hakim olduğu yer­yüzünün en mukaddes beldesi olan Mekke'ye tağutî bir dü­zen hakim idi. Egemenliği elinde tutan bir avuç putlu ve mutlu zümre, heva-u heveslerinden ortaya koydukları anla­yışlarını kanunlaştırmiş, kendileri gibi müşrik atalarının kendilerine bıraktığı ilkeler doğrultusunda hareket ediyorlar­dı... Kendi elleriyle yapıp, yontup meydana, Mukaddes Ka­be'nin yanına, içine ve üstüne diktikleri put heykelleri, Al­lah'a şirk koşuyor, yeryüzü ilâhları diye tapmıyorlardı... Hem Allah'a inanıyor, hem put heykellere... Hayatlarının çok az bir kısmını Allah'a adarken, çoğunluğunu put hey­kellerinin isteği diye kendilerinin ve atalarının uydurduğu il­kelere tabi kılıyorlardı...

Allah'dan gelen vahye sırtlarını çevirmiş, İslâm'a ve O'nu kendilerine tebliğ eden Rasulullah (s.a.s.)'e düşman kesilerek tamamen reddetmişlerdi... "Bize atalarımızdan mi­ras kalan bu din yeterli gelir... Biz, atalarımızın ilkelerinden zerre kadar taviz vermez ve ayrılmayız... Bizim İslâm'a ihtiyacımız yoktur... Bizim atalarımızdan kalan bir anayasamız var, biz Kur'ân'i anayasa olarak kabul etmiyoruz... Biz, ihti­yacımız olan kanunları kendimiz yapar ve icra ederiz, yani yasama ve yürütme, Millet Meclisimiz olan "Daru'n-Nedve" parlamentosundaki milletin temsilcilerine aiddir... Onların, Milletimizin faydası ve menfaatine uygun gördüklerini ka­nunlaştırma haklan vardır... Biz, Allah'ın değil, onların hükmüyle amel ederiz... Bize Allah'ın hükümleri lazım de­ğil, zaten ona da ihtiyacımız yoktur... Kim ki, bizim anaya­samızı ve yerleşik düzenimizi yıkıp, yerine Allah'ın emirle­rine dayalı bir nizâm kurmaya çalışırsa o, bizim baş düşma-nımızdır... O, vatan hâini anarşist ve teröristtir. O, gerici ve irticacıdır... vs... vs..." anlamda isteklerini dile getiriyorlar­dı...

Allah'ın dinini, Allah'ın insan kullarına tebliğ edip on­ları gerçek Rabbleri Allah'a ve O'nun dinine davet edip kurtuluşlarını sağlayan Rasulullah (s.a.s.)'e ve iman eden muvahhid müsfümanlara düşman olan Mekke'nin egemen tağutları, onlara olmadık eziyet ediyor, akla, hayale gelme­dik işkencelerle zulümlerini devam ettiriyorlardı... Bu şeyta­nî planlarla, bu ağır baskılarla, öldürmekler ve habsetmeklerle muvahhid mü'minleri Hak Din, yani İs­lâm'dan vazgeçireceklerini zannediyorlardı... Aradan yıllar geçtikçe, mü'minlerin sayısı artıyor, imanları daha da kuv­vetleniyor ve dâvalara daha da çok sarıldıkları görülüyordu... Başlangıçta Rasulullah (s.a.s.)"i ve mü'minleri önemseme­yen Mekke'deki gayr-i İslâmî şirk devletinin egemen tağutları, İslâm'ın yayılmaması ve müslümanların çoğalma­ması için aldıkları en vahşî önlemlerin işe yaramaz olduğunu görünce, şeytanî taktiklerin bir yenisini ortaya koymaya ça­lıştılar: Taviz kopararak uzlaşmak!.[1]

Başlarında mü'min ve müttakîledin önderi Rasulullah (s.a.s.) olan muvahhid mü'minler, şirke, küfre tağutlara karşı direnişlerini sürdürmeye büyük bir azim ve sabırla devam ettiler... Taviz vermediler, Mekke şirk devletinin egemen tağutlanna... İmanlarından, dînlerinden vazgeçrnediler... Gün geçtikçe ve şirk devletinin baskılan arttıkça, mü'minlerin di­renişleri daha da çok artıyordu...

Günün yerleşik kavramlarıyla izah edilmek istenirse, Mekke şirk devleti, bir Lâik ve demokratik gayr-i müslim bir devletti... Lâikti, Allah'ın dinini, yani İslâm'ı yönetime, e-konomiye ve hukuka kavuşturmak istemediği gibi, tüm ku­rum kuruluşlarından uzaklaştırmıştı... Demokratikdi, yöne­tim ve kanun koyma hakkı yegâne hakim olan Allah'a bı­rakmıyor, yasama ve yürütmeyi "Daru'n-Nedve" şirk porlamentosundaki kırk yaşını bitirmiş, kabilesinin temsilci­si olan millet vekillerine has kılmıyordu... Hatta millet ve­killeri, bir kaç Mekke tağutunun emrine âmâde olmuşlardı... Bir-iki güçlü kabile reisinin aldığı karar, koyduğu tavır ve yaptığı kanun, diğer millet vekillerinin kabulü idi...

Böyle bir ortamda gün geçtikçe baskı ve işkencelerle, yaralanma ve şehid edilmelere rağmen gelişen îslâmî hare­keti durdurmak için uzlaşmaya karar veren Mekke şirk dev­letinin yönetimdeki zalim tağutları, Önder Rasulullah (s.a.s.)'e çeşitli teklifler sunuyorlardı... Bu tekliflerle, bazan Rasuluilah (s.a.s.)'i zor duruma sokmak, bazan da alay et­mek durumunu gündeme getiriyorlardı... Tüm gaye ve ni­yetleri, yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.) ve etrafındaki mü'minleri yıpratmaktı...

O tekliflerden birisi de şu idi:

İbn Abbas (r.anhuma), naklederek der ki:

Kureyş, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in huzuruna gelerek:

Ya Muhammed, bize Safa tepesini altın yapması için Rabbine dua etmeni istiyoruz. Böylece o altınlardan at ve silah satın alır, sana iman eder, seninle birlikte savaşırız, de­diler.

Hz, Peygamber (s.a.s.), onlara:

"Peki, eğer Rabbime dua edersem, O da, (duamı kabul edip de) Safa tepesini sizin için altın yaparsa, bana iman edeceğinize söz verir misiniz?" dedi.

Onlar da, söz verdiler. Bunun üzerine Rabbine dua etti.

Cebrail (a.s.), O'nun yanına gelerek:

Rabbin, Safa tepesini altın yapıp onlara verecek, amma yine sana iman etmezlerse onları, âlemlerde hiç kimseyi azablandırmayacağı şeklinde azablandıracak, dedi.

O zaman Hz. Peygamber (s.a.s.):

"Ya Rabbim, öyleyse hayır (en iyisi) Sen, beni kav­mimle başbaşa bırak da ben, onları gün be gün davet ede­yim." dedi.

Bunun üzerine Allah:

"Gerçek şu ki, göklerin ve yerin yaratılmasında....." ayetini inzal buyurdu.[2]

Kendilerini defalarca deneyen ve sözlerinde durmadık­larını, cayıp başka yollara saptıklarını gören Rasulullah (s.a.s.), Mekke şirk devletinin yöneticileri olan bu tağutların, istekleri doğrultusunda Safa tepesi Allah'ın izniyle altın ol­duktan sonra yine cayarlar kuşkusuyla Rabbine yalvardı... Tüm zorluklara rağmen sabırla, dirençle, onları İslâm'a da­vet etmek, hidayetlerine vesile oİmak ve akıllarını bürüyen cehalet perdesini yırtıp atmalarını sağlamak, daha hayırlı o-lurdu... Çünkü bu müşrikler, Allah'a misak anında verdikleri sözlerinde[3] durmamış, vefasızlık yapmış ve yeryüzüne gel­dikten sonra Allah'a şirk koşarak, Allah'dan başka rabler edinmişlerdir. [4] Allah'ın affetmeyeceğini beyan buyurduğu şirk suçunu işlediler. [5] Allah'a verdikleri sözlerine sadık olmayan ve verdiği kesin sözlerinden vazgeçenler, Ra­sulullah (s.a.s.)'e verdikleri sözlerinde dururlar mıydı?..

İşte bu bilgiden dolayı RasuIuHah (s.a.s.), onları davet etmek üzere kavmiyle başbaşa kalmayı diledi yegâne Rabbi Aİlah'dan... Bundan dolayı Safa tepesi altına dönüştürülmedi amma düşüne bilenler için, dünya durdukça mucize oluşun­dan hiç bir şey kaybetmeyen, her zamanda ve her mekânda taptaze, dipdiri olan şu ayeti kerime inzal oldu:

"Gerçek şu ki, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün ard arda gelişinde, insanlara yararlı şeylerle de­nizde yüzen gemilerde, Allah'ın yağdırdığı ve kendisiyle ö-lümünden sonra yeryüzünü dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasın­da boyun eğdirilmiş bulutlan evirip çevirmesinde düşü-nen(akleden) bir topluk için geçekten ayetler vardır.[6]

Bu ayet-i kerimede beyan buyrulan ve yegâne Rabbimiz Allah'ın yaratıp yönettiği tabiat olayların hepsi başlı başına birer mucizedir... Akılları dumura uğramayan ve cehalet perdesiyle perdelememiş olanlar için bunların her birisi, Safa tepesini bir anda altın yapma kudretine sahib olan Allah'ın gücüne, kuvvetine, kudretine ve hikmetine birer delildir... Safa tepesini, taş olarak yoktan var eden Allah, o taşları, o kayaları altın yapma kudretine sahibtir... O, yalnızca "Ol" der, emrettiği şey, dilediği gibi oluveri.. [7] Çünkü yaratma ve emretme, O'na mahsustur. [8]

Göklerin ve yerin yaratılmasını düşünebilen bir kişinin, Rabbi Allah'ın varlığını, kudretini ve ortaksiz yalnızca Rabb olduğunu idrak etmemesi mümkün müdür? Dağları, ovalan, ormanları, çiçekleri, yapraklan, suları, denizleri, nehirleri, gökleri, pınarları, ilkbahar, yaz, sonbahar ve kışı düşünen a-kıl sahihleri, bu kâinatı yaratan Rabbini, seksiz şübhesiz ve ortaksız nasıl tanımaz? Dünya yüzünde yaşayan insanları, hayvanları ve onların hâl ve hareketlerini düşünen, aklını kullanan bir kişi, Rabbi Aİİah'a inanmaması düşünülebilinir mi?

Denizlerde suyun üstünde yüzen gemileri, gökte uçan uçakları, rüzgarları, bulutlan, yağmurları, karları ve bunlarla ilgili olan diğer olayları akleden bir kişi veya toplum, en bü­yük mucizeleri apaçık görmüş olur... Eğer aklî dengesi, akıl emniyetini tehlikeye sokan nesneler tarafından zedelenme­miş ve sarsılmamış ise, gerçeği idrak ederek şu ayet-i kerimelerdeki hikmetleri anlamış olur... Bu gerçekleri anlayan kişi, Allah'ın yegâne Rabb, İlâh ve Melik olduğuna iman e-der.... Dini, yalnızca Allah'a has kılarak, katıksız bir imanla inanır ki, Allah'dan başka bir rab ve ilâh yoktur... O'nun or­tağı ve benzeri gibi olan da yoktur!.. Şöyle buyurur Rabbi­miz Allah:

"Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Allah, her şeye güç yetirendir.

Şübhesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, temiz akıl sahibleri için ayetler vardır,

Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zik­rederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler (ve derler ki:) 'Rabbimiz. Sen, bunu boşuna yaratmadın. Sen, pek yücesin, bizi ateşin azabından koru.

Rabbimiz biz: 'Rabbinize iman edin' diye imana çağrı­da bulunan bir çağrıcıyı işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz, bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi de i-yilik yapanlarla birlikte öldür.

Rabbimiz, Peygamberine va'detiklerini bize ver. Kıya­met gününde de bizi hor ve aşağılık kılma. Şübhesiz Sen. va'dine muhalefet etmeyensin.[9]

"Elif-Lâm-Mim-Râ. Bunlar, Kitab'ın ayetleridir. Ve sa­na Rabbinden indirilen haktır. Ancak insanların çoğu iman etmezler.

Allah,'O'dur ki, gökleri dayanak olmaksızın yükseltti, onları görmektesiniz. Sonra Arş'a istiva etti ve güneş ile aya boyun eğdirdi, her biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedirler. Her işi evirip düzenler, ayetleri birer birer a-çıklar. Umulur ki, Rabbinize kavuşacağınıza kesin bilgiyle inanırsınız.

Ve O, yeri yayıp uzatan, onda sarsılmaz dağlar ve ır­maklar kılandır. Orada ürünlerin her birinden ikişer çift ya­ratmıştır; geceyi gündüze bürümektedir. Şübhesiz, bunlarda, düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır.

Yeryüzünde birbirine yakın komşu olan kıtalar vardır. Üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar da var­dır ki, bunlar, aynı su ile sulanır amma ürünlerinde (ki ve­rimde ve lezzette) bazısını bazısına üstün kılıyoruz. Şübhesiz, bunlarda aklını kullanan bir topluluk için gerçek­ten ayetler vardır.[10]

"Hâ-Mim.

Kitabın indirilmesi, üstün ve güçlü olan, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah'dandir.

Şübhesiz, mü'minler için göklerde ve yerde ayetler var­dır.

Gece ile gündüzün ardarda gelişinde (veya aykırılığın­da) Allah'ın gökten rızık indirip onunla ölümünden sonra yeryüzünü diriltmesinden ve rüzgarları (belli bir düzen için­de) yönetmesinde aklını kullanabilen bir kavim için ayetler vardır.

İşte bunlar, Allah'ın ayetleridir. Sana, bunları hak ol­mak üzere okumaktayız. Öyleyse onlar,Allah'dan ve O'nun ayetlerinden sonra hangi söze iman edecekler?

Gerçeği sürekli tersyüz eden, günaha düşkün olan her­kesin vay hâline! [11]

"Andolsun, Biz, gökte burçlar kıldık ve onu gözleyenler için süsledik.

Ve onu, her kovulan şeytandan koruduk.

Ancak kulak hırsızlığı yapan olursa onu da, parlak bir ateş izler.

Yere (gelince) onu, döşeyip yaydık, onda sarsılmaz dağlar bıraktık ve onda her şeyden ölçüsü belirlenmiş ürün­ler bitirdik.

Ve orada, sizler için ve kendisine rızık vericiler olmadı­ğınız kimseler (varlıklar ve canlılar) için geçimlikler kıldık.

Hiç bir şey yoktur ki, hazineleri Bizim katımızda olma­sın, ancak Biz, onu belirlemiş bir mikdar olarak indiririz.

Ve aşılayıcılar olarak rüzgarları gönderdik, böylece gökten su indirdik de, sizleri suladık. Oysa siz, O'nun hazine koruyucuları değilsiniz.

Şübhesiz Biz, gerçekten Biz, yaşatır ve öldürürüz ve va­ris olanlar Biziz.[12]

"Bakmıyorlar mı o deveye nasıl yaratıldı?

Göğe, nasıl yükseltildi?

Dağlara, nasıl oturtul up kuruldu?

Yere, nasıl yayılıp döşendi?

Artık sen, Öğüt verip hatırlat. Sen, yalnızca bir Öğüt ve­rici, bir hatırlatıcısın

Onlara, zor ve baskı kullanıcı değilsin! [13]

Yegâne Rabbimizin apaçık ayetleridir bunlar... Yoruma bile ihtiyaç olmayan, her gören gözü, her işiten kulağı, her idrak eden beyni, her anlayan kalbi olan insanın anlayıp ina­nacağı apaçık ayetler... Biyolojisiyle, Psikolojisiyle, Sosyo-loj isiyle, Antropoloj isiyle, Fiziği, Matematiği ve Kimyasıyla, Coğrafya, Tarih ve Teknolojisiyle bütün ilim sahalarına hitab eden bu ayetler, İnsanoğlunu düşünmeye, idrak etme­ye, hissetmeye ve görünenlerden görünmeyene ulaşmaya da­vet ediyor...

Başlı başına bir mucize ve Allah'ın ayeti olan insan, ya­ratan Rabbi Allah tarafından akıllı bir varlık olarak yaratıl­mıştır... Eşya ve olayları araştırma, düşünme ve idrak etme yetkisi verilen insanoğlu, mahlukat içinde en üstün yaratılan bir varlıktır...

Rabbimiz (c.c), şöyle buyurur:

"Hani Rabbin, Meleklere: 'Gerçekten Ben, çamurdan bir beşer yaratacağım' demişti.

Onu, bir biçime sokup, ona ruhumdan üflediğim zaman da siz, onun için hemen secdeye kapanın.

Meleklerin hepsi topluca secde etti.[14]

"Sonra da onu düzenleyip bir biçime soktu ve ona ru­hundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne kadar az şükrediyorsunuz? [15]

Şükretmek, nimeti verene karşı nankör olmamak ve ni­meti, emredilen şekliyle yerli yerinde değerlendirmektir... Nimeti yaratanı tanımak ve O'na karşı vazifeleri gereği şe­kilde yerime getirmek, şükür etmektir... Kulaklarla hakkı duymak, gözlerle hakkı görmek, gönüllerle hakkı kavramak ve tüm varlığımızla Hakk'm emrettiği şekilde olmak, şük­retmek olduğunu bir kez daha vurgulamak gerek...

Rabbimiz Allah, biz kullarını delilli, isbatlı iman etme­ye davet ediyor... Verdiği akıl nimetini yerli yerince kullanıp Allah'ın ayetleri üzerinde düşünerek, bizleri yaratan, nzıklandıran, büyütüp ve eğitip nasıl hareket edersek fayda­mıza olup huzurumuzu te'min edeceğimizi emreden Rabbi­miz, biz kullarını düşünmeye davet ediyor... Gerek nefsimi­zi, yani varlığımızı, gerek bizim dışımızdaki tabiatı düşüne­cek olursak ve bu düşünme metodunu da sağlıklı ve ölçülü gerçekleştirecek olur isek, bütün problemlerimizi çözmüş oluruz... Önce kendimizi tanır, Rabbimiz Allah'ı bilir, O'na katıksız iman eder ve kul ile Rabb ilişkisini sağlamlaştırı­rız... Rabbimiz Allah ile olan rabıtamızı, kopması imkânsız hâle getirmeye çalışırız... Elbette bütün bunları, yine Rabbimiz Allah'ın lutfu ve rahmetiyle gerçekleştirmiş oluruz... Bi­zim, mü'minler olarak tüm başarımız O'nun izni iledir.[16] O, dilemedikçe, bizler hiç bir zaman dileyici olamayız. [17]

Yegâne Rabbimiz Allah, Kur'ân-ı Mecid'de aklını kul­lanabilen kişi ve topluluklara ibret ve ders veren kıssalar be­yan buyurmuştur... Bu kıssalar, birer hakikatdir... Onlardan ibret almak ve kendimiz için ders çıkarmak gerek... Bizden önce yaşamış olanların denemelerinden, imtihanlarından ders almak lazımdır... Eğer herhangi bir kötülük veya hata yapmışlarsa, bizlerin o kötülük ve hatalara düşmemek için çok uyanık olmamız lazımdır... Eğer iyilikler ve sevablar yapmışlar, dolayısıyla övgüyü haketmişler ise, onlar gibi ol­maya, salihler ve siddîkiar gibi davranmaya gayret etmemiz gereklidir... Bu da, ancak Rabbimiz Allah'ın verdiği akıl ni­metini kullanmakla gerçekleşir...

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah (Azze ve celle):

"Biz, senden önce şehirler halkına kendilerine vahyettiğimiz kimseler dışında (başkalarını elçi olarak) gön­dermedik. Hiç yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, kendilerin­den öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görmüş olsalar? Korkup sakınanlar için ahiret yurdu elbette daha hayırlıdır. Siz, yine de akıl erdiremeyecek misiniz?

Öyle ki, peygamberler, umudlarını kesip de, artık onla­rın gerçekten yalanladıklarını sandıkları bir sırada onlara yardımımız gelmiştir. Biz, kimi dilersek o, kurtulmuştur. Suçlu-günahkâr topluluğundan zorlu azabımız geri çevrilmeyecektir.

Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahihleri için ibretler vardır. (Bu Kur'ân,) düzüp uydurulacak bir söz de­ğildir. Ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, her şeyin çeşitli biçimde açıklaması ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir.[18]

"Yeryüzünde kesin bir bilgiye inanacak olanlar İçin a-yetler vardır.

Ve kendi nefislerinizde de, yine de görmüyor musunuz?

Gökte rızkınız vardır ve size va'dolunmakta olan da. [19]

Bu, böyledir!..

Allah'dan başka rab, ilâh ve melik yoktur... yegâne ya­ratan ilâh Allah'dır... yegâne yetiştiren, yöneten ve yönlendi­ren Rabb Allah'dır... Yegâne hakim olan ve hakimiyetin ka­yıtsız, şartsız kendisinin olan, kanun koymak yalnıza kendi­sine aid bulunan Melik Allah'dır... Bütün âlemlerin ve in­sanların Rabbi, İlâhı ve Meliki yalnız ve yalnız Allah Teâlâ'dır. [20] O'ndan başka bir rab, melik ve ilâh olmadığı gibi, O'nula beraber de herhangi bir rab, melik ve ilâh yok­tur... Rabb da O, Melik de O, İlâh da O'dur...

Her kim ki, O'ndan başka veya O'nunla birlikte bir rab, melik ve ilâh edinecek olursa elbette o, şirk koşmuş ve küf­retmiş olur... Yani Allah'ın nizâmı, hayat nizâmı olan İs­lâm'ı tamamen bırakıp heva-u heveslerinden kaynaklanan düzenlere, ideolojilere, rejimlere ve onların kanunlarına tabi olarak hayatını düzenleyenler, AUah'dan başka rab, melik ve ilâh edinmişlerdir... Hayatının bir mikdannı Allah'ın emirlerine göre bir mikdarını da egemen müstekbir tağutların e-mirlerine, yani kanunlarına göre ayarlayan ve tabı olanlar ise, Allah ile birlikte başka rab, melik ve ilâh edinmişlerdir... Bugün gayr-ı müslimler, yani islâm düşmanı olan müstekbirler tarafından işgal edilen ve yerli mürted tağutlar tarafından yönetilen İslâm topraklarında yaşayanların çoğunluğunun durumu, bu iki hâlden birisidir... Ya Allah'ı ta­mamen bırakıp başka rab, melik ve ilâhlara tabi olmuş, ya da Allah ile birlikte emirlerine, kanunlarına tabi olduğu rab, melik ve ilâhlar edinmişlerdir.[21]

Yegâne Rabbimiz, Melikimiz ve İlâhımız Allah Teâlâ (Azza ve Celle) insanları, Rabblerinin, Meliklerinin ve İlâh­larının bir tek olup, O'ndan başka veya O'nunla birlikte bir rab, melik ve ilâh olmadığını düşünmeye, idrak etmeye ve katıksız iman etmeye davet ederek, şöyle uyarıda bulunuyor:

"De ki: Hamd Allah'ındır ve selâm, O'nun seçtiği kul­ların üzerinedir. Allah mı daha hayırlı, yoksa onların ortak koşmakta oldukları mı?

(Onlar mı) yoksa, gökleri ve yeri yaratan ve size su in­diren mi? Ki onunla (o suyla), gönül alıcı bahçeler bitiriver-dik. Sizin içinse,O'nun bir ağacını bitirmek (bile) mümkün değildir. Allah ile beraber başka bir ilâh mı? Hayır, onlar, sapıklıkta devam etmekte olan bir kavimdir.

Ya da yeryüzünü bir karar yeri kılan, onun arasında ır­maklar var eden ve ona (yeryüzü için) sarsılmaz dağlar ya­ratan ve iki deniz arasında bir ara-engel (haciz) koyan mı? Allah ile beraber başka bir ilâh mı? Hayır, onların çoğu bil­miyorlar.

Ya da sıkıntı ve ihtiyaç içinde olana, kendisine dua etti­ği zaman icabet eden, kötülüğü açıp gideren ve size yeryü­zünün halifeleri kılan mı? Allah ile beraber başka bir ilâh mı? Ne kadar az öğüt alıp düşünüyorsunuz.

Ya da karanın ve denizin karanlıkları içinde size yol gösteren ve rahmetinin önünde rüzgarları müjde vericiler olarak gönderen mi? Allah ile beraber başka bir ilâh mı? Al­lah, onların şirk koşmakta olduklarından yücedir.

Ya da halkı sürekli olarak yaratmakta olan, sonra onu i-ade edecek olan ve sizi gökten ve yerden rızıklandıran mı? Allah ile beraber başka bir ilâh mı? De ki: Eğer doğru söyle-yenler iseniz, kesin kanıt(burhan)mızı getiriniz.[22]

Allah'ı bırakarak, yani Allah'ın kanunlarını, O'nun dini olan hayat nizâmı İslâm'ı bırakarak, ya da Allah ile beraber başka rabler, melikler ve ilâhlar edinenler, hayatlarının bazı işlerinde, daha doğrusu egemen tağutların egemenliklerine zarar vermeyen bazı işlerde Allah'ın dini İslâm'a tabi olur­ken, hayatın önemli işlerinde ise, egemen tağutların yasala­rına tabi olanlar, eğer bu yaptıkları doğru ise, o hâlde kesin delillerini getirmelidirler... Delilleri, naklî ve aklî olmalıdır... Hem nakle, yani Allah'ın indirdiği İslâm Dini'ne, hem de Allah'ın insan kullarına bağışladığı büyük nimet olan akla uymalı, aykırı olmamalıdır...

De ki:  'Eğer doğru  sözlüler iseniz,  kesin kanit(burhan)imzı getiriniz.[23]

Allah'dan başka veya Allah ile beraber başka ilâhlar, rabler ve melikler edinenler, hiç bir zaman ve hiç bir yerde bu yaptıklarına, yani şirk ve küfürlerine kesin kanıt getire­memiş ve bu fikirlerinin doğruluğunu isbat edememişlerdir... İsbat edemezler de... Çünkü şirk koşmak ve küfretmek, insa­nın fıtratına ve yaratılış gayesine tamamen terstir... Yanlıştır ve batıldır...

Temelinden çatısına kadar çürük, bozuk, yanlış ve batıl olan bir şey, nasıl doğru olarak isbat edilebilinir?.. Bunun doğru olduğuna dair fikrin delili hangi mantık ölçüşünce or­taya konulabilinir?.. Bu görüşün, bu anlayışın ve bu gidişatın tamamen batıl olduğuna dair naklî ve aklî bütün deliller şahiddir!..

Yegâne Rabbimiz Allah, insanlar hakkı, doğruyu, gü­zeli ve kurtuluşu müjdeleyerek şöyle buyurur:

"Ey insanlar, Rabbinizden size kesin bir kanıt (burhan) geldi ve size apaçık bir nur (Kur'ân) indirdik. [24]

"De ki: En üstün ve açık delil (El-Huccetu'I-Baliğa) Allah'ındır. Eğer O, dileseydi, elbette tümünüzü hidayeteyönetip iletirdi. [25]

"Gerçek şu ki, size Rabbinizden basiretler gelmiştir. Kim basiretle görürse, kendi lehine, kim de kör olursa (görmek istemezse), kendi aleyhinedir. Ben, sizin üzerinizde bir gözetleyici değilim. [26]

Muvahhid mü'minler, Allah'dan gelen kesin delillerle katıksız bir şekilde iman edenlerdir... İmanlarından şübheye düşmeyen mü'min müslümanlar, naklî delillerle beraber akıl nimetini de kullanarak, aklı delillerle de hareket ederek ger­çeği elde etmişlerdir... Bundan dolayı İslâm'ın ilk günlerin­den bu güne ve kıyamet akşamına kadar muvahhid mü'min­ler, şeytanîlerin, tağutların, müşrik ve kâfirlerin bütün en­gellemelerine rağmen Rabbleri Allah'dan kendilerine emre­dilene tabi olmuş, ondan taviz vermemiş ve ondan vazgeç­memişlerdir...

Bu, böyledir ve bu, gerçek Tevhidin gereği, katıksız i-manın göstergesidir...

Rabbimiz Allah Teâlâ, şöyle buyurur:

De ki: Ben, yalnızca    bana    Rabbimden vahyolunana uyarım. Bu, Rabbimden olan basiretlerdir. İ-man edecek bir topluluk için de, bir hidayet ve bir rahmettir.[27]

Bu hidayete ve bu rahmete, katıksız iman etmek sure­tiyle ulaşan bir ferd veya topluluk, her nereye bakarsa, Allah'ın ayetlerinden bir, ya da kaç ayeti görür, ondan ders alir... Böylelikle imanı kuvvetlenir ve sarsılmaz hâle gelir...

Taklidi imandan, tahkiki imana geçen her muvahhid mü'min, eşya ve olaylara bir basiretle bakar, firasetini kulla­narak ondaki illet ve hikmeti kavramaya çalışır... Kendisi kesin delillerle hareket eder, delilsiz, isbatsız batıl ve hurafe olan şeylerin tümünü kimden gelirse gelsin reddeder...

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah (c.c.):

"Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı? Biz, onu nasıl bi­na ettik ve onu nasıl süsledik? Onun hiç bir çatlağı yok.

Yeri de (nasıl) döşeyip yaydık? Onda sarsılmaz dağlar bıraktık ve onda göz alıcı ve iç açıcı her çiften (nice bitkiler) bitirdik. (Bunlar,) içten Allah'a yönelen her kul için hikmetle bakan bir iç göz ve bir zikirdir.[28]

"O, biri diğeriyle tam bir uyum (mutabakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman(olan Allah)ın yaratmasında hiç bir çelişki ve uygunsuzluk (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip gezdir, herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun?

Sonra gözünü iki kere daha çevirip gezdir, o göz (u-yumsuziuk bulmaktan) umudunu kesmiş bir hâlde bitkin ola­rak sana dönecektir. [29]

Rabbimiz Allah'ın nizâmında hiç bir çelişki, hiç bir ku­sur ve hiç bir düzensizlik yoktur... Allah'ın nizâmında kusur arayan kusurlu, gafil ve cahilleri, düşünmeye ve araştırmaya davet eden Rabbimiz Allah, defalarca yeryüzüne, özellikle de gök yüzüne bakmayı emrediyor... Gökyüzüne bakılsın... Herhangi bir noksanlık, bir çatlaklık ve bir yanlışlık için gökyüzüne bakan gafil gözler, aradığını bulamadan bitkin ve yorgun, mahcub ve üzgün sahibine geri dönecektir... Yalnız geri dönmekle kalmayacak, gafil, cahil ve imandan mahrum sahibine, bir daha böyle abes bir işle iştigal etmemeyi de i-kaz ederek araştırmayı, kendi yanılması ve kusuruyla so­nuçlandıracaktır...

Yegâne Rabbimiz Allah, gerek yaratma ve gerekse emr, yani tekvin ve teşriî konusunda nizâmında hiç bir yanlışlık, hiç bir çelişki ve hiç bir ölçüsüzlük yoktur... Rabbimiz Al­lah'ın yarattığı ve ölçüsünü belirleyip hareket emrini verdiği şu koskoca kâinattaki her cisim, her gezegen ve her yıldız, birbiriyle nasıl uyumlu ise, nasıl dengeli ise, yeryüzündeki kulları arasında hükmetsin, onların hayatım tanzim etsin di­ye gönderdiği İslâm Nizâmı'nm her emri ve her nehyi ara­sında da böyle ölçülü ve dengeli bir ilişki vardır... İslâm Nizâmı ile insan arasında da çok dengeli ve uyumlu bir irtibat mevcuddur... Çünkü varlıkları, birbiri içindir... İnsan, İs­lâm'a göre hayatını tanzim etsin, yani yalnızca Allah'a kul olsun, yâlnızca Allah'ın emrine göre yaşasın ve Allalrdan başka hiç kimsenin, hiç bir makam ve mevki sahibinin emri­ne girmesin, hiç bir tağuta kulluk yapmasın diye yaratmışken, [30] İslâm ise, yeryüzündeki insan kullarının hayatım tan­zim etmek için va'zedilmiş, vahyolunmuştur.[31]

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"Allah, gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Hiç şübhe yok bunda, iman etmekte olanlar için bir ayet vardır. [32]

"De ki: 'Hak geldi, batıl yok oldu. Hiç şübhesiz batıl, yok olucudur.

Kur'ân'da rnü'minler için şifâ ve rahmet olan şeyleri indirmekteyiz. Oysa O, zalimlere kayıplarından başkasını artırmaz. [33]

"İşte bu örnekler, Biz, bunları insanlara vermekteyiz. Ancak âlimlerden başkası bunlara akıl erdiremez. [34]

Rabbimiz Allah'ın, insanların yeryüzündeki hayatlarını huzurlu ve mutlu yaşamaları, birbirilerinin haklarına riâyet etmeleri, birbirilerine zulüm etmemeleri, birbirilerinin hakla­rını yememeleri; ahireti için çalışıp ebedî cehennemden kurtulup, ebedî cenneti kazanmaları için örnek vermiştir... Bu örneklerden ibret ve ders alanlar, ancak ilim sahibi, iman sahibi olan âlimler ve Allah'ın verdiği akıl nimetini yerli ye­rinde kullanarak düşünenlerdir...

Rabbimiz Allah (c.c), aklını kullananlara şöyle sesle­nir:

"Ey temiz akıl sahihleri, kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki, sakınırsınız.[35]

"İşte Allah, size ayetleri böyle açıklar, umulur ki, akıl edersiniz. [36]

"Siz, insanlara iyiliği emrediyorken kendinizi mi unutu­yorsunuz? Oysa siz, Kitabı okumaktasınız. Yine akıllanma­yacak (aklınızı kullanmayacak) mısınız? [37]

Kendilerine Allah tarafından indirilen hakkı dinleme­dikleri ve akıllarını kullanmadıkları için, iman etmeyen, şirk koşanlar ve küfredenler, cehennemde çılgın ateşin içinde ya­narken hayıflanıp duracaklar...

"Ve derler ki: 'Eğer dinlemiş olsaydık, ya da akıl etmiş olsaydık, şu çılgınca yanan ateşin halkı arasında olmayacak­tık. [38]

Dünyada zelil, ahirette rezil olan, Allah'a ve O'nun ni­zâmına isyan edip düşman kesilen, Allah'ın kanunlarını bir yana bırakıp kendi uydurmaları olan kanunlarla hayatı yöne­tip yönlendiren, hakkı dinlemeyen ve hakkı kabul etme ko­nusunda aklını kullanmayan bu müşrikleri engelleyen ne idi? Niçin inanmadılar ve niçin yeryüzünde Allah'ın hükümleri­nin hükmolunmasını engellediler ve yeryüzüne fitnenin ha­kim olması yolunda çalıştılar?.. Bu soruların cevabını, her sorunun en doğru cevabını veren Allah'ın ayetlerinde bulu­yoruz...

Şöyle buyuruyor Rabbimiz Allah:

"Ne zaman onlara: 'Allah'ın indirdiklerine uyun' denil­se, onlar: 'Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız derler. (Peki) ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?

Küfre sapanların örneği, çağırma ve bağırmadan başka bir şeyi duymayan(duyduğu şeyin anlamını bilmeyen hay-van)a haykıranın örneği gibidir. Onlar, sağırdırlar, dilsizdir­ler, kördürler, bundan dolayı akıl erdiremezler.[39]

"Onlara: 'Allah'ın indirdiğine ve Peygamber'e gelin' denildiğinde, 'Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter' derler. (Peki) ya ataları bir şey bilmiyor ve hidayete ermiyor idilerse? [40]

"İşte böyle, hiç şübhesiz, küfredenler, batil olana uymuş ve hiç şübhesiz, iman edenler de, Rabblerinden olan hakka uymuşlardır. İşte Allah, insanlara kendi örneklerini verip göstermektedir. [41]

"De ki: 'Sizin şirk koştuklarınızdan hakka ulaştırabile­cek var mıdır?' De ki: 'Hakka ulaştıracak Allah'dır. Öyleyse hakka ulaştıran mı uyulmaya daha hak sahibidir, yoksa doğ­ru yola ulaştınlmadıkça kendisi hidayete ulaşmayan mı? Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?'

Onların çoğunluğu zandan başkasına uymaz. Gerçekten zan ise, haktan hiç bir şeyi sağlayamaz. Şübhesiz Allah, on­ların işlemekte olduklarını bilendir. [42]

De ki: 'Sizin yanınızda, bize çıkarabileceğiniz bir

ilim mi var? Siz, ancak zanna uymaktasınız ve siz ancak zan ve tahminle yalan söylersiniz. [43]

"Allah'ın izni olmaksızın hiç kimse için iman etme (imkânı) yoktur. O, akıl erdirmeyenlerin üzerine iğrenç bir pislik (azab) kılar.[44]

"Şimdi sen, kendi hevasını ilâh edinen ve Allah'ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağı ve kalbi üzerine mühür vurduğu ve gözü üstüne bir de perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah'dan sonra ona kim hidayet verecektir? Siz, yine de öğüt alıp düşünmüyor musunuz? [45]

"Allah'ın indirdiği Kitabtan bir şeyi gözardı edip sakla­yanlar ve onunla değeri az (bir şeyi) satın alanlar, onların yedikleri karınlarında ateşten başkası değildir. Allah, Kıya­met günü onlarla konuşmaz ve onları arındırmaz. Ve onlar i-çin acıklı bir azab vardır.

Onlar, hidayete karşılık sapıklığı, bağışlanmaya karşılık azabı satın almışlardır. Ateşe karşı ne de dayanıklıdırlar. [46] Gerçekten apaçık belgelerden indirdiklerimizi ve İn­sanlar için Kitabta açıkladığımız hidayeti gizlemekte olanlar, işte onlara, hem Allah lanet eder, hem de lanet ediciler lanet eder.

Ancak tevbe edenler, (kendilerini) düzeltenler ve (indi­rileni) açıklayanlara gelince) artık onların tevbelerini kabul ederim, esirgeyenim. [47]

Yegâne Rabbimiz Allah Teâlâ'mn bu apaçık ayetlerin­den net olarak anlaşılan o ki, Allah'ın insan kullarına bağış­ladığı iman nimetinden sonra en iyi nimet olan akıl nimetini kullanamayanlar, müşrik atalarına ve saptırıcı din adamları­na, yani Ulemau's-Su'ya tabi olanlardır... Allah'a isyan e-den, Allah'ın hükümlerini kabul etmeyen veya onları bir ya­na bırakıp kendilerini yöneten kanunları kendileri yapan, böylece tağutlaşan müşrik atalarına varis olup onların koyduğu şirk ilkeleri doğrultusunda hareket etmek suretiyle Al­lah'ın nizâmı İslâm1! kabul etmeyenler, akıllarını kullanma­yan, gafil, cahil ve birbirinin kulları olanlardır... Çünkü biri­leri, birilerine vekalet vererek yetkili kılıyor, yetkili vekiller, birilerinin adına Allah'ın hükümlerini kaldırıp onların yerine yanlarından çıkardıkları hükümleri koyuyorlar... Böylece vekil, asıl olanın, asıl da, vekil olanın kulu, aynı zamanda birbirilerinin rabi oluyorlar... Allah'ın kanunlarını bırakıp kendi arzulannca kanunlar yapan ve tabi olanlar, hem birbirilerinin kulları, hem de rabları hâline gelirler... Asalet ve vekalet yetkilerini kullanma, onları bu hâle getiriyor...

Yegâne Rabbimiz Allah Teâlâ, muvahhid mü'min kul­larına, bu durumda olan gayr-ı müslimlere, yani tağutî düzenlerde İslâm'dan başka ideolojilere tabi olmakla birbirilerinin kulları ve rableri olanlara, şu davette bulun­malarını emrediliyor:

"De ki: 'Ey Kitab Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olacak) bir kelimeye gelin. (Ki o da şudur:) Allah'dan baş­kasına kulluk etmeyelim, O'na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp kimimiz kimimizi rabler edinmeyelim.' Eğer yine yüz çevirirseler deyin ki: 'Şahid olun, biz gerçek­ten müslümanlarız.[48]

Bu davet,"evrensel bir çağrıdır..." Hangi ırktan, hangi renkten, hangi dilden, hangi kıta ve hangi ülkeden olursa ol­sun, Allah'dan başka rab, yani kanun koyucu hakim, İs­lâm'dan başka düzen, rejim ve ideoloji, Kur'ân'dan başka yasa ve Rasulullah (s.a.s.)'den başka önder kabul eden her­kese, her ferde ve her topluma tâ canu gönülden bir davet­tir... İlâhî bir tebliğ ve kurtuluş mesajıdır... Dünyada zillet­ten, ahirette ebedî azabdan kurtulmak için bir çağrıdır... Be­yinleri, akılları ve duygulan dumura uğramamış, insan oldu­ğunun en az da olsa farkında olanlara bir uyarıdır bu davet...

İslâm topraklarını işgal eden bu zalim, despot, müstekbir tağutlara ve onlar adına yönetimde bulunan uşaklarına barış çağrtsıdır, bu çağrı!..

"Bizimle sizin aranızda ortak bir kelimeye gelin: Al­lah'dan başkasına kulluk etmeyelim. O'na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp kimimiz kimimizi rabler e-dinmeyelim."

Eğer Rabbimiz Allah bize öğrettiği ve kendilerine ulaş­tırdığımız bu çağrıya kulak vermez, bu daveti reddederlerse, onları da şahid tutarak "müslümanlardan" olduğumuzu, on­larla bizim aramızda hiç bir ilişkinin, akidevî ve amelî hiç bir ilginin bulunmadığını ilân etmeliyiz:

Ey Kâfirler,

Sizin dininiz, inancınız, ideolojiniz, düzeniniz, hayat anlayışınız size, benim de dinim olan hayat nizâmı İslâm bana!.[49]

Rabbimiz Allah'ın da bize emri budur:

Ayetlerimizi yalan sayanların ve ahirete inanma­yanların heva (istek ve tutkularına uyma. Onlar, (bir takım güçleri ve varlıkları) Rablerine denk tutmaktadırlar. [50]

"Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helâl ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, si­zin için apaçık bir düşmandır.

O, size yalnızca kötülüğü, çirkin hayasızlığı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyi söylemeyi emreder."

"Sonra seni de, bu emirden bir şeriat üzerinde kıldık, öyleyse sen ona uy, bilmeyenlerin heva(istek ve tutkularına uyma.

Çünkü onİar, Aflah'dan (gelecek) hiç bir şeyi senden savamazlar. Hiç şübhesiz zalimler, birbirinin velisidirler. Allah ise müttakilerin velisidir. [51]

İman etmeyen ve akletmeyenlerle ilişkisini kesen, ne kendisinin, ne de kendisini bilmez cahillerin heva u hevesle­rine tabi olmayan muvahhid mü'minler, Allah'a yönelmiş, tüm varlıklarını Rabbleri Allah'a has kılmıştır... Çünkü on­lar, Rabbleri Allah'ın kendilerine verdiği akıl nimetini, ima­nın emrine vermiş ve gereğini yapmış olan salih kullardır...

Rabbimiz Allah, bu muvahhid ve muttaki mü'min kul­larını şöyle övüp vasıflarını beyan buyuruyor:

"Tağuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah'a içten yö­nelenler ise, onlar için bir müjde vardır, öyleyse kullanma müjde ver.

Ki onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın kendilerini hidayete eriştirdikleridir ve onlar, temiz akıl sahihleridir.[52]

Allah'ın verdiği akıl nimetini kullanabilen insanların vasıflarına dikkat edelim:

1) Tağuta kuî olmaktan tamamen kaçınan, tağutu tüm kurum ve kuruluşlarıyla reddeden,

2) Dini, Allah'a has kılarak katıksız iman eden ve tüm varlığını Allah'a adayan,

3) Söze kulak verir ve sözlerin en güzeli olan Allah'ın kelâmı Kur'ân-ı Kerim'e tabi olan,

4) Böylece Allah'ın kendilerin verdiği hidayete kavu­şan kullar, temiz akıl sahibf kullardır...

Hemen şunu eklemek lazımdır ki, nakilsiz ve ilİmsiz a-kıl, faydalı bir şey değildir... Faydalı akü, ilim ile birleşip naklin, yani Kitab ve Sünnet'in emrine giren akıldır.....

Akıl emniyetini sağlamak için onu, ilim silahıyla silah­landırıp nakîl kumandanın emrine âmâde kılmak gerek...

Yegâne hayat nizâmı İslâm kadar ilme ve âlime değer veren başka bir nizâm yoktur... Aslında İslâm'dan başka bir hayat nizâmı yoktur...

İlim, aklın, dolayısıyla muvahhid mü'minlerin en büyük silahıdır... Akıl mü'minden, mü'min akıldan ayrılamaz... Mümin ile akıl birbirilerinin lazımlarıdırlar... İmansız akıl, akılsız iman düşünülemez... Demek ki, iman, akıl ve ilim birbirlerinden kopmaz bağlar ile bağlanmış ve birbirinin can yoldaşıdırlar... Biri olmadan, diğerine hayat hakkı yoktur... Üçü kâmil mânâda bir arada olduğu zaman hayat, gerçekten hayat olur ve dünya, yaşamaya değer...Rabbimiz Allah, akıl emniyetinin lazımı olan ilim nimeti için şöyle buyurur:

Eğer bilmiyorsanız, şu hâlde zikir ehline (bilenle­re) sorun.[53]

Yaratan Rabbinin adıyla oku.

O, insanı bir alaktan yarattı.

Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir.

Ki O, kalemle (yazmayı) öğretendir.

İnsana bilmediğini Öğretti. [54]

Allah, gerçekten kendisinden başka ilâh olmadığına şahidlik etti. Melekler ve ilim sahibleri de, O'ndan başka ilâh olmadığına adaletle şahidlik ettiler. Aziz ve hakim olan O'ndan başka ilâh yoktur. [55]

Allah, sizden iman etmekte olanları ve kendine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin..... [56]

"De ki: 'Hiç bilenlerle, bilmeyenler bir olur mu?nHiç şübhesiz, temiz akıl sahibleri öğüt alıp düşünmektedir. [57]

Kullan içinde ise, Allah'dan ancak âlim olanlar, içleri titreyerek korkar. Hiç şübhe yok Allah, üstün ve güçlü olandır, bağışlayandır.[58]

Biz, dilediğimizi derecelerle yükseltiriz ve her bil­gi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır. [59]

De ki: 'Rabbim, ilmimi arttır. [60]

Rabbimiz Allah, bu ayetlerinde ilim ve âlimin değerini beyan buyurup, âlimleri meleklerle beraber anarak överken, Rasulullah (s.a.s.) de, ilim elde etmenin her erkek ve kadın mü'min müslümana farz olduğunu beyan buyurur...

Enes b. Malik (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur Ra­sulullah (s.a.s.):

"İlim aramak, her müslüman üzerine farzdır. Ehli olma­yan insanların yanına ilim bırakan kimse, domuzların boy­nuna cevher, inci ve altın gerdanlık takan adama benzer. [61]

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle de Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Hikmetli söz, mü'minin yitiğidir, onu nerede bulursa, o mü'minin kendisi ona daha layıktır. [62]

Öğrenilmesi ve kendisiyle amel edilmesi mü'minlerin üzerine gerek farzu'l-ayn, gerekse farzu'l-kifaye olan ilim için, sıhhatli akla ihtiyaç vardır... Zedelenmemiş, dumura uğ­ramamış, kavrayan ve fiiliyata geçiren aklın, her türlü tehli­keden korunması lazımdır... Aklın korunması için onun, maddî ve manevî rahatsızlıklarının tedavisi gerektiği gibi, o-na zarar veren iç ve dış etkenlerin ortadan kaldırılması gerekir... Temiz bir çevre, huzurlu bir ortam ve dengeli bir hayat, sıhhatli aklın en büyük ihtiyaçlarındandır... Akıl, fıtrattan­dır... Fıtrattan olan akıl, ancak fıtrî olan, yani insan fıtratına ve yaratılış gayesine uygun olan bir ortamda sıhhat bulur... Eğer ortam fıtrî ise, yani İslâmî bir ortam ise, akıl, sağlam ve sıhhat üzere devam eder... Çünkü akla zarar verecek ve onun sıhhatini zedeleyecek her türlü nesne giderilmiş, aklın emni­yeti, İslâm Devleti eli ile sağlanmıştır...

Aklın emniyeti nasıl sağlanmış ve ona zarar veren mad­dî ve manevî düşmanları nasıl ortadan kaldırılmış konusuna geçmeden önce, yine ayet-i kerimelerden hareketle aklın ye­rini ve konumunu tesbit ederek, akıl ve kalb ilişkisini netleş­tirmek gerekir...

Yegâne Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:

"Kendi istek ve tutkularını (nevasını) ilâh edineni gör­dün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın?

Yoksa sen, onların çoğunu (söz) işitir, ya da aklını kul­lanır mı sayıyorsun? Onlar, ancak hayvanlar gibidirler. Hayır onlar, yol bakımından daha da şaşkın(ve aşağı)dırlar.[63]

"Hiç şübhesiz bunda, kalbi olan ya da bir şahid olarak kulak veren kimse için elbette bir öğüt (zikir) vardır. [64]

"Yeryüzünü gezip dolaşmıyorlar mı, böylece onların kendisiyle akledebilecek kalbleri ve kendisiyle işitebilecek kulakları oluversin? Çünkü gerçek şu ki, gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalbler körelir. [65]

"Ey iman edenler, Allah'a ve Rasuîüne itaat edin. Siz de işitiyorken, ondan yüz çevirmeyin.

Ve "biz işittik" dedikleri hâlde gerçekten işitmeyenler gibi olmayın.

Gerçek şu ki, Allah katında yerde debelenenlerin (insan dahil tüm canlıların) en kötüsü, akıl erdirmez olan sağırlar ve dilsizlerdir.[66]

"Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalbleri vardır bununla kav­rayıp anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar, hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar, gafil olanlardır. [67]

Bu ayet-i kerimelerde apaçık beyan olunduğu üzere eş­ya ve olayları anlamaya ve kavramaya yarayan akıl ile kalb aynı mânâda kullanılmıştır... însan, aklı ile kavrar, anlar ve yorumlar... Ayetlerde ise, "akledebilecekleri kalbleri", "Kal­bi olan", "Kalbleri vardır bununla kavrayıp anlamazlar" ifa­delerinden anlaşıldığı üzere akıl, kalbte olan hak ve batılı a-yirt eden, doğruyu eğriden, güzeli çirkinden, iyiyi kötüden seçen bir nurdur!..

Sözlük anlamıyla, hayvanı tutmak ve bağlamak ayrıca insana zararlı hâl ve hareketlerden alıkoymak demek olan a-kıl, ıstılahta, bilmek, anlamak ve şuurlu olmak demektir. Çoğulu, ukul gelir.

Din, akîl ve balîğ içindir... Kişi akîl ve balîğ olduğu zaman mükellef kabul edilir... Aklı olmayana, yani çocuğa ve deliye teklif yoktur... Onlar, mes'ul değildirler...

Cabir b. Abdullah (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur ön­derimiz Rasulullah (s.a.s.):

"Kişinin dini, aklı ölçüsündedir. Aklı olmayanın dini yoktur. [68]

Mü'minlerin annesi Aişe (r.anha)'dan.

Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurdu:

"Üç sınıf mükelleflik kalemi kaldırılmıştır:

Uyamncaya kadar uyuyandan.

Ergenlik çağına varıncaya kadar çocuktan.

Ve akıllanıncaya veya ayilmcaya kadar deliden.[69]

Şedad b. Evs (r.a.)'ın rivayetinde ise, Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Dirayetli (akıllı) kişi, nefsine hakim olan ve Ölümün­den sonrası için çalışan kişidir. Aciz kişide, nefsini kendi hevasına bırakıp da Allah'dan dilekte bulunan kişidir. [70]

Sıhhatli aklın, naklin emrine girmesinin gereği izah e-dilmişti... Çünkü akıl, naklin, yani Kitab ve Sünnet'in doğru anlaşılıp ve doğru uygulanmasını sağlar... Yoksa akıl, nakil (Nas) olmadan, herhangi bir şeyin helâl veya haram olduğu­na karar veremez...

İslâm fakihlerinden İbn Abidin (rh.a.), şöyle beyanda bulunur:

"Çünkü bizim mezhebimize göre hiç bir şey akıl ile ha­ram olmaz, yani bir şeyin haram olduğuna akıl hükün vere­mez. Bir şeyin haram olduğuna hüküm vermek ancak Al­lah'a mahsustur. Fakat akıl, emredilen şeylerin bazısının gü­zel olduğunu, yasak edilen şeylerin bazısının çirkin olduğu­nu idrak eder de Şeriat, buna uygun olarak hükmedip güzel olanı emr, çirkin olanı nehyeder.[71]

Akıl konusunu böylece beyan ettikten sonra, akıl nasıl, niçin ve nelerden korunmalıdır? konusuna geçebiliriz...

Bu konuda, ilk önce Rabbimiz Allah Teâlâ'nın emirle­rine kulak verelim... Muvahhid mü'minler, sözü dinler, söz­lerin en güzelinin en güzeli olan Allah'ın sözü, yani Kur'ân-i Kerim'e tabi olurlar... Kur'ân-ı Kerim, muvahhid, muttaki mü'min müslümanlann yegâne hayat düsturu ve hidayet rehberidir... Mü'min müslümanlar, Kur'ân-ı Kerim'den baş­ka hiç bir düstur ve rehber tanımazlar... Tüm beşerî ve tağutî yasaları reddeden muvahhid mü'minler, Allah'ın ipi olan Kur'ân-ı Kerim'e sımsıkı yapışırlar. [72] Bu sayede araların­daki bağ sımsıkı olur ve kardeşlik, bu dostluk bağı, katıksız iman bağı olduğu için kopması imkânssızdır... Çünkü tağutu reddedip Allah'a iman eden muvahhid mü'minler, kopması imkânsız olan kulpa yapışmışlardır.. [73]

Rabbimiz Allah Teâlâ (c.c), şöyle buyurur:

Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: 'Onlar da, hem büyük günah, hem de insanlar için (bazı) yararlar vardır.

Amma   günahları   (zararları),   yararlarından   daha   büyüktur.[74]

"Ey iman edenler, sarhoş iken, ne dediğinizi bilinceye ve cünüb iken de -yolculuk olmanız hariç- gusül oluncaya kadar namaza yaklaşmayınız. [75]

"Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden olan pisliklerdir. Öyleyse bun(lar)dan kaçının, umulur ki, kurtuluşa erersiniz.

Gerçekten şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoy­mak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?

Allah'a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve sakının. Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki, elçimize düşen, ancak apaçık bir tebligattır. [76]

Müfessirlerin beyanıyla, ayet-i kerimelerin inzal sırası bu şekildedir... Mü'minler, içki ve kumardaki zararı, rahat­sızlığı ve faydasızlığı firasetleriyle, akıllarıyla kavramışlar, fakat hükmünü bilmiyorlardı... Çünkü akıl, hüküm koyma noktasında yetki sahibi değildir... "Hüküm, yalnızca Al­lah'ındır.[77] Bazı şeylerin faydalı veya zararlı, iyi veya

kötü, doğru veya yanlış olduğu sezilir, anlaşılır amma helâl mi, haram mı konusunda hiç bir insan yetkili değildir... İnsan için helâl ve haram, yani serbest ve yasak sınırlarını tesbit, ancak Allah'a mahsustur... Yalnızca Allah, "yap veya yap­ma" diye emir verme yetkisine sahibdir... Allah'ın yetkili kıldığı, seçtiği ve vazifelendirdiği bütün Nebîier ve Rasuller (Allah'ın selât ve selâmı cümlesinin üzerine olsun), Allah a-dına bu yetkiyi kullanır, helâî ve haram hükümlerini koyup bu sınırlan belirler... Şirk, helâl ve haram hükümleri ve sı­nırları konusunda kendini veya birilerini, Allah'dan başka yetkili görmek, Allah'ın helâl, yani serbest kıldığını haram, yani yasak kılmak; Allah'ın haram, yani yasak kıldığını he­lâl, yani serbest kılmaktır... Allah'ın hükümlerini bir yana bırakıp, onların yerine kendi zevkine, isteğine göre kanun yapıp tabi olanlar, Allah'a şirk koşmuş olurlar...

İçki ve kumar, fal okları ve tapınmaya mahsus dikili taşlar, yani put heykeller, akıl emniyetine vurulan en büyük darbedir... Aklı, giderici veya örtücü, yani iş yapamaz, düşü­nemez ve karar veremez hâle getirici olan içkinin her türlü­sü, Allah ve Rasulü (s.a.s.) tarafından haram kılınmıştır... Kumar da, fal okları da ve mevcud şirk ideolojisini temsil e-den, bundan dolayı kendisine saygı duyulup meydanlara di­kilen put heykeller de, AHah ve Rasulü (s.a.s.) tarafından ha­ram kılınmıştır... Bunlar, ancak şeytanın işlerinden olan pis­liklerdir... Gerçek bir kurtuluşa ermek için bunların hepsini ortadan kaldırmak, izlerini bile silip atmak ve tamamen terk etmek lazımdır... İnsanın hem maddî, hem de manevî düş­manı olan, hem vücuduna, hem ruhuna, hem de imanına ve aklına tamamen zararlı olan bu şeytanî işlerin mü'min müs-Iümanlann oluşturduğu İslâm toplumunda yeri yoktur... Daru'l-İslâm'da, yani İslâm'ın devlet, muvahhid adil mü'minlerin de iktidar olduğu İslâm toplumunda, içkinin, kumarın, falcılığın her türlüsü yasaklanmış, şirk ideolojisini temsil eden meydanlara dikilen bütün dikili taşlar sökülüp atılmıştır... Mekke fethedilince, fetih gününde "Heremi-Şerif'te bulunan bütün dikili taşlar, yani şirk ideolojisini temsilen dikilen tüm put heykeller yıkıldığı gibi, yakın çev­redeki kabile put heykelleri de yıktırıldı... Tağutların ege­menliğini ve şirk ideolojisini temsil eden, aynı zamanda şeytanın işlerinden olan put heykellerin parçalanması, Öndenrimiz Rasulullah (s.a.s.)'m eliyle başlandı ve devam etti... Haremi-Şerif teki put heykellere, Rasulullah (s.a.s.) e-lindeki asasıyla dokununca devrilip parçalandılar.[78] Böyle­ce zincire vurulmuş, cahiliyyet tahakkümü altında esir edil­miş akıl ve fikir, hürriyetine kavuşmuş oklu...

İçki, kumar, falcılık, medyumluk, ruhculuk ve şirk ide­olojisini temsil eden put heykeller, İslâm Devleti'nde tama­men yasaklandığı gibi, onlara açılacak kapılar her türlü a-nahtarla kitlenmiş, onlara gidecek bütün yollar kapatılmış­tır...    ,

Önce, İslâm'ın Tevhid akidesine tamamen terstir... Bundan dolayı inanç noktasında reddolunmuşlardir... Sonra, salih amele, yani takvaya terstir... Bundan dolayı mü'min müslümanlar tarafından tamamen bulundukları bölgelerden ve mekânlardan uzaklaştırılmış, uzanma ihtimali bulunan eller, onlardan çektirilmiştir...

İçki ve kumarın taraftarı olan şeytan ve onun izinden giden tağutlar, içki ve kumar vasıtasıyla müslümanların ara­sına düşmanlık ve kin sokarak, onları Allah'ı anmaktan, Al­lah için olmak ve namaz kılmaktan alıkoymaya çalışırlar...

Halbuki mü'min müslümanlar, şeytana ve onun taraf­tarları olan tağutiara itaat etmeyecek, onları reddedip Allah ve Rasulü (s.a.s.)'e itaat edecek, bununla birlikte takva sahi­bi olup, şeytanın işlerinden oian bu pisliklerden sakınacak­tır...

Kâmil mânâda iman etmiş olan mü'min müslümanlar, Allah'ın ve Rasulullah (s.a.s.)'in kendilerine haram kıldığı şeylere asla yaklaşmazlar... Tüm varlıklarını kaplamış, Ammar b. Yasir (r.a.)'ın misali tepeden tırnağa ve iliklerine kadar imanla dolu olanlar, haramlara yaklaşmadıkları bir ya­na, harama düşeriz kuşkusuyla şübhelilerden, hatta bazı sa-kmcasız şeylerden bile çekinirler.[79] Şu hadis, bu gerçeğin bir ifadesidir...

Ebu'Hüreyre (r.a.)'m rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Zina eden kişi, zina ettiği sırada mü'min olduğu hâlde zina edemez. İçki içende içki içtiği sırada mü'min olarak i-çemez. Hırsız da, hırsızlık yaptığı sırada mü'min olduğu hâlde hırsızlık edemez. Yağmacılık yapan kimse de, insan­lar, gözlerini ona doğru yükseltip bakarlarken (yani insanla­rın gözleri önünde) yağmacılık ettiği zaman mü'min olarak yağmacılık ve çapulculuk edemez. [80]

Bu hadisin şerhinde İbn Battal, diyor ki:

"Bu hadis, şarab hususunda varid olan en şiddetli delil­dir. Hariciler, bununla istidlal ederek büyük günah işleyenle­rin küfrüne hükmetmişlerdir. Ehl-i Sünnet ise, burada imanı, kâmil mânâsına hamletmiştir. Yani bir kimse şarab içerken, kâmil bir imana malik değildir. Bazıları bunun büyük bir tehdid ve teşdid kabilinden olduğunu söyler.[81]

Allah'ın hükmüyle hükmeden, Kur'ân-i Kerim'i Ra­sulullah (s.a.s.)'in uygulamasıyla uygulayan Daru'l-İslâm'ın İslâm Devleti, gerek mü'min müslümanlann, gerekse zımmî gayr-ı müslim vatandaşların diğer emniyetlerini sağladığı gi­bi, akıl emniyetini sağlamak zorundadır... Bu, onun en tabiî vazifesidir...

İslâm Devleti, Daru'l-İslâm'da her türlü sarhoş erici ve akıl emniyetini yok edici içkiyi yasakladığı gibi, insanları, başta iman eğitimi olmak üzere her türlü faydalı eğitim ve öğretimle yetiştirir...

İslâm, önce insanları bilgilendirir, onların hayatî mese-lelerdeki cehaletini giderir, sonra "şunu yap faydalıdır, şunu yapma zararlıdır" diye kendilerine emreder... Önce öğretir ve eğitir, sonra yapmalarını ister... Önce zararlı olanları tama-nıiyle ortadan kaldırır, sonra gizliden gizliye ulaşma niyetin­de olanları bundan sakındırır... Yapanlar, suç üstü yakala­nınca, ya şahidlerin şehadetiyle, ya da suçlu günahkârın iti­raflarıyla kendilerini, Allah'ın emrettiği ölçüde cezalandı­rır...

Kâmil imanın ve salih amelin ilkelerini öğreten, gereği gibi eğiten İslâm, insanları sürekli denetim altında tutar... Onlara Allah'ı ve ahiret gününü, hesabı, cenneti ve cehenne-ftıi hatırlatır... İyiliği emreder, kötülükten alıkor, ve devamlı ikazlarla, ayaklar kaymasın diye sakındırmaya çalışır...

Ebud'd-Derda (r.a.) şöyle söyler:

Bana, dostum (Rasulullah, sas), şöyle tavsiyede bulundu:

"İçki içme! Çünkü içki, her şerrin anahtarıdır.[82]

Aklı dumura uğratan içki, her kötülüğün sebebidir... Aklı işlemez hâle getirdikten sonra, her türlü şahsiyetsizlik gündeme gelir... Bir insanın, insan olmasından dolayı kendi­sine yakışmayan sövgülerden tutun, sağa sola sataşmalar, kavgalar, vuruşmalar, Ölmeler, öldürmeler, yaralamalar, ırza tecavüzler, evler, işyerleri, fabrikalar yakmalar, korkunç tra­fik kazaları, aile halkını kesmeler ve sonunda intihar... vs... vs... Daha neler ve neler...

Yegâne hayat nizâmı İslâm'ın hakim olduğu bölgelerde, bütün bu kötülüklere sebeb olan içkinin her türlüsü yasakla­nır, üretenler ve içenler cezalandırılır...

İbn Ömer (r.a.)'m rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Her muskir (sarhoş eden) haramdır. Her muskir de, hamr(içki)dır. [83]

Aynı anlamda diğer bîr hadisi yine İbn Ömer (r.a.) riva­yet ediyor.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Her sarhoşluk veren şey şarabtır ve her sarhoşluk ve­ren şey haramdır. [84]

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'den bir kaç hadisi zikret­mek, konuyu daha iyi kavramamızı sağlayacaktır...

Abdullah İbn Ömer (r.anhuma)'dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Sarhoşluk veren her şey haramdır ve çoğu sarhoşluk veren şeyin azı (da) haramdır.[85]

Ebu Hüreyre (r.a.)'dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"İçki içmeye devam eden bir kimse, puta tapan bir kim­se gibidir."

Ebud'd-Derda (r.a.)'dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"İçki içmeye devam eden bir kimse, cennete giremeye­cektir. [86]

Abdullah b. Amr (r.a.)'dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Kim içki içip sarhoş olursa, kırk sabah(a kadar) onun hiç bir namazı kabul edilmez. Ve eğer bu arada tevbe etmek­sizin ölürse, ateşe girer. Eğer tevbe ederse (yani içki içme i-şini kesin olarak bırakıp ettiği günahtan pişmanlık duyarak Allah'a yönelirse) Allah, onun tevbesini kabul eder. Şayet o kişi tevbesini bozup içki içer ve sarhoş olursa, kırk sabah(a kadar) onun hiç bir namazı kabul olunmaz ve ölürse, ateşe girer. Şayet tevbe ederse Allah, onun tevbesini kabul eder. Eğer herif tevbesini bozup (tekrar) içki içip sarhoş olursa, kırk sabah onun hiç bir namazı kabul olunmaz. Şayet Ölürse, ateşe girer. Eğer tevbe ederse Allah, (yine) tevbesini kabul eder. Eğer (o kimse dördüncü defa) dönüş yapıp içki içerse, kıyamet günü ona, 'Redğatu'l-habal'dan içirmek, Allah üze­rine bir hak olur."

Sahabîler:

Ya Rasulullah, Redğatu'l-habal nedir? diye sordular.

Rasuluilah (s.a.s.):

"Ateş (yani cehennem) halkının (yanması dolayısıyla) vücudlanndan akan (irin gibi) şeydir." buyurdu.[87]

Kaydedilen hadislerden apaçık anlaşıldığı üzere, mü'minlerin önderi Rasuluilah (s.a.s.), içkiyi yermiş ve içki içenleri şiddetli birtehdidle tehdid etmiştir...

Ayet-i kerimede Rabbimiz Allah,  içki  ile tapı İmaya mahsus dikili taşlar, yani şirk ideolojisini temsil eden put heykelleri beraber anmıştır... İçki içen ile puta tapan, ayette beraberce zikredilen içki ile put heykellerin mensubudurlar... Bundan dolayı Rasulullah (s.a.s.), içki içeni ve bu amelinden tevbe etmeyerek devam edeni puta tapana benzetmiştir... Ay- ; rica puta tapanların, yani Allah'ı ve O'nun nizâmı İslâm'ı bı­rakarak beşerî ve tağutî şirk düzenlerinin herhangi birisinin mensubu olanların ibadetleri, amelleri, her ne kadar iyilik ü-zere olursa olsun, Allah tarafından kabul edilecek değil­dir. [88] İçki içen ve devam edenin de ibadetleri ve duaları ka­bul edilmez anlamında tevil edilen hadis, aynı zamanda cen­nete ilk girenlerden de olamayacaktır diye beyan edilmiştir... İçkinin her türlüsüne karşı çıkan, onunla mücadele eden ve insanın bedenine, aklına, dinine, şahsiyetine tamamen za­rarlı olan bu nesnenin ortadan kaldırılması, İslâm Devle-ti'nin tarih boyu gerçekleştirdiği vazifelerden olduğu beyan edildi... Bu vazifesinde, İslâm toplumunun büyük desteğini gören İslâm Devleti, kötülükle mücadele konusunda devletniillet elele olmuşlardır... Her ne kadar bazı fasik tipler, iç­kinin isimlerini değiştirerek onu gündeme sokmuşlarsa da, mahiyetinde hiç bir değişme olmadığı için, böyle bir hareket gayr-ı meşru görülmüş ve gerekli önlemler alınarak ortadan kaldırılmıştır... Bu durumu, önderimiz Rasulullah (s.a.s.), daha önceleri haber vermiştir...

Ubade b. es-Samit (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

"Benim ümmetimden bir grup içkiyi, başka bir isim ta­karak onu içeceklerdir.[89]

İsmi, ülkesi ve ambalajı ne olursa olsun, içilince insanı sarhoş eden her türlü içki haramdır... Azı, çoğu fark etmez, hepsi haram hükmünün içindedir...Rasulullah (s.a.s.)'in şehri olan Medine'de kurulan ilk İslâm Devleti'nde içkinin haram kılmışı ile ilgili ayetlerin esbab-ı nüzulüne bakmakta fayda vardır... İçki, yani şarab, yani hamr haram kılınmadan önce mü'minler tarafından içiliyordu... Ashab, gerek Ensar, gerek Muhacirler olsun, birbirilerini yemeğe davet ettiklerinde sof­ralarında misafirlerine şarab ikram ediyorlardı... Böyle bir ziyafet sırasında olan bir olaydan dolayı inzal olan ayet-i ke­rimede içkili iken namaza yaklaşmak yasaklandı...

Ali b. Ebi Talib (k.v.) anlatıyor:

Abdurrahman b. Avf, bizim için bir yemek yap(tır)ıp bizi davet etti ve bize şarab içirdi. Şarab, bizi (tesir altına) aldı. Namaz vakti geldi ve beni ileriye geçirdiler.

Ben de:

"Kul, ya eyyühe'i-kâfırune Lâ a'budü mâ tâbudûne ve nahnü na'budü mâ ta'budûne" diye okudum.

Bunun üzerine Allah, şu ayeti indirdi:

"Ey iman edenler, sarhoş iken, ne dediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın.[90]

İmam Ali b. Ebi Talib (r.a.), içtiği şarabın tesirinden dolayı "Kâfirun Sûresi"ndeki ayetleri yanlış okumuştu... O-kudukları şu mânâdaydı:

De ki: Ey kâfirler,

Sizin ibadet ettiğinize ben ibadet etmem.

Ve biz sizin ibadet ettiğinize ibadet ederiz."

Doğrusu şudur:

De ki: Ey kâfirler,

Sizin ibadet ettiğinize, ben ibadet etmem.

Benim ibadet ettiğime de, siz ibadet edici değilsiniz.[91]

İmam Ömer b. Hattab (r.a.) şöyle anlatıyor:

İçkinin haram kılınışı indirildiği vakit, Ömer:

Ya Rabb, bize içki hakkında (derdimize) şifâ olacak hükmü açıkla, dedi.

Bunun üzerine Bakara Sûresi'nİn:

"Sanan içkiyi ve kuman sorarlar. De ki: 'Onlarda hem büyük günah, hem de insanlar için (bazı) yararlar vardır. Amma günahları (zararları), yararlarından daha büyük­tür. ayeti indi.

Ömer (r.a.) çağrıldı. Bu ayet kendisine okundu, yine:

Ya Rabb, bize içki hakkında derdimize şifâ verecek hükmü açıkla, dedi.

Bunun üzerine Nisa Sûresi'nİn:

"Ey iman edenler, sarhoş iken ve ne dediğinizi bilince­ye kadar namaza yaklaşmayın."(4/43) ayeti indi.

Bunun üzerine namaza ikamet alındığında, Rasulullah (s.a.s.)'in tellalı şöyle çağırırdı:

Dikkat! Sarhoş olan namaza yaklaşmasın.

Ömer (r.a.) çağrıldı. Bu ayet, kendisine okundu. Bunun üzerine yine:

Ya Rabb, bize içki hakkında derdimize şifâ verecek hükmü açıkla, dedi.

Bunun üzerine Mâide Sûresi'nİn:

"Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden olan pisliklerdir. Öyleyse bun(lar)dan kaçının, umulur ki, kurtuluşa erersininiz.

Gerçekten şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoy­mak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?"(5/90-91) ayetleri in­di.

(İmam Ömer'e bu ayetler okunduğunda:)

Vazgeçtik ya Rabbü, dedi.[92]

Bu, böyledir!,.

Aklı dumura uğratan ve akıl emniyetinin baş düşmanı içki, yegâne Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) tarafından ha­ram kılınıp, Önderimiz Rasulullah (s.a.s.) tarafından beyan edildiğinde, Medine İslâm Devleti'nin emniyeti altında ya­şayan muvahhid mü'minlerin itaat noktasındaki tavrı, dünya durdukça bir ibret tablosudur... Şimdi de bu konuda öncüle­rimizin tavrına bakalım... Bir şey emrolunduğunda duyanlar, hemen tabi oluyorken, bir şey nehyolunduğunda ne yaptılar? Tabi olma konusunda zorlandılar mı? Yoksa gelen nehy em­rine hemen mi tabi oldular? Temel kaynak eserlerden buna dair haberleri kaydedelim...

Enes b. Malik (r.a.) şöyle anlatır:

(İçkinin haram kılındığı sırada) bizde "Fadîh" ismini vermekte olduğumuz (hurma koruğundan ateşte kaynatılma­dan yapılan) içkiden başka hiç bir haram yoktu. O gün ben, ayakta (babalığım Ebu Taiha'nın evinde) Ebu Talha ile fulan ve fiılan kişilere Fadîh içkisi dağıtıyordum.

O sırada hemen birisi geldi ve:

Haber size ulaştı mı?, dedi.

Mecliste bulunanlar:

Ne haberi?, diye sordular.

Oda:

Hamr (yani içki) haram kılındı,dedi.

Meclistekiler, bana:

Ya Enes, şarab testilerini dök!, diye emrettiler.

(Ben de, emirlerini yerine getirdim.)

Enes, dedi ki:

Bu bir adamın sözü üzerine mecliste bulunanlar, şara­bın nasıl ve ne zaman haram kılındığını araştırıp soruştur­madılar (buna lüzum görmediler). Ve o adamm haberinden sonra bir daha dönüp şarab içmediler.[93]

Yine Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor:

Ben, o gün Ebu Talha(nm evinde içki içmekte olan bir topluluğa sakîlik ediyordum. Hamrın haram kılındığı hakkında kelâm indi. Rasulüllah (s.a.s.), bir nidâciya emredip ilân ettirdi.

Bu sesi işitince Ebu Talha, bana:

Çık bak, bu ses nedir?, dedi.

Enes, dedi ki:

O nidâcı: Ey mü'minler, biliniz ki, şarab haram kılın­mıştır, diye nida edip ilân ediyor, dedim.

Bunun üzerine Ebu Talha, bana:

Haydi git, o şarabı dök!, dedi.

Enes, dedi ki:

(Döktüm, herkes de evindeki şarabı döktü.) Medine sokaklarında su gibi şarab aktı.

Enes, dedi ki:

O zaman Medinelilerin hamri "Fadîh" idi. Bu sırada halktan bazı kimseler:

(Uhud günü mücahidlerden) bir topluluk, karınlarında şarab olduğu halde öldürüldüler (buna ne olacak)?, dediler.

Enes, dedi ki:

Bunun üzerine Allah:

îman edenler ve salih amellerde bulunanlar için kor­kup sakındıkları, iman ettikleri ve salih amellerde bulundukları, sonra korkup sakındıkları ve iman ettikleri ve sonra (yine) korkup sakındıkları ve iyilikte bulundukları takdirde (yasaklanmadan önce) yedikleri dolayısıyla bir sorumluluk yoktur. Allah, iyilik yapanları sever[94] ayetini indirdi.[95]

Ebu Said el-Hudrî (r.a.), şöyle anlatır:

Ben, Rasulüllah (s.a.s.)'i Medine'de hutbe okurken dinledim:

"Ey cemaat, Allah, şaraba ta'rizde bulunuyor, galiba onun hakkında bir emir indirecek. Binaenaleyh kimde ondan bir şey varsa, hemen satsın da faydalansın." buyurdu.

Az zaman sonra Rasulüllah (s.a.s.):

"Gerçekten Allah Teâlâ, şarabı haram kılmıştır. Bundan dolayı kimin elinde ondan bir şey bulunduğu hâlde bu ayet kendisine ulaşırsa, artık ne içsin, ne de satsın!" buyurdu.

Bunun üzerine yanlarında şarab bulunan bazı kimseler, (bu emri) Medine yolunda telakki ettiler ve onu derhal dök­tüler. [96]

Müminlerin annesi Aişe (r.anha), şöyle demiştir:

Bakara Sûresi'nden, riba (faiz) hakkında (275-279) ayetler nazil olduğu zaman, Rasulullah (s.a.s.) mescide çıktı ve bu ayetleri insanlara karşı okudu. Sonra şarabın ticaretini (yani alınmasını ve satılmasını) haram kıldı.[97]

İbn Abbas (r.a.)'dan.

Bir adam, Rasulullah (s.a.s.)'e bir tulum şarab hediye etti.

Rasulullah (s.a.s.):

"Bilir misin ki, Allah, bunu haram kılmıştır?" buyurdu.

Hayır, cevabını verdi ve hemen birine bir şeyler fısıl­dadı.

Rasulullah (s.a.s.):

"Ona, ne fısıldadın?" diye sordu.

Adam:

Şarabı satmasını emrettim, dedi.

(Rasulullah, sas):

"Onun içilmesini haram kılan (Allah), satılmasını da haram kılmıştır." buyurdu.

Bunun üzerine adam, tulumu açarak içindeki (akıp) git­ti. [98]

Cabir (r.a.) şunu anlatır:

Rasulullah (s.a.s.), Mekke fethi senesinde Mekke'de i-ken, şöyle buyururken işittim:

"Şübhesiz, Allah ve Rasulü, şarabın, meytenin, domu­zun ve putların satışını haram kıldı.[99]

Muğire b. Şu'be (r.a.)'dan.

Rasululfah (s.a.s.), şöyle buyurdu:

"Kim içki satarsa, domuzları da parçalasın. [100]

Cabir (b. Abdullah, ra)'dan. Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurdu: "Allah'a ve ahiret gününe inanan kişi, üstünde şarab (kadehleri) döndürülen masaya oturmasın. [101]

İbn Ömer (r.a.)'dan.

Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurdu:

"İçkiye on yönden lanet edilmiştir:

İçkinin kendisine, onu imal edene, imal etmek isteyene, satıcısına, müşterisine, taşıyanına, taşıttiramna (yani sipariş edenine), bahasını yiyenine, içenine ve içirenine.[102]

Dünyada ve ahirette yegâne önderimiz, biricik mürşi­dimiz ve şefaatçimiz Rasulullah (s.a.s.)'in beyanlarıyla, içkinin kendisi ve onunla ilişkili olanlara Allah'ın lanet ettiğini, içilmesi, yapılması ve satılması tamamen haram olan, imanlı kişilerin içki içilen masaya oturmaları dahi yasaklanan içkiye karşı, Rasulullah (s.a.s.) ve Ashabın (Allah cümlesinden razı olsun) net tavrını görmüş olduk...

Katıksız iman sahibi oîan muvahhid mü'minlerin her zamanda ve her mekânda tavırları aynıdır... Hangi bölgede, hangi kıtada, hangi ülkede ve hangi çağda olursa olsun, muvahhid mü'minlerin tavrında hiç bir değişme yoktur, o-lamaz, olmamalıdır da... Çünkü nerede ve hangi zamanda olursa olsun imanın ilkelerinde ve imanlının imanının gere­ğini yapmasında bir değişme olmaz...

Yegâne hayat nizâmı İslâm'ın beyan ettiği her kuralda, her emirde ve her nehyide mutlaka insanların faydası var­dır... Emirler, fayda için verilirken, nehyiler, yani yasakla­nanlar, zararlarını engellemek için gündeme getirilmiştir... İnsanların fıtratına ve yaratılış gayelerine uygun olan, ken­dilerine faydası dokunan her şey helâl kılınmış, yani serbest bırakılmış; İnsanların fıtratına ve yaratılış gayelerine aykırı, aynı zamanda bedenine, ruhuna, aklına ve dinine zararlı o-lanlar da haram kılınmış, yani tamamen yasaklanmıştır... Yasaklanan maddeler, ortadan kaldırılmış, hâl ve tavırlar en­gellenmiş, haramlara giden tüm yollar kapatılmış, tüm vesi­leler yok edilmiştir... İslâm Devleti'nin imkânları ve gücü ile mü'min müslüman halkın yardımı beraberce, dengeli bir ça­lışmayla, haram kılınanlar ve onlara meyilli olanlar engel­lenmiş, böylece Daru'l-îslâm'da İslâm toplumunun huzuru sağlanmıştır...

Haramlara meyledip İslâm toplumunun, yani İslâm ile yönetilen ve tüm hakim kanunlar İslâmî olan toplumun hu­zurunu, sıhhatini bozmak isteyenler, toplum tarafından ikaz edilir, gerekirse karşı tavır sergilenilerek toplumsal ceza ve­rilir... Eğer böyle bir tavırdan anlamayıp haramlarla iştigal edilecek olursa, günahkâr ve suçlu olan suç üstü yakalanırsa, kendisine Allah'ın emrettiği ceza verilerek had uygulanır... Bu ceza verilirken asla müsamaha uygulanmaz, suçlu olan kim olursa olsun ona gereken ceza verilir...

Akıl emniyetini zedeleyen içkinin, hastalığın tedavisin­de bile kullanılması tavsiye edilmemiştir... İçkinin ilaç değil, bir dert olduğu önderimiz Rasulullah (s.a.s.) tarafından apa­çık beyan buyrulmuştur...

Vail el-Hardamî, rivayet ediyor...

Tarık b. Suved el-Cûfî, Rasulullah (s.a.s.)'e şarabın hükmünü sormuş, O da, kendisini men'etmiş, yahud onun yapmasını kerih görmüş.

Bunun üzerine Tarık:

-Ben, onu ancak ilaç için yapıyorum, demiş.

Rasulullah (s.a.s.):

"O ilaç değildir, lâkin derttir" buyurmuşlar.[103]

Ebu'd-Derda (r.a.)'m rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:

"Gerçekten Allah, hastalığı da, ilacı da indirdi ve her hastalığa bir ilaç kıldı. Tedavi olunuz. Lâkin haram ile tedavi olmayınız. [104]

Her fırsatta, her imkânda ve her mekânda, mü'min müs-lümanların şeytanın hilelerine karşı uyanık olmaya davet e-den Rasulullah (s.a.s.), özellikle haramlar konusunda çok hassas olmayı tavsiye etmiş... Ahiret hayatı, dünya hayatında yapılanların karşılığı olduğu mü'minlerce bilinen ve inanılan bir hakikattir... Bu dünyada, emirlere ve nehylere dikkat e-den, gereklerini, Allah ve Rasulullah (s.a.s.)'in emrettiği şe­kilde yerine getiren mü'min müslümanlar, ahirette Allah'ın va'dettiği cennet nimetlerine kavuşurlar...

Dünya hayatını katıksız iman ve salih bir amel ile de­vam ettiren mü'min müslümanlann dünya hayatları da huzur

ve saadet içinde geçer... Her ne kadar bazı sıkıntılarla karşı­laşırlarsa da bu sıkıntılar, onların günahlarına keffaret olur İnşaaliah... Onların arınmalarına vesile olan dünya sıkıntıla­rı, ateşin demirin pasını aldığı, onu sağlamlaştirdığı ve te­mizlediği gibi temizler...

Ahiretteki cezalar, dünyada işlenen isyanların karşılığı­dır...

Abdullah b. Ömer (r.anhuma)'ın rivayetiyle Rasulullah (ş.a.s.), şöyle buyurur:

"Kim dünyada şarab içer de sonra bu günahından tevbe etmezse, o kişi ahirette cennet şarabından mahrum olur[105]

Bir mü'min müslüman, haram, yani yasak sınırı çiğner de içki içerse, cennet şarabından mahrum kalır... Cennet şa­rabı, tertemiz bir içkidir... İçeni sarhoş etmeyen ve ona ken­dilerine en güzel bir lezzet veren cennet şarabı... Mü'min müslümanlar için hazırlanmış, cennet nimetlerinden birisi... Dünyada, Allah'ın emirlerine karşı isyan edip içki içenler, ahirette bunu içemeyeceklerdir... Elbette şartlarına uyarak tevbe edenler başka... Allah, gerçekten tevbe edenlerin tevbesini kabul edip, kendilerini affedeceğini beyan buyur­muştur. [106]

Mü'min müslümanlar için hazırlanmış cennet nimetle­rinden tertemiz şarab için, ayetlerde şöyle buyrulur:

"Takva sahihlerine va'dedilen cennetin misali (şudur): İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, içenler için lezzet veren şarabdan ırmaklar, süzme baldan ırmaklar vardır. Ve orada, onlar için meyvelerin her türlüsünden ve Rabblerinden bir mağfiret de vardır.[107]

"Biz, onların göğüslerinden kinden ne varsa çekip almı­şızdır, altlarından ırmaklar akar. Derler ki: 'Bizi, buna ulaştı­ran Allah'a hamdolsun. Eğer Allah, bize hidayet vermeseydi biz, doğruya erişmeyecektik. Andolsun, Rabbinizin elçileri hak ile geldiler.' Onlara: 'İşte, yapmakta olduklarınıza kar­şılık mirasçı kılındığınız cennettir,' diye seslenilecek. [108]

"Kaynağından (doldurulmuş) deştiler, ibrikler ve ka­dehler,

Ki, bundan ne başlarını bir ağrı tutar, ne de kendilerin­den geçip akılları çelinir. [109]

"Kaynaktan (doldurulmuş) kadehlerle çevrelerinde do­laşır.

Bembeyaz, içenlere lezzet (veren bir içki).

Ondan, ne bir gaile(başağrısi, tiksinti, akla ve şuura za­rar veren) vardır, ne de kendilerinden geçip akılları çelinir. [110]Aklı dumura uğratan ve felaketlerin anahtarı içkinin her türlüsü için, öncülerimiz olan Rasulullah (s.a.s.)'in Ashabı (Allah cümlesinden razı olsun) neler dediler?.. Bir İki örnek ile onların da tavrını görmüş olalım!..

İbn Ömer (r.anhuma) şöyle nakleder:

Ömer, Rasulullah'in minberi üzerinde ayağa kalktı da şöyle dedi:

Amma ba'du: Hamnn, yani şarabın haram kılınması in­di. Hamr ise (bugün), beş şeyden yapılıyor: Üzümden, hur­madan, baldan, buğdaydan, arpadan

Hamr, aklı ve şuuru örtüp karıştıran içki(şey)dir. [111]

Bürdet b. Ebu Musa, şöyle anlatır:

Babam Ebu Musa:

Allah'ı bırakıp şu sütuna tapmamla, şarab içmem ara­sında ne fark vardır?, derdi.[112]

"Sünen-ı Neseî'nin Şerhf'nde şunlar beyan edilir:

"Ebu Musa, kemâl ve takvasından dolayı şarab içmeyi, puta tapmak kadar tehlikeli görmüştür. Yahud da şarab, in­sanı neticede şirke götüreceğini kaydetmiştir. Böyle olunca mü'min nazarında şarab, şirk derecesinde olur. Şirkten ka­çındığı gibi, şarabtan kaçınır. [113]

İmam Osman b. Affan (r.a.), şöyle demiştir:

Şarabtan uzaklasın, çünkü şarab kötülüklerin anasıdır (bütün kötülükler ondan doğar).

Sizden önceki ümmetlerde ibadetle meşgul olan bir a-dam vardı. Fahişe bir kadın ona âşık oldu. Cariyesini gönde­rerek:

Şahidlik yapmak için seni istiyoruz, diye adamı çağırt­tı.

Adam, cariye ile beraber kadının yanına gelirken her kapıdan içeri girdikçe cariye, kapılan üstüne kilitledi. Niha­yet güzel bir kadının yanına geldi. Kadının yanında bir ço­cuk, bir kab da şarab vardı.

Kadın, adama:

Allah'a yemin ederim kİ, ben, seni şahidlik için çağır­madım. Ancak seni çağırdım kİ, benimle münasebette bulu­nursun, yahud bu şarabdan içersin, yahud şu çocuğu Öldürür­sün, dedi.

Adam:

Öyle ise, bana bir kâse şarab ver, dedi. Kadın, bir kâse şarab sundu.

Adam, içince:

Dana ver, dedi

Şarabı içip sarhoş olunca, kadınla zina da etti, çocuğu da öldürdü.

İşte bu kıssadan ibret alarak şarabdan uzak durun. Al­lah'a yemin ederim ki, şarab alışkanlığı ile iman bir arada durmaz. Mutlaka biri, öbürünü uzaklaştırır, dedi.[114]

İnsanın, dinine, bedenine, aklına, kesesine, şahsiyetine, ailesine, yakın çevresine, içinde yaşadığı topluma ve ülkesi­ne tamamıyla zararlı olan içkinin, İslâm nazarındaki duru­munu ayet, hadis, Ashabın sözlerinden ve fiilî karşı tavırla­rından bahisten sonra, haram olan içkiyi kullanarak, yani i-çerek günah ve suç işleyene verilen cezayı gündeme getire­lim... Şurası da hiç unutulmamalıdır ki, "Hadd-ı Şurb", yani içki içene verilecek ceza, diğer hadler gibi ancak "Daru'I-îslânTda uygulanır... Çünkü, "Daru'I-Harb"de, yani İslâm'ın hakim olmadığı ve mü'min müsiümanların mahkum olduğu, tağutlann işgal ve egemenliğindeki ülkede hadler uygulan­maz... Hadler uygulanması için devletin İslâm Devleti, yö­neticinin müsiümanların imamı, yani Halifesi ve yargı ma­kamında İslâm'ın hükümleriyle hükmeden İslâm'ın Kadısı olmalıdır... Bu şartların ve bu makamın bulunmadığı ülkeler, "Daru'I-Harb" olduklarında ve hadleri uygulayacak mercile­rin olmayışından dolayı hadler uygulanamaz...

İçki içmenin cesası, yani hadd-ı şurb, Rasulullah (s.a.s.) ve O'ndan sonra ümmetin başına geçen "Hulafayı Raşidin" döneminde şu şekilde uygulanmıştır... Bu uygulama Sünnet °lup İslâm Fıkhında yerini almıştır... İslâm Ümmeti için her biri Allah'ın birer rahmeti ve Rasulullah (s.a.s.)'in birer varisi olan Müctehid İmamların (Allah cümlesinden razı olsun) ortak kararıyla hadd-ı şurb, İslâm Devleti'nde, yani Daru'l-İslâm'da uygulanmıştır...

Asr-ı Saadet'te, yeryüzünün en hayırlı nesli arasında iç­ki içme cezası, yani hadd-ı şurb şu şekilde uygulanmıştır:

Bize Katade, Enes b. Malik (r.a.)'dan tahdis etti ki, Ra-sulullah (s.a.s.) şarab içme suçunda, yapraklan soyulmuş hurma değneği ve na'llerle (yani ayakkabılarla) dövme ceza­sı uygulanmıştı. Sonra Ebu Bekir de, içki içen kimseye kırk deynek vurmuştur,[115]

Ebu Said el-Hudr (r.a.) şöyle demiştir:

Rasulullah (s.a.s,), hadd (ceza) olarak iki ayakkabı ile kırk kere vurdu.

Mis'ar diyor ki:

Zannedersem o ceza, şarab meselesinde idi. [116]

Enes b. Malik (r.a.)'dan.

Nebiyyullah (s.a.s.), şarab hakkında hurma dalları ve a-yakkabıları ile had vurmuş, sonra Ebu Bekir kırk deynek had vurmuş, Ömer halife olup insanlar verimli yerlere ve köylere sarkınca:

Şarabın haddi hakkında ne diyorsunuz?, diye sormuş.

Abdurrahman b. Avf:

Onu, cezaların en hafifi gibi yapman fikrindeyim, de­miş.

Enes:

Ömer de, seksen deynek had vurdu, demiş. [117]

Sevr ibn Zeyd ed-Dili'den.

Ömer b. Hattab, kişinin içtiği şarab konusunda insanla­rın fikrini sorunca, Hz. Ali (r.a.):

Ona, seksen kırbaç vurmak görüşündeyiz. Çünkü bu adam, içince sarhoş olur. Sarhoş olunca da saçmalamaya başlar, saçmalayınca iftira eder.

Bunun üzerine Ömer (r.a.) da, şarab içenlere seksen kırbaç vurmaya başladı.[118]

"Böylece içki cezasının seksen deynek olacağı husu­sunda, Hz. Ömer zamanında Sahabe-ı Kiram icma' etmiştır.

İmam Ali (r.a.), şöyle demiştir: [119]

Rasulullah (s.a.s.) ve ebu Bekir, içkiden dolayrkırk sopa vurdular. Ömer ise, sopayı seksene tamamladı. Hepsi de, Sünnettir. [120]

Hadd-ı Şurbun hükmü böyle!..

Şunu hemen belirtmeliyiz ki, haram olduğuna inanarak, kesinlikle helâl saymıyarak içki içen bir mü'min müslüman, İslâm'dan çıkmaz... O, bu haliyle günahkâr bir müslüman olur...

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.) döneminde içki içen ve Ashab'dan olan hiç bir mü'min, mü'min müslüman vasfının dışında bir vasıfla anılmamış, dinden çıktığına dair bir be­yanda bulunulmamıştır... Amel, imandan bir cüz olmadığın­dan dolayı, içki içen ve haram kılınmışları işleyenler günah­kâr müslüman olurlar...

İmam Buharı (rh.a), bölüm başlığında şunları kaydet­miş:

"Şarab içene lanet etmenin mekruh olması babı. Çünkü o kimse, içki içmekle İslâm Dini'nden dışarı çıkıcı değildir."

Daha sonra şu hadisi nakletmiştir:

Ömer İbnu'l Hattab (r.a.), şöyle anlatır:

Rasulullah (s.a.s.) zamanında Abdullah isminde bir a-dam vardı. İnsanlar tarafından, Himar/eşek lakabıyla Iakablandtrıldi. Bu zat, Rasulullah'ı ara sıra güldürürdü.

Rasulullah bu adama, şarab içtiği için deynekleme ce­zası uygulamıştı. Bir gün bu Abdullah, yine huzura getirildi. Rasulullah, deynekienmesini emretti, O da, deyneklendi.

Topluluktan biri:

Ya Allah, şu adama lanet et! İçki yüzünden ne kadar da çok huzura getiriliyor, dedi.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):

"Ona, lanet etmeyiniz. Vallahi, kesin olarak bilmişimdir ki, bu zat, muhakkak Allah'ı ve Rasulü'nü sevmektedir." buyurdu.[121]

Bu konuda diğer bir hadisi Ebu Hüreyre (r.a.) rivayet e-diyor:

Rasulullah (s.a.s.)'e sarhoş bir adamm getirildi. Ra-suîullah, onun dövülmesini emretti. Artık bizden kiminiz o-nu, eliyle dövüyor, kimimiz ayakkabısıyla dövüyor, kimimiz de elbisesiyle dövüyordu.

Dövme işi bitince, içimizden bir adam:

- Buna ne oluyor, Allah, bunu zelil kılsın, dedi. Bunun üzerine Rasuiuilah:

"Kardeşinizin aleyhinde şeytanın yardımcıları olmayı­nız." buyurdu. [122]

 

121 123

AKIL EMNİYETİ

227

Rasulullah (s.a.s.)'in uygulamasından ve insanları ikaz etmesinden açıkça anlaşıldığı üzere, İslâm toplumunda, yani İslâm Devleti'nin hakim olduğu Daru'l-İslâm'da, suçlu-günahkâr müslümanlar dışlanmıyor, aksine kazanılmak iste­niyor... Onu, suça ve günaha iten sebebler ortadan kaldırılı­yor, kendisi suç üstü yakalanınca ceza veriliyor, inciltiiiyor, utandırıliyor... Böylece, suçtan, günahtan vazgeçmesi sağ­lanmış oİuyor... Suçuna karşılık ceza görmesi, tevbe edip temizlenerek, tertemiz bir toplum olan mü'min müslüman toplumun bir ferdi olmaya devam ediyor...

Bilinen içkiden başka bira, esrar, eroin, afyon gibi mad­deler de, insanın akil emniyetini yok edici, dinine, bedenine, akhna, kesesine ve nesline alabildiğine zararlı olan madde­lerdir... Bu sarhoş edici ve uyuşturucular hakkında İslâm'ın açık ve net hükümleri vardır...

"Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı" adlı eserde, bu u-yuşturucular için şunlar beyan edilir:

"Bu tür maddeleri kullanmanın haram olduğu hususun­da hiç. kimsenin şübhesi olmasın. Çünkü bunlar, büyük za­rarlara ve bir çok mefsedetlere sebebiyet verirler. Buniar, aklı bozar, bedeni çürütür, daha bir çok mefsedet ve zararla­ra neden olurlar. Şu hâlde İslâm hukukunun, haram oimakla birlikle bunları kullanmaya izin vermesi mümkün olamaz.

Bu nedenle Hanefî âlimleri demişler ki:

"Esrarın helâl olduğunu söyleyen kişi, zındık ve bid'atçıdır." Bu söz, anılan maddelerin haram olduklarını a-çıkça delâlet etmektedir. Aklı uyuşturup perdeleyen, kulla­nan kişide neş'e ve lezzet meydana getirip onu, bu tür mad­deleri kullanmaya sevkettiren bir çok maddeler, Kur'ân-ı Kerim'de Cenab-ı Allah'ın haram kıldığı şarabın hükmüne dahil olurlar. Rasulullah (s.a.s.)'in diliyle de bunlar, hamnn ve sarhoşluk verici diğer içkilerin hükmüne tabi tutulmuşlardır.[123]

Prof. Dr. Vehbe Zuhaylî, bu konuda şunları kaydeder: "Sıvı içecekler dışında kalıp benç, afyon, haşhaş gibi aklı gideren her şey haramdır. Çünkü bunlarda kesin zarar bulunmaktadır. İslâm'da, başkasına zarar vermek olmadığı gibi zarara, zararla karşılık vermekte caiz değildir. Ancak bu gibi maddelerin kullanılmasından dolayı had icab etmez. Zi­ra bunlarda lezzet ve neş'elenmek gibi bir yön yoktur, az miktarı çoğuna götürmektedir. Fakat bu türleri kullananlara tazir cezası verilir. [124]

Sırası gelmişken insanın aklına, bedenine, beynine, ke­sesine ve şahsiyetine zarar veren sigara maddesinden de bah­setmek yerinde olur...

Şu bir hakikattir ki, yegâne Rabbimiz Allah (Azze ve ' Celle), Rasulü'nü (s.a.s.) göndermiştir ki, iman edenlere te­miz şeyleri helâl, murdar şeyleri haram eylesin diye... Fay­dalı olanları emrettsin, zararlı olan şeyleri yasaklasın diye vazifeli kılınan Rasulullah (s.a.s.) İçin şöyle buyurur Rabbi­miz Allah:

"Onlar ki, yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de (geleceği) yazılı bulacakları ümmî haber verici (Nebî) olan peygamber (Rasul)'e uyarlar. O, onlara ma'rufu (iyiliği) emrediyor, münkeri (kötülüğü) yasaklıyor, temiz şeyleri helâl, murdar şeyleri haram kılıyor ve onların ağır yüklerini, üzerlerindeki zircirleri indiriyor. O'na inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenle? ve O'nunla birlikte indirilen nuru izleyenler, işte kurtuluşa erenler bunlardır. [125]

Yegâne hidayet önderi Rasulullah (s.a.s.), Ümmetine ne verdiyse, ne emrettiyse onu alıp, her neden alıkoymuş ise, onu terk etmek, Rabbimiz Allah tarafından emredilmiştir...

Peygamber, size ne verirse artık onu alın, sizi ne­den sakındırırsa artık ondan sakının ve Allah'dan sakınıp korkun.  Şübhesiz Allah, cezası (ikabı) pek şiddetli olandır.[126]

"Her ümmet içinde kendi nefislerinden onların üzerine

bir şahid getireceğimiz gün, seni de onlar üzerinde bir şahid olarak getireceğiz. Biz, Kitabı sana her şeyi açıklayıcı, müs-lümanlara da bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak in­dirdik. [127]

İnsanlar arasında kendisine indirilen Kitab ile hükme­den Rasulullah (s.a.s.), iyi, temiz, faydalı ve helâl şeyleri tavsiye etmiş, zararlı, çirkin, kötü ve haram olan şeylerden alıkoymuştur... Bu ölçü, iyice kavranılacak olursa, bazı şey­ler hakkında konuşmak ve fikir beyanında bulunmak kolay­laşır...

Sigara için şunlar gündeme gelir:

1) İlmen (bilimsel) olarak isbat edilmiştir ki sigara, her yönüyle insanın sağlığına zararlıdır... Bir çok ölümcül hasta­lığın en etkin sebebidir... Sigara kullananlar ve bu konuda a-şın gidenler, kendilerini kendi elleriyle tehlikeye atıyor, her sigara içişleri onları intihara sürüklüyor...

Rabbimiz şöyle buyurur:

"Ey iman edenler, mallarınızı sizden karşılıklı anlaşma­dan (doğan) bir ticaretten başka haksız nedenler ve yollarla (batılca) yemeyin. Ve kendi nefislerinizi öldürmeyin. Şübhesiz Allah, sizi çok esirgeyendir.

Kim haddi aşarak ve zulmederek böyle yaparsa, Biz, onu ateşe göndeririz. Bu, Allah için pek kolaydır. [128]

"Allah yolunda infak edin ve kendinizi, kendi elleri­nizle tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şübhesiz Allah, iyilik e-denleri sever.[129]

2) Her şeyi ile zararlı olan sigara, sadece içenler için za­rarlı olmakla kalmıyor, dumanı ve içenin nefesi, içmeyen di­ğer erkek ve kadın müslümaniara da bir zarar ve bir eziyet­tir...

İbn Abbas (r.a.)'ın rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Zarara sokmak ve zarara karşı intikam almak yoktur. [130]

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"Mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara İrtikab etme­dikleri (bir suç) sebebiyetle eziyet edenler ise, gerçekten bir iftira ve açık bir günah yüklenmişlerdir. [131]

Ebu Sırma (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Kim bir (müslümana) zarar verirse, Allah da, onu zara­ra uğratır. Kim bir mü'mine meşakkat verirse, Allah da, onu meşakkatte bırakır. [132]

3) Yenilmesi helâl ve İnsana faydalı olan sarımsak, so­ğan ve pırasa gibi temiz yiyecekler, kötü ve eziyet edici ko­kularından dolayı yiyenlerin mescide, cemaate gelmemeleri­ni emreden Rasulullah (s.a.s.), bu gibi kokulu helâl yiyecek­leri yiyip cemaate gelenleri mesciddin uzaklaştirmıştir!.. Bu kokulu helâl yiyeceklerden yiyenlerin ağızlarından yayılan kötü kokular geçicidir, amma sigara kullananlar ve devam edenlerin ağzından, burnundan, yani nefesi yoluyla yayılan, hissedenlere eziyet veren kötü koku, dâimidir...

İbn Ömer (r.a.)'dan.

Rasulullah (s.a.s.), Hayber Gazvesinde:

"Her kim şu yeşillikten, yani sarmısaktan yediyse, mes­cidimize yaklaşmasın.[133]

Abdulaziz, şöyle demiştir:

Bir kimse, Enes b. Malik'e:

Rasulullah (sra.s.)'den sarımsak hakkında ne işittin? diye sordu,

O da, Rasulullah (s.a.s.)'in:

"Her kim şu yeşillikten yedi ise, bize yaklaşmasın ve bizimle birlikte namaz da kılmasın." buyurdu, dedi. [134]

Ebu Hüreyre (r.a.)'dan.

Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurdu:

"Her kim şu sebzeden yerse, sakın bizim mescidimize yaklaşmasın ve sarımsak kokusu ile bize eziyet vermesin. [135]Ebu Said (r.a.), şöyle demiş:

Hayber fethinden henüz dönmemiştik. Bizler, Ra­sulullah (s.a.s.)'in Ashabı,, bu sebzenin -sarımsağın- tarlala­rına rastladık. Halk açtı. Bu sebeble sarmasağı patlasıya ye­dik, sonra mescide gittik.

Rasulullah (s.a.s.), kokuyu duyarak:

"Her kim şu pis (habis) sebzeden bir şey yerse, sakın mescide bize yaklaşmasın!" buyurdu.

Bunun üzerine halk:

Sarımsak haram kılındı... Sarımsak haram kılındı..., dediler.

Bu, Rasulullah (s.a.s.)'in kulağına vardı da:

"Ey cemaat, Allah'ın bana helâl kıldığı şeyi haram et­mek benim elimde değildir. Şu var ki, ben, sebzenin koku­sundan hoşlanmıyorum." buyurdu.[136]

Cabir b. Abdullah (r.a.)'dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

"Her kim sarımsak, yahud soğan yemiş bulunursa, biz­den -yahud mescidden- uzak dursun ve evinde otursun."

Yine aynı senedle gelen hadiste, Rasulullah (s.a.s.)'in yanına içinde taze sebzeler bulunan bir tencere getirildi.

Rasulullah, ondan hoş olmayan bîr koku duydu. Ne ol­duğunu sordu. İçinde olan sebzelerin ne olduğunu kendisine haber verildi. Bunun üzerine Sahabîlerin yanında bulunanla­rın birine (işaret ederek):

"Onu götürünüz" buyurdu.

(O Sahabî de, Rasulullah'm) böyle yaptığını görünce o-nu, yemek istemedi.

Bunun üzerine Rasulullah:

"Sen, bundan ye! Zira ben, senin münacaat etmedikle-rinle münacaat ederim." buyurdu. [137]

Ebu Said el-Hudrî (r.a.)'dan.

Rasulullah (s.a.s.), Ashabıyla birlikte bir soğan tarlasına uğramışlar. İçlerinden bazıları inerek, soğandan yemişler. Diğerleri yememişler.

(Ravi, diyor ki:)

Müteakiben Rasulullah (s.a.s.)'in yanma geldik. O, so­ğan yemeyenleri çağırdı, diğerlerine ise, soğanın kokusu gi­dinceye kadar yanına yaklaştırmadı.[138]

Ma'dan b. Ebi Talha (r.a.)'dan.

Ömer b. El-Hattab (r.a.), dedi ki:

Ey cemaat, siz, soğan ve sarmisak gibi kötü kokan iki sebze yiyorsunuz. Halbuki ben, şahid oldum ki, Rasulullah (s.a.s.), bir kimsede bunlardan birisinin kokusunu duysa onu, mescidden çıkarıp Bakî'e (Cennetu'l-Bakîyye) gönderiyor­du.

Bu sebeble kim bu iki şeyi yemek isterse, pişirip koku­sunu gidersin. [139]

4) Sigara içenler, akciğerlerine yanan tütünün dumanını çekiyorlar, hem de nefes yoluyla içlerine çektikleri duman, ateşten ayrılır ayrılmaz onların ciğerlerine gidiyor... Bir nev'î ateş yutuyorlar... Başta ciğerleri olmak üzere diğer or­ganlarını harab ediyorlar... Kendilerine zulmettikleri gibi bütün bir ümmete de zulmediyor ve zarar veriyorlar... Çünkü bir insan, mü'min müslüman olduktan sonra İslâm ümmeti­nin bir parçasıdır... Ümmet bünyesinin bir parçası rahatsız olunca tüm bünyeye sirayet eder ve hepsini rahatsız eder... İslâm Ümmetinin bir parçası olan ferd, sıhhatli oldukça, ümmet sıhhatli olur... Fakat bir nev'î ateş olan duman ciğer­lerine çeke çeke adeta intihar edercesine davrananlar, hem zarar ediyor, hem de zarar veriyorlar... Hem kendi kendine zulmediyor, hem diğer mü'min müslümanlar!.. Halbuki Allah, ateş yutmayı, günahkâr suçluların azabı olarak beyan e-diyor:

"Gerçek şu ki, yetimlerin mallarını zulmederek yiyen­ler, karınlarına ancak ateş yemiş olurlar. Onlar, çılgın bir ateşe girecekler.[140]

"Öyleyse sen, göğün açıkça bir duman getireceği günü gözle. [141]

5) Sigara içenler, hiç te'vili olmayan apaçık bir israfın içindedirler... Kazançlarım, zamanlarını, vücudlarını ve çev­relerini israf etmektedirler... Bu arada akıl, beyin, dolayısıyla en büyük israf olan insan israfı gündeme gelmektedir...,

Allah ve Rasulü (s.a.s.), israfı haram kılmışlardır:

İsraf etmeyin.  Çünkü O (Allah),  israf edenleri sevmez. [142]

"Ey Âdemoğuiİan, her mescid yanında zinetlerinizi ta­kının. Yiyin, İçin ve israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez. [143]

"Akrabaya hakkını ver, yoksulu ve yolda kalmışı da. İs­raf ederek saçıp-savurma.

Çünkü saçıp-savurmalar, şeytanın kardeşleri olmuşlar­dır. Şeytan ise. Rabbine karşı nankördür. [144]

"Onlar, harcadıkları zaman, ne israf ederler, ne de kı­sarlar. (Harcamaları,) ikisi arası orta bir yoldur. [145]

Muğire ibn Şu'be'nin Katibi Verrad'dan.

Muğire ibn Şu'be, şöyle demiştir. (Muaviye'ye, isteği üzerine şunu yazmıştır):

Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurdu:

"Allah size, annelere itaatsizlik etmeyi, kız çocuklarını diri diri gömmeyi, verilmesi gereken borcunuzu men'etmeyi ve alma hakkınız olmayan şeyi almayı haram kıldı.

Ve yine Allah sizin için, dedi-kodu etmeyi, çok soru sormayı ve malı zayi etmeyi kerih gördü.[146]

Amr b. Şuayb babasından, ö da, dedesinden naklediyor.

Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurmuştur:

"Yiyiniz ve sadaka veriniz, İsrafa kaçmadan ve kibre kapılmadan da giyininiz. [147]

6) Zararlı olduğu her hâl-u kârda apaçık ortaya çıkan sigaranın helâl ve haram olma meselesi, yani hükmü, İslâm Uleması arasında İhtilaflıdır... Zararlı ve şübheli olan bu nesneye yaklaşmamak, ondan uzak durmak, her bakımdan iyi, güzel ve faydalıdır... Şübheli olandan sakınanlar, şahsi­yetlerini, ırzlarım ve dinlerini tertemiz tutmuş olurlar...

Numan b. Beşir (r.a.)'ın rivayetiyle mü'min ve müttakilerin önderi Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Helâl belli, haram da bellidir. İkisi arasında (helâl mı, haram mı bellü olmayan bir takım) şübheli şeyler vardır ki, çok kimseler, bunları bilmezler. Her kim şübheli şeylerden sakınırsa, ırzını da, dinini de tertemiz tutmuş olur.

Her kim şübheii şeylere dalarsa, (içine girmek yasak o-lan) koruluk etrafında davarlarını otlatan bir çoban gibi, çok sürmez içeriye dalabilir.

Haberiniz olsun!.. Her hükümdarın kendine mahsus bir koruluğu vardır. Gözünüzü açınL Allah'ın yeryüzündeki ko­ruluğu da, haram ettiği şeylerdir.

Haberiniz olsun ki, bedenin içinde bir lokmacık (mudğa) et parçası vardır ki, iyi olursa, bütün beden iyi olur.

Bozuk olursa,  bütün  beden  bozuk olur.  O  (et parçası) kalbtir.[148]

Akıl emniyetini yok edici her türlü içki, insanı aldatma, haksız kazanç, zaman ve insan israfı olan kumarın her türlü­sü, (Milli piyango, toto, loto, altılı ganyan vs... vs..".), tüm be­şerî ve tağutî ideolojileri temsil eden her türlü semboller, falcılığın her türlüsü, Allah ve Rasulü tarafından haram kı­lınmışlardır... Bunlar, şeytanın işlerinden pisliklerdir....

Bira, afyon, esrar, eroin gibi uyuşturucular da bunlar gi­bidir, yani tamamıyla haramdırlar...

Sigara hakkında sarih bir nas olmadığı için çeşitli yön­leriyle değerlendirilen geçmişteki İslâm âlimleri ve çağımız­da yaşayan İslâm âlimleri mekruh ve haram olduğu üzerinde durmuş, çeşitli naklî ve aklî delilleri gündeme getirmişler­dir... Bu konuda ilmî incelemeler ve çeşitli ilmî toplantılar tertib edilmiştir...

Böyle bir ilmî bir toplantıya katılan tıbb doktorları ve İslâm Fıkhı konusunda yetkili olan şahsiyetlerin ortaya koy­dukları delilleri değerlendiren tanınmış doktorlardan prof. Dr. A s af Ataşe ven, tabib değerlendirmesiyle şu sonucu orta­ya koymaktadır:

"Sonuç olarak diyebiliriz ki, sigara, alkollü içkiler ve diğer uyuşturucu maddeler gibi telakki edilmelidir. Zamanı­mızda İslâm âlimleri arasında sigarayı mubah, mekruh, ya da haram kabul edenler vardı. Biz tabib gözüyle sigaranın açık bir şekilde ortaya konan insan sağlığına verdiği zararları dikkate alarak alkollü içkiler kadar zararlı buluyor, sigarayı haram telakki edenlere iştirak ediyoruz.[149]

Müstekbir tağutlar tarafından işgal edilen İslâm top­raklarında, yegâne hayat nizâmı İslâm, hükümsüz hâle geti­rilmiş, mü'min müslümanlar mahkum edilmiş ve tağutlar ül­kelere hakim olmuşlardır... İslâm topraklarında egemen olan tağutî rejimlerde devlet eliyle akıl emniyetine korkunç dar­beler vurulmuş ve ortadan kaldırılması için her türlü tuzak kurulmuştur... Allah'ın haram kıldığı içkinin her türlüsünü üretmek üzere bakanlıklar kurulmuş, halkı içki içmeye teş­vik etmiş, hatta "içki içenlerin sevab kazandıklarını" yine gayr-ı İslâmî egemen devlet yetkililerin beyanlarında yer al­mıştır...

Kumar millîleştirilirken, şirk ideolojisinin temsilcisi di­kili taşlar koruma altına alınmıştır... Falcılık, medyumluk bir kesimin itikadı hâline gelirken, filmler, tiyatrolar, barlar, pavyonlar, diskolar gibi eylence yerlerinde akıllar, beyinler ve bedenler dumura uğratılmıştır... Bu vahşî zulümler, me­deniyet adına işlenirken, egemen tağutların emniyeti altında daha rahat ve korkusuz bir ortamda işlenmektedir... İçkiyle, kumar ile her gün yıpranan mahvolan vatandaşlarından al­dıkları vergilerle güçlendiğini zanneden egemen tağutî re­jimler, iç bünye olarak her gün çürüdüğünün ve çürüttüğü­nün farkında mıdır acaba?!..

Böyle bir ortamda yaşamaya, daha doğrusu bu çürüme­den pay almadan ayakta durmaya çalışan muvahhid mü'min müslümanlar, Allah'ın ve RasuluIIah (s.a.s.)'ın emirlerinden, yani akidelerinden ve salih.amellerinden taviz vermemeye gayret etmelidirler... Bir bilek ve bir yürek hâline gelip em­niyetlerini sağlamaya çalışmalı ve İslâm'ı tebliğ edip insan­ları İslâm'a davet etnielidirler...

"De ki: 'Ey insanlar, eğer benim dinimden yana bîr kuşku içinde iseniz, ben, sizin Allah'dan başka ibadet ettik­lerine ibadet etmiyorum. Ancak ben, sizin hayatınıza son ve­recek olan Allah'a ibadet ederim. Ben, mü'minierden ol­makla emrolundum.'

Ve: 'Bir mü'min olarak yüzünü dine doğru yönelt ve sakın müşriklerden olma.[150]

 

 

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Şu halde yalanlayanlara itaat etme.

Onlar, senin kendilerine yaranıp onlarla uzlaşmanı arzu ettiler, o zaman onlar da sana yaranıp uzlaşacaklardı." Kalem, 68/8-9.

[2] Abdulfettah El-Kadî, Esbab-ı Nüzul, çev. Doç. Dr. Salih Akdemir, Ank.1986, Sh.25.

İbn Kesir, Hadislerle Kıır'ân-ı Kerim Tefsiri, çev Dr. Bekir Karlığa, vdğ. İsî.i984,C.3,,Sh.648.

Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberî, Taberî Tefsiri, çev. Hasan Karakaya, vdğ. İst. 1996, C.l, SK.390:

[3] Hani Rabbin Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahidler kılmıştı: 'Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?1 (demişti    de)   Onlar:    'Evet   (Rabbimizsin),    şahid    olduk1    demişlerdi. (Bu,)Kıyamet günü: 'Biz, bundan habersizdik' dememeniz içindir.

Ya da: 'Bizden önce atalarımız şirk koşmuştu, biz ise, onlardan sonra gelme bir kuşağız. İşleri batıl olanların yaptıklarından dolayı bizi helak mı e-deceksin?' dememeniz içindir.

îşte Biz, ayetleri böyle birer birer açıklarız, umulur ki, dönerler." A'râf, 7/172-173-174.

[4] Yardım görürler umuduyla, onlar, Allah'dan başka ilâhlar edindiler. Onların (o ilâhların), kendilerine yardım etmeye güçleri yetmez. Oysa

kendileri, onlar İçin hazır bulundurulmuş askerlerdir." Yasin, 36/74-75.

"Allah'ı bırakıp kendilerine yarar da, zarar da sağlayamayacak şeylere i-badet etmektedirler. Kâfir, (asıl) kendi Rabbine karşı (şeytana) arka çıkan-dır.'Turkan, 25/55.

"Onlar, Allah'ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rablar (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih'i de. Oysa onlar, tek olan bir îlâh'a ibadet etmekten başkasıyla emrolunmadılar. O'ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koş­makta oldukları şeylerden yücedir." Tevbe, 9/31.

[5] Hiç şübhesiz, Allah, kendisir; şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışın­da kalanlar ise, dilediğini bağışlar, kim Allah'a şirk koşarsa, elbette o, uzak bir sapıklıkla sapmıştır."Nisa, 5/116 ve 48.

[6] Bakara, 2/164.

[7] Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri, ona yalnızca: 'Ol' demesidir, o da. hemen oluverir." Yâsİn, 36/82.

[8] Haberiniz olsun, yaratma da, emir de (yalnızca) O'nundur. Âlemle­rin Rabbi olan Allah ne yücedir." A'râf, 7/54.

[9] Al-iîmrân. 3/189-194.

[10] Ra'd; 13/1-4.

[11] Casiye, 45/1-7.

[12] Hicr, 15/16-23.

[13] Ğaşiye, 88/17-22.

[14] Sâd, 38/71-73.

[15] Secde, 32/9.

[16] Benim başarım ancak Allah iledir; O'na tevekkül ettim ve O'na iç­ten yöneİip dönerim." Hûd, 11/88.

[17] Allah dilemedikçe, siz dileyemezsiniz. Gerçekten Allah, bilendir, hü­küm ve hikmet sahibi olandır.

Dilediğini kendi rahmetine sokar. Zalimlere ise, onlar için acı bir azab ha­zırlamıştır." İnsan, 76/30-31.

[18] Yûsuf, 12/109-111.

[19] Zâriyat, 5J/20-21-22.

[20] Hamd, Âlemlerin Rabbi, Rahman, Rahim ve din gününün maliki olan Allah'adır." Fatiha, 1/2-4.

"De ki: İnsanların Rabbİne sığınırım.

İnsanların Malikine,

İnsanların (gerçek) İlâhına." Nas, 114/1-3.

[21] Şirkten kurtulmanın, yani Allah ile beraber başka rab, melik ve ilâh e-dinmemenin, yani katıksız imana sahib bir Muvahhid mti'min olmanın tek yolu, tüm varlığını Allah'a has kılmaktır... Dini, katıksız bir şekilde Allah'a has kıldığı gibi, canı da, malı da yalnız ve yalnız Allah'a has kılmak. Tevhi­din, gerçek imanın gereğidir... Bu konuda Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

"De ki: 'Rabbim gerçekten beni doğru bir yola iletti, dimdik duran bir di­ne, İbrahim'in hanif (muvahhid) dinine. O, müşriklerden değildi.'

De ki: 'Şübhesiz, benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm, Â-lemlerin Rabbi olan Allah'ındır,

O'nun hiç bir ortağı yoktur. Ben, böyle emrolundum ve ben, müsiüman olanların ilkiyim'

De ki: 'O, her şeyin Rabbi iken, ben, AUah'dan başka bir rab mı araya­yım?....."En'âm, 6/161-164.

"Hiç şübhesiz Allah, mü'minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar, Allah yolunda sava­şırlar, öldürürler ve öldürülürler....." Tevbe, 9/111.

"De ki: 'Ben, dini yalnızca O'na halis kılarak Allah'a ibadet etmekle emrolundum.

Ve ben, müslümanlarm ilki olmakla da emrolundum.'

De ki: 'Ben, Rabbime isyan ettiğim takdirde büyük bir günün azabından korkmaktayım.'

De ki: 'Ben, dinimi yalnızca O'na hâlis kılarak Allah'a ibadet ederim." Zümer, 39/11-14.

[22] Nemi. 27/59-64.

[23] Bakara, 2/111.

[24] Nisa, 4/174.

[25] En'âm, 6/149.

[26] En'âm, 6/104.

[27] A'râf, 7/203.

[28] Kâf, 50/6-8.

[29] Mülk, 67/3-4.

[30] Ben, cinleri de. insanları da, yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarat­tım." Zâriyat. 51/56.

"Andolsun, Biz, her ümmete: 'Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının, (diye tebliğ etmesi için) bir Peygamber gönderdik....." Nabl, 16/36.

[31] Şübhesiz, Allah'ın sana gösterdiği gibi insanlar arasında hükmetmen için Biz, sana Kitabı hak olarak indirdik. (Sakın) Hainlerin savunucusu oi-ma." Nisa, 4/105.

[32] Ankebut, 29/44.

[33] İsrfi, 17/81-82.

[34] Ankebut. 29/43

[35] Bakara, 2/179.

[36] Bakara, 2/242

[37] Bakara. 2/44.

[38] Mülk, 67/10.

[39] Bakara, 2/170-171.

[40] Mâide, 5/104.

[41] Muhammed, 47/3.

[42] Yûnus. 10/35-36.

[43] En'âm, 6/148.

[44] Yûnus, 10/100.

[45] Câsiye, 45/23.

[46] Bakara, 2/174-175

[47] Bakara, 2/159-160.

[48] AI-i îmrân, 3/64.

[49] Bkz. Kâfirûn, 109/1-6.

[50] En'âm, 6/150

[51] Bakara, 2/168-169.

[52] Zümer, 39/17-18.

[53] Enbiya, 21/7.

[54] Alâk, 96/1-5.

[55] Âl-iîmrân,3/18.

[56] Mücadele, 58/11.

[57] Zümer, 39/9.

[58] Fâtır, 35/28.

[59] Yûsuf. 12/76.

[60] Tâhâ, 20/114.

[61] Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.I7, Hds.224.

İmam Suyutî