Ana Sayfa
Can Emniyeti

 "Andolsun, Biz Ademoğlunu yücelttik, Onları karada ve denizde (çeşitli araçlarla) taşıdık, temiz, güzel şeylerden rızıklandırdık, çoğundan üstün kıldık.[1] "Sonra da onu düzeltip bir biçime soktu ve ona ruhun­dan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne kadar az şükrediyorsunuz. [2]

 

 

 

Böyle buyurur Alemlerin Rabbi Allah (c.c). Doğruların en doğrusunu, yalnızca doğrusunu buyurur yegâne Rabbimiz Allah...

İnsanları, yalnızca kendisine kul olsunlar ve Rabliğini tanısınlar diye yaratan Allah, [3] onları, yaratmış olduğu varlıkların içinde en mükerremi ve çoğundan üstün kılmıştır... İnsanların, karada, denizde ve havada rahat bir şekilde ta­şınmaları için imkânlar yaratan Rabbimiz Allah, ayrıca insan kullarına, karada, denizde ve havada, temiz, güzel ve helâl nimetler vermiştir...

Yarattığı varlıklar içinde yüce bir makama yükselttiği Âdemoğlunun vücudunu en güze! bir biçimde düzenleyen Rabbimiz Allah, ona ruhundan üflemiştir... İnsan, vücudça yaratıldığı toprak ile kendisine üflenen ilâhî ruh arasında meydana gelen bir varlıktır... Ruh ve vücud dengesini, yaratıldiği gayeye uygun, kendisine öğretildiği şekilde sağladığı takdirde sihattli ve huzurlu olur... Toprağa çakılıp kalmamalı ve aynı zamanda topraktan tamamen ilişkiyi de kesmemeli-dir... Madde ve mânâ, dünya ve ahiret dengesini, adalet ölçü­şünce yerli yerince sağlamalıdır... Çünkü kendisine kulak ve­rilmiştir ki, kendisi için faydalı olan hak sözü gereği gibi i-şitsin... Kendisine gözler verilmiştir ki, hak olan en doğrusu­nu ve en güzelini görsün... Kendisine gönül verilmiştir ki, hakkı batıldan ayırsın, hakkı idrak ederek kabul ederek, ba­tılı bilerek reddetsin... Kendisine verilen bunca nimetlerden dolayı yalnız ve yalnız Rabbı Allah'a hamd ve şükürlerini kâmil derecede yapsın!.. Böylece hayat, anlam kazanır ve dünya yaşamaya değer... Böylece gerçek iman ve salih amel gündeme girer... Böylece izzet ve şeref içinde bir hayat sü­rülmüş, zilletten kurtulmuşluk söz konusu olur..;

İnsan, hakikati idrak edip hak üzere yaşayarak bir kı­vamda ve en güzel bir şekilde yaratılmıştır... Gerek maddî, gerekse manevî yönü dengeli ve vasat bir biçimde yaratılan insan, eğer yaratılış gayesine uygun hareket ederse, yaratıl­mış olduğu güzelliği korur... Yok eğer yaratılış gayesi olan yalnız ve yalnız Allah'a kul olma noktasında yanlışlık yapıp sapacak cfursa, ona layık olan yüce bir makamdan aşağıların aşağısı olan bir duruma düşmüş olur... Allah'ı bırakıp veya O'nunla beraber başka rabler edinecek olursa, böyle bir zil­leti hakketmiş olur... Hem Allah'a itaat, hem de yeryüzünde­ki tağutlara itaat etmek,bu zelil duruma düşmenin en büyük sebebidiı...

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

"Doğrusu Biz, insanı en güzel bir biçimde yarattık. Son­ra da aşağıların aşağısına çevirdik.[4]

Aşağılık, yani alçak ve zelil olmaktan kurtulup en güzel bir biçimde yaratıldığı hâl üzere hayatı devam etmenin tek ve alternatifi olmayan yol, gerçekten iman edip salih amel­lerde bulunmaktır... Katıksız iman ve imanın gereği olan hâl ve harekette bulunmak!..

İnsanı en güzel bir biçimde yarattığını beyan buyuran Rabbimiz Allah. İnsanın kendisine iman ve itaat noktasında isyan ettiği için aşağıların aşağısına çevirdiğini.[5] Bu durum­dan da, ancak şu şekilde kurtulacağını beyan buyurur:

"Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar başka, onlar için kesintisi olmayan ecir vardır...

Öyleyse bundan sonra hangi şey sana dini yalanlatabi-lir?

Al!ah da, hükmedenlerin hakimi değil midir?. [6]

En güzel kıvamda yaratılan insan, ancak katıksız bir i-man ve salih amel işlemek suretiyle yeryüzünün halifesi ve varisi olmaya hak kazanır... Çünkü yaratılış gayesinin dışına çıktığı andan itibaren, adaletten sapar ve zulmedici olur... Allah zalimleri sevmez[7] ve zalimlerden imamlar olmaz. [8]Yani insanlığa örnek ve önder olamazlar... Çünkü yeryüzü­nün  halifeleri  ve  yeryüzünün  varisleri,  ancak  muvahhid mü'minlerdir![9] Bu hakkı kazananlar yalnızca muttaki müslümanlardır...

"Hani Rabbin Meleklere: 'Muhakkak Ben, yeryüzünde bir halife yaratacağım, demişti. [10] Gaybî haberini bize veren Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"O, sizi yeryüzünde halifeler kıldı ve size verdikleriyle sizi denemek için kiminizi kiminize göre derecelerle yükseltti... Şübhesiz senin Rabbin, sonuçlandırması pek çabuk olandır ve şübhesiz O, bağışlayandır, esirgeyendir. [11]

Mü'min müslümanlar katıksız bir iman ile inanırlar ki, hayatı ve ölümü yaratan Alemlerin Rabbi Allah'dır. [12] Ha­yatın ve ölümün sadece ve sadece Allah'a has kılınması ge­reklidir... Dinin yalnızca Allah'a has kılındığı gibi, [13]yalnız­ca Allah'ın dinine, yani kanunlarına itaat edildiği gibi, hayat da Allah için, ölüm de Allah için olmalıdır...

Hayatın ve ölümün kurallarını belirleyen yalnızca Rab­bimiz Allah'dır... Hayat, O'nun belirlediği kurallar çerçeve­sinde yaşanmalı, ölüm de, ancak O'nun belirlediği kurallar çerçevesinde olmalıdır... Hayatı, Allah'ın kanunları dışmdaki tağutî düzenlerin kurallarına bina etmek ne kadar yanlış ve büyük suç ise,[14] ölümü de, Allah'ın kanunlarının, yani emrinin dışındaki anlayışlara göre düşünmek, o kadar yanlış ve korkunç suç olur!..

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"Muhakkak Biz, elbette Biz, hem hayat veririz, hem öl­dürürüz... Hepsine varis olan da Biziz. [15]

"Şübhesiz ki, öldüren de dirilten de Biziz... Dönüş an­cak Bizedir. [16]

"Elbette öldüren de O'dur, dirilten de O'dur. [17]

Hayata, O'dan başkasının hakim olmasını yasakladığı ve razı olmadığı gibi, ölümün de, O'nun yasakladığı gibi gerçekleşmesinden asla razı olmaz!..

İnsana Rabbi tarafından tanınan hayat hakkı, yalnız Rabbi Allah tarafından geri alınır... Hiç kimsenin haksız yere, bir başkasının hayat hakkını gasbetmeye ve hayatına son vermeye hakkı yoktur... Ancak, ölümü hak edecek derecede suç işleyenlerin ölüm cezalarını, Allah'ın yetkili kıldığı mü'min müslümanlar, haddi aşmadan yerine getirirler. [18]

Kıyamet günü insanlar arasındaki ilk hesablaşma, suç­suz yere akıtılan kanın hesabıdır...

Abdullah ibn Ömer (r.a.)'m rivayetîyle önderimiz Ra-sulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:

"Kıyamet günü insanlar arasında verilen ilk hüküm, jtan dâvaları hakkındadır.[19]

Bu kadar önemli ve ciddî bir meseledir, insanların ha­yatı ve huzuru meselesi... Her insanın kanı, Rabbimiz Allah'ın emriyle akıtılması helâl olmadıkça hürmetlidir ve ko­runmalıdır... Suçsuz olan bir insanın kanını döken, kim olur­sa olsun masum kabul edilemez!.. Hele hele kanı dökülen, dünya hayatına son verilip öldürülen kişi, muvahhid bir mü'min ise,ona karşı işlenen bu cinayet çok daha büyük ve korkunçtur,..

Berâ b. Azib (r.a.)'ın rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur;

"Şübhesiz dünyanın yok olması, Allah katında, haksız yere bir mü'mini öldürmekten daha ehvendir. [20]

Bu, böyledir!..

Bir mü'min kulun, yalnız ve yalnız kendisine kul oldu­ğu ve hiç bir zamanda, hiç bir mekânda kendisine şirk koşmadığı Rabbi Allah'ın yanındaki kıymeti budur... Mü'min olduğundan değerlidir o insan... Onun değeri, ne sosyal mevkiîden, ne servetinin çokluğundan, ne boyunun poşunun yerinde olması olan güzelliği ve yakışikhğından, ne şöhre-tindendir...  Onun  kıymeti,  katıksız  imanından ve  şirksiz

Tevhid akidesinden ileri gelir... Onun kıymeti, imanın gereği olan salih ameli işleyerek takvaya ulaşması ve Rabbi Al­lah'ın dostluğunu kazanmasından dolayıdır...

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

"Ey insanlar, gerçekten Biz sizi, bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabi­leler (şeklinde) kıldık... Hiç şübhesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, takvaca en ileri olanınızdır... Hiç şübhe yok ki Allah, bilendir, haber alandır.[21]

Allah katında en üstün olan takva sahibi mü'minler, Allah'ın dostluğunu kazanmış olanlardır... Bütün mü'min, muvahhid ve muttaki olanlar, Allah dostlarıdır. [22] Yani Al­lah'ın velileri, evliyaullah...

Ve Rabbimiz, velileri olan mü'min muvahhid kullarının vasfını şöyle beyan buyurur:

"Haberiniz olsun, Allah'ın velileri, onlar için korku yoktur, onlar mahsun olacak değildir.

Onlar, iman edenler ve (Allah'dan) korkup sakınanlar­dır.

Müjde, dünya hayatında ve ahirette onlarındır. Allah'ın sözleri içinde değişiklik yoktur. İşte büyük kurtuluş ve mut­luluk budur. [23]

Allah'ın dostları olan muvahhid mü'minler, yeryüzünün varisleri olup en güzel sonuç da kendilerinindir...

Yegâne düsturumuz Kur'ân-ı Kerim'de şöyle beyan buyrulur:

"Musa kavmine: 'Allah'dan yardım dileyin ve sabre­din... Gerçek şu ki, arz Allah'ındır, ona kullarından dilediği­ni varis kılar... En güzel sonuç müttakiler içindir, dedi.[24]

Kadın olsun, erkek olsun muvahhid mü'min müslümanların Rabbimiz katında değeri, bir hadis-i şerifte şöyle beyan edilir...

Ebu' Said el-Hudrî ve Ebu Hüreyre (ı .a.)'un rivayetiyle mü'minlerin önderi Rasulullah (s.a.s.), şöyL buyurur:

"Gök ve yer halkı, bir mü'min kanı(nın akıtılması)na iştirak etmiş olsalar, Allah, muhakkak onları ateşe dö­ker!. [25]Müminlerin önderi Rasulullah (s.a.s.), cennete girmenin sebebinin iki şey olduğunu beyan buyurmuştur... Bu iki şey­de insan sağlam olduğu zaman cennete girecektir...

Ukbe b. Amir (r.a.)'nın rivayetiyle şöyle buyurur Ra­sulullah (s.a.s.):

"Kim, Allah'a ortak koşmayarak ve haram bir kana bum laşmamış olarak O'na kavuşursa (yani bu durumda ölürse), cennete girecektir. [26]

Rasulullah (s.a.s.)'in beyanından da anlaşıldığı gibi, in­san iki şey hususunda Allah'ın kendisine emrettiği gibi dav­ranırsa, cennete girmeye hak kazanır...

1) Allah'ın zatına ve sıfatlarına hiç bir şekilde şirk koşmamak,

2) Haksız yere bir cana kıymamak, yani suçsuz yere in­san öldürüp katil olmamak...

"Bu iki şeyi yapma da, diğer haramları ve suçları işle­mekte serbestsin" anlamına gelmeyen bu iki günahtan, bu iki zulümden kendini alıkoymak, cennete girmenin baş sebebi­dir... Çünkü muvahhid, mü'min müslümanlar, Rabbimiz Allah'ın emir ve nehiylerinden dolayı takva sahibi olmaya gayret eden insanlardır. Allah'a isyan demek olan günah iş­leme konusunda, bir günahı diğeriyle kıyaslayıp, "şunu işle­me de, diğerini işleyebilirsin... Çünkü diğeri bundan hafif­tir." gibi bir hatanın içine düşmekten alabildiğine kaçınır­lar... Allah'ın tayin ettiği sınırları çiğnememek için çok has­sas davranırlar...

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), gü­nahların en büyüklerini beyan ederek şöyle buyurur:

"Helak edici olan yedi şeyden çekininiz."

Sahabîîer:

Ya Rasulullah, bu yedi şey nedir?, diye sordular.

Rasulullah:

Allah'a ortak tanımak,

Sihir yapmak,

Allah'ın haram kıldığı bir canı Öldürmek, haklı öldüren müstesna,

Riba (faiz kazancı) yemek,

Yetim malı yemek,

Düşmana hücum sırasında harbten kaçmak,

Zinâ'dan Kal'a'ya girmişçesine korunmuş olup hatırın­dan bile geçirmeyen mü'min kadınlara zina iftirası atmak." buyurdu.[27]

AllahuEkberL

İslâm'ın mahkum, muvahhid müslümanların esaret al­tında tutulduğu, din, can, akıl, nesil ve mal emniyetlerin yok edildiği işgal altında ve tağutların egemenliğindeki İslâm topraklarında bu helak edici yedi şeyin hangisi işlenmiyor ki?!..

Egemen tağutî güçler, Allah'ın yeryüzündeki hakimi­yetini kendi paylarına gasbetmiş ve işgal ettikleri İslâm top­raklarında hakimiyeti kayıtsız ve şartsız kendilerine has kıl­mışlardır... Âlemlerin Rabbi'nin emirlerini ve nehylerini içe­ren Allah'ın sözü olan, İslâm'ın temel yasası ve mü'minlerin yegâne hayat düsturu Kur'ân-ı Kerim rafa kaldırılmış, ha­yattan uzaklaştırılmış, O'nun yerine heva-u heveslerini ilâh-laştıranların arzuları kanun olmuş ve hayata hükmetmeye devam etmektedir... Müşrik, kâfir ve mürted olanların ege­men olduğu işgaPaltmdaki İslâm topraklarında, ilk insan, ilk peygamber ve ilk medeniyet kurucusu olan babamız Hz. Â-dem (a.s.)'dan bu yana işlenen şirkin, küfrün ve isyanın her türlüsü işlenmekte ve iktidarların teminatı altında korun­maktadır...

Sihrin ve büyünün her çeşidi revaçta olduğu gibi, yalan­cı medyumlar, medyanın gözdesi hâline gelmiştir...

Bir kaç saniyede bir öldürme veya intihar olayı gerçek­leşirken, bazan toplu katliâmlar alışıla gelmiş şeylerden ka­bul edilmektedir... Katillerin, kahraman ilân edildiği bir de­virde yaşamak bile, başlı başına bir zillettir!..

Ribanın, yani faizin her türlüsü egemen müstekbir tağutların eliyle işleniyor ve insanlar arasında ticaret gibi kabul edilir bir konuma getiriliyor... Halk, egemen zalimlerin zoruyla bankalar ve benzerleri faiz yuvalarına sevk ediliyor...

İşgal altındaki İslâm topraklarında yetim mü'min müs-lümanların mallarını yemeyen tağutlar var mıdır acaba?Onlara acıyan, onları da insan yerine koyan gayr-i İslâmî müstekbir iktidarların varlığınrdan bir eser mevcud mudur a-caba? Yetmiş küsur yıldır mahkum edilmiş yetim müslü-manların alın terlerini içki kadehlerinde yudumlayanlar, mustaz'af mü'minlerin kanlarını kebap yerine lokmalamak-tadırlar...

Yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve yalnızca Allah'ın dini hakim oluncaya kadar, Allah yolunda ve Allah düşmanlarıyla savaşan bir İslâm ordusundan mazeretsiz kaçan kişi de, helak olanlar sınıfına dâhil olmuştur... Bir tağut or­dusu, diğer bir tağut ordusuyla savaşırken, yani Nemrud'un ordusu, Fir'avn'ın ordusuyla savaşırken, mü'min müslü-manlar onların ordularında yer alamazlar... Muvahhid mü'minler ancak İbrahim (a.s.) ve Hz. Musa (a.s.)'ın Tevhid ordusunda yer alıp Nemrud ve Fir'avn gibi tağutî aşanların e-, gemenliklerini koruyan şirk ve küfür ordularına karşı sava­şırlar...

İslâm'ı mahkum ve mü'min müslümanları esir eden tağutî düzenlerin işgal altındaki İslâm topraklarında bulunan orduların, kimin orduları olduğu iyi düşünülmelidir!..

Ve iffet ve izzet sahibi mü'min kadınlara ne iftiralar yapılıyor, ne olmaz şeyler onlara yakıştırılıyor ve ne çamurlar atılıyor, günülük gayr-ı İslâmî medyaya bir göz atmak yeterli gelir!..

Müminlerin önderi Rasuİullah (s.a.s.)Mn beyanıyla yedi helak edicinin, yedisi ve gerisi, işgal altındaki İslâm toprak­larında esaret altındaki müslümanların için de gerçekleşmiş olduğu, gören ve idrak eden gözlerden kaçmamaktadır... Ge­rek egemen tağutlar tarafından, gerekse cahil ve gafil bıraktı­rılan halk tarafından bu insanı helak eden günahlar tek tek veya topluca işlenmektedir!.. Bu korkunç durum iyi tefekkür edilmeli ve topluca helak olmadan, tez elden önlem alınma-hdır...

İşgal edilmiş İslâm topraklarında egemen tağutlar, maz­lum ve müstez'af mü'min müslümanların akıttıkları kanlarından göller oluşturmaktadırlar... Bu egemen müşrik za­limlere karşı mü'min müslümanların bir yürek, bir bilek olup, zulümleri durdurmak için eldeki tüm imkâlan kullan­maları ertelenilmez bir vazifedir... Muvahhid mü'minlerin kanlan masumdur ve her damlası, bir dünya eder... Bunun,

çok iyi korunması lazımdır... Bunun istisnası, mü'minlerhr önderi Rasulullah (s.a.s.) tarafından beyan olunmuştur...

Abdullah ibn Mes'ud (r.a.)'nıh rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:

"Allah'dan başka (ibadete layık) ilâh bulunmadığına vej benim Allah'ın Rasulü olduğuma şehadet etmekte olan bir müslüman kimsenin kanı helâl olmaz, ancak şu üç şeyden biriyle helâl olur:

Maktulün hayatı karşısında öldürülmesi,

Zina edenin evli (veya dul) olması,

İslâm dininden çıkıp müslüman cemaatını terk etmesi.[28]

Rasulullah (s.a.s.)'ın beyanından anlaşıldığına göre an­cak mü'min olmak kaydıyla katil olan, bile bile öldürdüğü kişiye karşılık varislerinin hepsinin isteği üzere öldürülür... Ayrıca zina eden evli veya dul recm edilerek öldürülmesi ge­rektiği gibi, mürted olanın da öldürülmesi gereklidir...

Hakimiyetin Allah'a, iktidarın mü'min müslümanlara aid olduğu bir "Dar'u-1 İslâm"da ancak bu hadler uygulanır... İslâm Devleti'nin adalet üzere olan idaresi altında yaşayan müslümanlardan kim bu suçlardan işleyecek olursa, kendisi­ne Allah ve Rasulü (s.a.s.)'in emrettiği bu cezalar verilip ge­reği yerine getirilir... İslâm Devleti'nin olmadığı, İslâm'ın mahkum, mü'min müslümanların esaret altında bulunduğu bölgelerde, yetki egemen tağutlarm elinde olduğundan dolayi, İslâm'ın gereği olan hadler uygulanmaz... Çünkü onu uy­gulayacak İsiâmî bir mercii yoktur...

İslâm'ın hakim olmadığı, İslâm'ın yerine tağutların ha­kim olduğu bölgelerde, egemen müstekbirlerin eliyle insan­lar günah işlemeye itilirken, her türlü isyan ve günahın rek­lamı yapılarak insanlar teşvik edilerken, o suçları işleyenlere nasıl ceza verilir? Hem teşvir et, kendisine suçu işlet, hatta o günahı işlerken tüm imkânları hazırla, emniyetini sağla, son­ra da kendisini hesaba çek ve niçin işledin diye cezalandır... Zulüm üzere zulüm diye buna derler...

İslâm'ın hükümet olduğu dünyanın her hangi bir bölge­sinde, Önce suça ve günaha giden bütün yolları kapatır... Al­lah ve Rasulü (s.a.s.) tarafından haram kılınan, yani yasakla­nan her ne var ise, tamamen yasaklar... Gerek mü'min müs-lümanJan, gerekse zımmt, yani gayr-i müslim vatandaşları bu konuda tâ çocukluktan itibaren eğitir ve kendilerine bun­ların haram olduğunu, günah olduğunu, bütünüyle insanlığa zararlı olduğunu Öğretir... Allah'ın koyduğu sınırları çiğne­yenlere, toplumun gözü önünde, yine Allah'ın emrettiği ce­zayı uygular... İnsanlar, bundan ders ve ibret alırlar... Böyle iman, Tevhid ve salih amel üzere temellendirip binası yük­seltilen izzet, şeref, fazilet, huzur ve saadet toplumu olan, İslâm'ın hakim olduğu İslâm toplumunda suç işleme oranı, yok denilecek seviyeye, en aza indirilmiş olur...

İslâm toplumu, izzet, fazilet ve saadet toplumudur... Çünkü toplumun her birimine İslâm hakimdir... Çünkü izzet Allah'ındır, Rasulullah (s.a.s.)'indir ve mü'minlerindir...[29]

islâm toplumunda hakimiyet, kayıtsız şartsız Allah'ın­dır! Allah'ın ve Rasulullah (s.a.s.)'in hükmü geçerlidir... Allah ve Rasulullah (s.a.s.), hüküm etti mi, hiç bir kadın ve erkek mü'min müslümanın itiraz hakkı yoktur.[30] Muvahhid mü'minler, Allah'a itaat ederler, Rasulullah (s.a.s.)'a itaat e-derler, Allah ve Rasulü'ne katıksız iman ile itaat eden, ken­dilerini İslâm ile yöneten, kendilerinden olan emir sahihlerine de itaat ederler. [31]

Mü'min müslümanlar, Allah'ın dini olan İslâm'ı hayat nizâmı olarak kabul etmeyip onu yalanlayan müşrik ve kâfirlere, yani egemen müstekbir tağutların hiç birisine itaat etmez, onlala Allah'ın haram kıldığı bir şekilde uzlaşamazlar. [32]

Allah'ı yegâne kanun koyucu Rabb, Rasulullah (s.a.s.)'i yegâne hayat önderi, İslâm'ı yegâne hayat nizâmı ve Kur'ân-ı Kerim'i yegâne hayat düsturu, temel yasa kabul etmeyen, bunların karşısında dikilip kanun koyma konusunda Allah'a, önderlik konusunda Rasulullah (s.a.s.)'e, hayata hakim ni­zâm konusunda İslâm'a ve anayasa konusunda Kur'ân'a or­tak koşup, bunların yetkilerini rafa kaldırarak yerlerine baş­kalarını geçiren müşrik tağutlara itaat etmek, onlar gibi ol­maktır. [33] Onlara itaat eden, tabi oİan, emirlerine uyan ve onların istediği gibi hareket eden mürted olmuş, şirk koşup küîretmiştir..[34]

Gerek Yahudi olsun, gerek Hristiyan olsun, gerekse Yahudi ve Hristiyan akîdeseni, hal ve tavırlarını benimseyip onlar gibi olmaya çalışanlar olsun, hepsi gayr-ı müslim ol­dukları için, mü'min müslümanlar, bunların hiç birini dost edinemez, onlara karşı sevgi besleyemez ve onlara uyamaz... Eğer onları dost edinecek ve onlara uyacak olursa, İslâm'dan çıkıp irtidad ederek, onlardan olmuş olur. [35]

Eğer küfrü imana, şirki Tevhide, yani tağutî inanç ve düzenlerden herhangi birisini İslâm'a tercih edip, İslâm'ın yerine, gerek yönetiminde, gerek ekonomide, gerek hukukta ve gerekse sosyal meselelerde o tağutî inanç ve düzene tabi oluyorsa, babalarımız ve kardeşlerimiz gibi en yakınlarımızı dahi dost edinemez, onlarla beraber olamayız... Bu tavır, Rabbimiz Allah tarafından emredilmiş, Muvahhid mü'minlerin vazifelerinden biridir... Dolayısıyla edası gerekli ibadetlerindendir. [36]

Tağutî düzeni İslâm'a, şirki Tevhide, küfrü imana tercih edenler, en korkunç zulüm olan şirk zulmünün içine yuvarlanmışlardır..[37]Onlar, Allah'ın hükmüyle hükmetmedikleri için kâfirlerin, zalimlerin ve fasıkların tâ kendileridir.. [38]

Allah'ın hakimiyetinin ve İslâm'ın iktidar oluşunun reddine dayanan tağutî şirk düzenlerinin hepsi zulüm, işken­ce ve sömürü düzenleridir... Bu insanlık düşmanı olan yer­yüzünün fitne ve zulüm düzenlerine değil tabi olmak, az bir şey meyletmek bile dünyada zelil olmaya, ahirette ateşe gir­meye yeterli gelir.. [39]

Haksız yere bir damlasının akıtılması haram olan mü'min müslümanlarm masum kanlarını oluk oluk akıtan, zindanlarda işkencenin en korkuncuyla şehid eden tağutî dü­zenlere, şirk rejimlerine destek verenler, yardımcı olanların, İslâm ile hiç bir illgi ve ilişkisinin kalmadığı, onların da ay­nen tağutlar gibi muamele gördüğü bir kez daha hatırlat­makta fayda umulur. [40]

Bile bile bir mü'minin öldürülmesi asla caiz değildir... Bu kati, büyük bir suçtur... Ancak hata ile bir mü'minin ö-lümüne vesile olan bir kişinin de, hataen de olsa ölümüne sebeb olduğu için diyet ödemesi gerekir...

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"Bir mü'mine hata olması dışında bir başka mü'mini öldürmesi, caiz olmaz. Kim bir mü'mini hata sonucu öldü­rürse, mü'min bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması ve aile­sine teslim edilecek bir diyeti vermesi gerekir. Onların (bu­nu) sadaka olarak bağışlamaları başka. Eğer o, mü'min ol­duğu hâlde size düşman olan bir topluluktan ise, bu durumda da bir mü'min köleyi özgürlüğe kavuşturması gerekir. Şayet kendileriyle aranızda anlaşma olan bir topluluktan ise, bu durumda da ailesine bir diyet ödemek ve bir mü'min köleyi Özgürlüğe kavuşturmak gerekir. (Diyet ve köle özgürlüğü i-çin gereken imkân) bulamayan ise, kesintisiz olarak iki ay o-ruç tutmalıdır. Bu Allah'dan bir tevbedir... Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır.[41]

İstemeyerek bir mü'minin ölümüne sebeb olmanın ce­zası, apaçık bir şekilde Rabbimiz tarafından böylece beyan edilmektedir... Bir mü'mini, sadece mü'min müslüman ol­duğundan dolayı, onun dinine yani İslâm'a ve imanına olan kininden dolayı öldürecek olursa katil, eğer müslümansa İslâm'dan çıkar ve edebiyyen cehennemlik olur... Çünkü ka­til, mü'mini öldürürken, onu mü'min olduğu için öldürmüş­tür... Bu suç, sıradan bir öldürme suçunun yanı sıra, imana, Tevhide ve İslâm'a kast etme suçudur...

Bunun için Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"Kim bir mü'mini de kasıtlı olarak (taamüden) öldürür­se onun cezası, içinde ebedî kalmak üzere cehennemdir...

Allah, ona gazablanmiş, onu lanetlemiş ve ona büyük bir azab hazırlamıştır.[42]

Müminleri, yani İslâm'a inanmış, İslâm taraftarlarını öldürüp yok etmekle İslâm'ı ortadan kaldıracağına inananlar elbette müşrik, kâfir ve mürteddirler... Bundan dolayı bir mü'mini, mü'minliğinden dolayı öldüren kâfir ölür ve ebedî cehennemde kalır...

Herhangi bir anlşmazlıktan dolayı iki mü'minin veya i-ki mü'min topluluğun kavgası, savaşması, birbirilerini öldürmeleri küfür, şirk veya iıtidad değildir... Çünkü öldürmek kastıyla bir mü'min müslümanı öldüren kişi, katil olur, yani büyük günahlardan birisini işlemiş ve ameli gündeme getir­miş olur...

Akidemizce, amelin imandan bir cüz olmadığı malum­dur... Mümin müslüman olduğu hâlde, kendisini küfre ve şir­ke düşürecek herhangi bir suç işlemedikçe ve helâl olduğuna inanmadıkça bir müslümanı öldüren, kâfir olmaz, günahkâr bir müslüman, yani fasık olur... Mürtekib-i Kebire olan kişi, İslâm milletinden çıkmaz, fakat işlediği günah veya suça karşılık Allah ve Rasulü (s.a.s.)'in emrettiği cezayı hakkeder ve bu ceza, yetkili İslâm mercileri tarafından uygulanır...

Bu konudaki delillerimizi şöyle beyan edelim...

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"Mü'minierden iki topluluk çarpışacak olursa, aralarını bulup düzeltin. Şayet biri diğerine haksızlıkla tecavüzde bu­lunacak olursa, artık, haksızlıkla tecavüzde bulunanla, Al­lah'ın emrine dönünceye kadar savaşın, eğer sonunda (Al­lah'ın emrini kabul edip) dönerse, bu durumda adaletle ara­larında bulun ve (her konuda) adil davranın. Şübhesiz Allah, adil olanları sever.

Müminler, ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin ve Ailah'dan korkup sakının, umulur ki, esirgenirsiniz.[43]

Mümkündür ki, mü'min müslümanlar arasında da bir anlaşmazlık, bir huzursuzluk bulunsun... Hatta bu anlaşmaz­lık karşılıklı saldırılara, kavgaya ve savaşa da dönüşebilir... Bundan dolayı mü'minler, diğer mü'min kardeşlerini öldü­rebilir bir duruma gelebilirler... Bu arada savaşın dışında kalan diğer mü'minler onların aralarını bulması, kendilerine en büyük vazifedir... Birbirine silâh çekip vuruşan, hatta bir­birine Öldüren mü'minleri, Rabimiz Allah (c.c.) yine:

"Mü'minierden iki topluluk çarpışacak olursa....." diye "mü'minler" olarak vasıflandırmış ve mü'min olduklarını beyan buyurmuştur... Devamındaki ayet-i kerimede ise, an­cak mü'minlerin kardeş olduğunu ve kardeşlerinin arasının düzeltilmesini emir buyurmuştur... Böylece mü'min müslü-manların arasındaki katüleşme fitnesi oıtadan kaldırılmış ve huzur ortamı sağlanmış olur...

Bu konuda diğer bir delilimiz de şu ayet-i kerimedir...

"Ey iman edenler, öldürülenler hakkında size kısas ya­zıldı (farz kılındı). [44]

Büyük günahlardan kati olayını gerçekleştirilenlere, "Ey iman edenler" diye hitap buyuruyor Rabbimiz Allah!.. Katilin öldürme olayını helâl saymadıkça, günah ve haram saydıkça mü'min kaldığım beyan buyurur Rabbimiz... Mü'mindir ama günahkâr bir mü'mindir... Bu, imanını ze­deleyici her hangi bir suç işlemedikçe böyledir...

"Ebu Zerr Hadisi" diye meşhur olan bir sahih hadis de, bu konudaki sağlam delillerdendir.

Ebu Zerr (r.a.), şöyle anlatır:

Ben, bir keresinde Rasulullah (s.a.s.)'i ziyarete geldim, O, üzerinde beyaz elbisesi olduğu hâlde uyuyordu. (Dön­düm) sonra yine geldim. Bu defa uyanmıştı.

Rasulullah :

"Lâ ilahe illallah, deyip de sonra bu ikrar ve iman üzere vefat eden her kul, muhakkak cennete girecektir." buyurdu.

Ben:

O kul zina etse, hırsızlık yapsa da mı?, diye sordum.

O:

Zina etse de, hırsızlık yapsa da girecektir" buyurdu.

Ben:

Zina etse, hırsızlık yapsa da mı?, diye tekrar sordum.

O:

Zina etse de, hırsızlık yapsa da" buyurdu.

Ben (üçüncü defa):

Zina etse, hırsızlık yapsa da mı? diye sordum. Rasulullah:

Evet, Ebu Zerr'in burnu toprakta sürünmesine rağmen o kul, zina etse de, hırsızlık yapsa da (cennete girecektir)" buyurdu.[45]

Bu konuda şehid imamımız İmam Azam Ebu Hanife Numan b. Sabit (rh.a.), "Fıkhu'l Ekber" isimli meşhur akaid kitabında şunları beyan eder:

"Bir müslümanı, helâl saymaması şartıyla, büyük gü­nahlardan birisini işlemesi ile kâfir saymayız. Bu durumdaki bir kimseden İman ismini kaldırmayız, ona gerçek anlamda mü'min deriz. Bir mü'minin kâfir olmamakla beraber, günahkâr olması caizdir. [46]

İmam Tahavî (rh.a.), "Akaid RisalesP'nde şunları kay­deder:

"Hz. Muhammed (s.a.s.)'in ümmetinden olan büyük günah sahihleri tevbe etmemiş bile olsalar, iman edip Allah'ı tanıdıktan sonra, Tevhid inancına sahib olarak öldüklerinde cehennemde ebedî bırakılmazlar. Bunlar, Allah'ın dilemesi ve hükmüne tabidirler. İsterse onları Kitabında: "Şübhesiz ki Allah, kendisine ortak koşulmasını affetmez. Bunun dışında dilediği kimseyi affeder.[47] şeklinde buyurduğu gibi fazileti ile affeder ve bağışlar; isterse onları adaleti ile cehennemde azab eder, daha sonra bunları cehennemden kendi rahmeti, itaatkâr kimselerden olan şefaatçıların da şefaati ile çıkarır ve cennetine gönderir. İşte Allah'ın bu muamelesi, kendini tanıyanların dostu olmasından ve bu kullarını, Allah'ın hida­yetini yitiren, O'nun dostluğuna erişemeyen inkarcı kimseler gibi bir tutmamasından ileri gelir.

Ey İslâm'ın ve müslümanların sahibi olan Allah'ım, Sana kavuşuncaya kadar bizi İslâm'dan ayırma. [48]

İmam Ömer Nesefî (rh.a.) de şöyle beyanda bulunur:

"Kebire (büyük günah), mü'min kulu imandan çıkar­maz ve onu kâfir yapmaz. [49]

Akideyi ilgilendiren bu meseleyi öz ve özet olarak be­yan ettikten sonra, dönelim yine can emniyeti konusuna... İslâm'ın devlet olduğu Daru'l-İslâm"da uygulanması şart o-Ian cezalardan birisi de, kısastır... Kısas, yani haksız yere bir müslümanın diğer bir müslümanı öldürmesinden sonra katile verilecek ölüm cezasının uygulanması, İslâm Devleti'nin va­zifelerinden birisidir...

Rabbimiz Allah (c.c), şöyle buyurur:

"Ey iman edenler, öldürtenler hakkında size kısas yazıl­dı (farz kılındı). Hürre karşı hür, köleye karşı köle ve dişiye karşı dişi. Fakat kimin (hangi katilin) lehinde, onun (maktu­lün) kardeşi (velisi veya varisi) tarafından bağışlanırsa, artık (yapılması gereken) örfe uymak (ve) ona (maktulün veli ve­ya varisine) güzellikle (diyet) ödemektir. Bu, Rabbinizden (size) bir hafifletme ve bir rahmettir. Artık kim de bundan sonra bir tecavüzde bulunursa, onun için elem verici bîr azab vardır.

Ey temiz akıl sahibleri, kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki, sakınırsınız.[50]

Bu ayetlerin üzerinde durup yorumlara geçmeden önce esbab-i nüzulüne bakmak gerekir...

Said b. Cübeyr'den naklen rivayet olunmuştur:

Cahiliyye devrinde, İslâm'ın zuhurundan kısa bir müd­det önce iki Arab kabilesi birbiriyle savaşmışlardı. Araların­da Ölenler, yaralananlar vardı. Ötenler arasında köleler, ka­dınlar bile bulunuyordu.

İslâm gelene dek, aralarındaki bu kan dâvasını çözüme bağlamış değillerdi. Bu iki kabileden biri diğerine nisbeten nüfuz bakımından daha kalabalık, şeref bakımından daha üstün idi. Öyle ki, kadınlarını mihir ödemeden nikahlıyorlar­dı.

Bu sebeble:

Bizden bir köleye karşılık onlardan bir hürrü, bizden bir kadına karşılık onlardan iki erkeği öldüreceğiz, diye ye­nin ettiler ve yaralıların diyetlerini de onlarınkinin iki katına yıkardılar.

Durumlarını da, Rasulullah (s.a.s.)'e havale ettiler. Bu­nun üzerine yüce Allah, bu ayet-i kerimeyi inzal buyurarak, eşitliği emreUi. Onlar da, Allah'ın hükmüne uyarak müslüman oldular.[51]

Bu tarihî olay ve zulüm uygulaması, adalet ve saadet hayat nizâmı İslâm'ın zuhurundan önce sadece Arabistan'da değil, dünyanın bir çok yerinde mevcud idi... İslâm'ın geli­şiyle bu zulüm ortadan kaldırılmış ve adaletin en yücesi or­taya konulmuştur...

Yegâne Rabbimiz Allah, iman eden kullarının üzerine uygulamalarını farz kıldığı kısası emretmiş, haksız yere bir mü'minî öldüren, öldürdüğüne karşılık İslâm Devleti'nin e-liyle öldürülmesiyle adalet tecelli etmiş, olay bitmiş ve ya­ralar kapanıp gönüller şifâ bulmuştur...

Yalnızca maktulün katiline uygulanacak kısas, Öldürü­len kişinin velisi veya varislerine bırakılmamış, onların istek ve kararlan üzerine İslâm Cvieti'nin yetkisine havale edil­miştir... Böylece, olayın boyuna genişlemesi önlenmiş, ateş düştüğü yerde alev'-.-nmeden, etrafa yayılmadan söndü­rülmüş olur. [52]

Kısas uygulama yetkisine sahib olan merci hakkında, "Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı" adlı eserde şunlar beyan edilmektedir:

"Adam Öldürme kısasını, Ulu'l-Emr'den başkasının uy­gulamayacağı hususunda imamlar arasında hiç bir ihtilaf yoktur. Çünkü kısasları, hadleri vesair hükümleri Ulu'l-Emr'in infaz etmesi farz kılınmıştır. Zira, noksanlıklardan münezzeh olan Allah, kısas emrine bütün mü'minleri mu­hatap kılmıştır:

"Ey iman edenler, (kasten) öldürülmüşler için üzerinize kısas farz kılandı.[53]

Sonra bütün mü'minlerin kısas mahalinde toplanmaları, mümkün olmaz. Kısas ve diğer hadlar infaz etme hususunda devlet başkanını kendilerine.vekil kılmışlardır.

Kısas lazım değildir. Lazım olan, kısas ve diğer hadle­rin tecavüze uzanmamasıdır. Kısas olmadan diyet Ödenerek taraflar arasında anlaşma vuku bulursa veya maktulün velisi katili affederse bu, mubahtır. Cenab-ı Allah'ın yetkili kıldığı Sultanı (-İslâm- devlet başkanını veya onun görevlendirdiği kimseyi) araya koymaksızm bir kimsenin kendi hakkı olan bir kısası katile uygulaması caiz olmaz. İnsanlar, birbirlerine kısas uygulama hakkına sahib değildirler. Buna yetkili olan ancak Sultan veya onun bu işle görevlendirdiği kimsedir. İn­sanların birbirine uzanan ellerini tutmak ve fesadı önlemek için Cenab-ı Allah, Sultanı (İslâm devlet başkanı) yetkili kılmıştır.[54]

Aynı eserde, şu da beyan edilmiştir:

"Denildi ki: Yukarıda geçen 'yazıldı' kelimeleri, ezelde verilen ilâhî hükmün ve Levh-ı Mahfuz'a kaydedilen husus­ların haber verilmesi mânâsını ifade etmektedir. Şöyle ki:

Maktulün velisinin kısas taleb etme durumunda katilin, Allah'ın emrine teslim olması ve meşru kısasına boyun eğ­mesi farz kılınmıştır. Maktulün velisi de, sadece katille ye­tinmeli, başkalarına tecavüzü terk etmelidir. Nitekim Arab-lar, başkalarına da tecavüz eder, katilden başkasını da Öldü­rürlerdi. [55]

Kitab, Sünnet ve İcmâ-ı Ümmet ile farz oluşu sabit olan kısasın uygulanabilmesi için Dar'ın, "Daru'l-İslâm" olması gereklidir... İslâm Devleti'nin yönetiminde olan bir Daru'l-İslâm'da mü'min müslümanîann imamı olan halifenin veya onun vazifeli kıldığı yetkili merciler tarafından uygulanan kısasın, şartların oluşturduğu bir ortamda uygulanmaması, büyük bir zulüm ve ağır bir günahtır... Bir bölgeye İslâm ha­kim değilse, orada Allah'ın hükümleri geçerli kabul edilmi­yorsa ve hadler uygulanmıyorsa, orada kısas olmaz!.. Çünkü orada yetkili merciler yoktur... O bölgeye İslâm'dan başka bir nizâm hakim ise ve orada İslâm'ın hükümleri geçerli de­ğilse orası, Daru'1-Harb ya da Daru'1-Küfr veya Daru'l-Şirk'tir.

Kitab, Sünnet ve İcma-ı Ümmet ile farz oluşları sabit olan hadlerin uygulanmadığı ve uygulanmasının yasak oldu­ğu, ayrıca onların yerine insanların heva-u heveslerinden kaynaklanan kanunların uygulandığı yerlerin, Daru'1-Harb olduğu malumdur...

Mü'minlerin önderi Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyur­muştur:

"Daru'l-Harb'te hadler (şer'î cezalar) uygulanmaz.[56]

Bu hadisin açıklamasında İmam Merginanî (rh.a.) şun­ları söyler:

"Şer'î cezalan uygulamaktan gaye, kişinin işlediği suçu bir daha işlememesidir. Daru'1-Harb veya asiler elinde bulu­nan verde ise, İslâm Devleti hakim olmadığı için Şer'î ceza-lar uygulamanın vacib olmasına mânâ yoktur.[57]

Daru'l-Harb'de gayr-ı müslim tağutlar, yani harbî kâfir­ler hakim olduğu için, orada onların küfür ve şirk hukukları geçerlidir... Onlar, hakim oldukları bölgelerde işlenen suçla­ra karşı kendilerinin takdir ettikleri cezalan uygularlar... Ay­rıca, kendilerinin yaptıkları ve uyguladıkları kanunların dı­şında hiç bir kanun ve uygulamayı kabul etmezler... Tama­men yasakladıkları böyle istek ve uygulamaları gündeme getirenleri, zindana atıyor, en korkunç işkencelere tabi tutu­yor ve yıllarca hapishanelerde cezalandırıyorlar...

İşgal altındaki İslâm topraklarındaki egemen tağutlar, egemenliklerinde tuttukları bölgelerde gayr-ı İslâmî kanun­lar, tüzükler ve uygulamaları yürürlüğe koymuşlardır... Bu bölgelerdeki İslâm'ın hakimiyetini, yani Allah'ın hükümle­riyle hükmolunsun gerçeğini dile getiren, bu arzu ile sesini yükselten müvahhid mü'minler, tağutî düzenin koruyucuları tarafından bölücü, anarşist, terörist, gerici ve vatan hâini ilân edilip takibata alınarak tutuklanıyor, göz altı, mahkemeler ve zindanlar derken yıllarca hasedilerek cezalandırılıyorlar.

İşgal ettikleri İslâm topraklarında ve esaret altına al­dıkları mü'min m üs I umanların üzerindeki egemenliklerine zarar vermeyen bazı ibadetleri bir çok noksanlıklarıyla ser­best bırakmaları, bölgenin Daru'l-îslâm olduğunu gündeme getirmez...

Muhtevasız ezanların okunuşu, vazifesini yapmayan camilerin açık oluşu, insanları kötülüklerden alıkoymayan namazların kılmışı, bununla beraber İslâm'ın yönetimde, hukukta, ekonomide ve sosyal meselelerde yasak kılınışı iyi tefekkür edilmelidir... Camiler açık ama İslâm yasak!.. İs­lâm'a aykırı bir kanunu protesto eden ve yalnızca "Aîlahu Ekber" "Lâ ilahe illallah" diye hakkı haykıran müslümanlara cami avlularında işkence eden, onları joplayan, hatta üzerle­rine eğitilmiş köpekleri saldıranların hakim olduğu bir ülke, "Daru'l-İslâm" olabilir mi? Daru'l-Harb'de hadlerin uygu­lanmadığı malum... Allah'ın emrettiği, Rasulullah (s.a.s.)'in uyguladığı, bu konuda ümmetin icmâ ettiği farz olan hadle­rin uygulanmasının yasaklandığı, onların yerine gayr-ı îslâmî ceza kanunlarının yürürlüğe konulduğu bir ülke, İslâm ülkesi olabilir mi? Bu olay, inceden inceye araştırılmalı, derin derin düşünülmeli, iyice kavranıp gereği yapılmalıdır!..     

İslâm nizâmında hayat, koruma altına alınmış ve hayata karşı en küçük bir saldırganlık bile önlenmeye gayret edil­miştir... Kısas cezası konularak, muhatabım öldürmeye ni­yetlenen kişiler, böyle bir cinayeti işlemekten alıkonulmuş­tur... Çünkü Daru'l-İslâm'da yaşayan her müslümana tâ kü­çüklüğünden itibaren lehinde ve aleyhinde hayatî bütün zarurî bilgiler öğretilir ve çok iyi bir eğitime tabi tutulur... Hayatta ihtiyacı olan bütün konularda aydınlatılır ve böylece "cehaletin mazeret olması" özürü giderilmiş olur... Artık her akîl-baliğ bilir ve idrak eder ki, eğer haksız yere birisini öl­dürürse, öldürdüğünün yerine öldürdüğü kişinin velisi, ya da varislerinin isteği üzerine İslâm Devleti'nin yetkilileri kendi­sine kısas uygulayarak öldüreceklerdir... Muhatabını öldür­meye niyetlenen veya niyetini uygulamak için silahını çeken kişî, bu bilgiye sahib olduğu için iyice düşünür ve kendi hayatının da sona erdirilmesi söz konusu olacağından dolayı öldürmekten vazgeçer... Tağutî düzenlerde ise, yani İslâm'ın hakim olmadığı, mü'min müblümanların mahkumlaştınfdığı Daru'l-Harb'de beşerî kanunlar geçerli olduğundan, katil o-lana bir kaç yıl hapis cezası verilmekte, genel af ilânı ya da şartlı tahliye gündeme girmekte, böylece katiller, bir kaç yıl içinde serbest hayata dönmektedirler... Böyle uygulamalarda hem öldürme olayları artar, hem de öldürülen kişinin varisle-rindeki keder ve acının çoğalması meydana gelir... Bir çok zaman katil, hapis cezası çektikten sonra, Öldürdüğü kişinin velisi veya varisleri tarafından öldürülmektedir... Buna güç yeti rem eyen ler,  katilin  yakınlarından  birisini  öldürürler... Karşılıklı Öldürmeler ve kan dâvaları sürer gider... Tıpkı İslâm öncesi cahiliyye devri gibi bir cahili uygulama günde­me girer... Bazılarının, sırtı kaim veya kasası dolgun oldu­ğundan dolayı işini uydurur, öldürdüğü kişiye karşılık hapis bile yatmadan elini kolunu sallaya sallaya meydanlarda do­laşır... Onun bu durumu^ öldürülen kişinin yakınları üzerinde meydana getirecek fırtınalı hâli düşüne bilenler, kısasın ger­çekten bir hayat olduğunu net olarak kavrarlar...

Akıllan, fikirleri tağutun şirk kültürü tarafından dumura uğratılmamış temiz akıl sahihleri, kısassın hayat olduğunu idrak eder ve Allah'ın dininin, yani İslâm'ın taraftarları olur, iman ve salih amel ile üzerine düşen vazifelerini hakkıyla yerine getirirler.., Böylece, hem yasak edilen öldürme ola­yından sakınır, hem de Allalrdan sakınmış olurlar... Allah'ın sınırlarını çiğnememek için çok hassas davranırlar...

Kısas, maktulün tüm varislerinin ortak istek ve karan sonucu uygulanır... Eğer maktulün velisi veya varisleri, kati­lin kısas yapılmasını istemez, diyete rıza gösterirlerse, kısas yapılmaz diyet alınır... Hatta kısas yapılmaması için maktu­lün yakınlarına elçiler ve arabulucular ricacı olarak araya gi­rerler... Eğer maktulün yakınlarının gönlü yapılırsa, katil di­yet öder ve öldürülmekten kurtulmuş olur... Bu, Rahman ve

Rahim Âlemlerin Rabbi Allah'dan bir rahmettir... Böylece a-ralan bulunur, sulh ve selâmet ortamı sağlanmış olur...

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"Haklı bir neden olmaksızın Allah'ın haram kıldığı bir kimseyi öldürmeyin. Kim mazlum olarak öldürülürse, onun velisine yetki vermişizdir, o da öldürmede ölçüyü taşırmasın. Çünkü o, gerçekten yardım görmüştür.[58]

"Haklı bir neden" savaş, kısas ve nefsini müdafaa gibi nedenlerdir. Bunlar olmadan öldürmek, elbette büyük günah ve suçtur. Mazlum olarak öldürülen kişinin velisi veya va­risleri, ya kısas, ya da diyet isterler. Kısas ya da diyet istekle­ri yerine geldikten sonra, onların haklan ödenmiş olur... Bundan sonra onlara düşen, sulh ortamım korumak ve her hangi bir tecavüzde bulunmamaktır... Mesela, katil kısas o-lunduktan sonra bununla yetinmeyip katilin yakınlarından birisini öldürmek, ya da diyet aldıktan sonra katili öldürmek, Allah'ın sınırlarını çiğnemek ve ölçüyü taşırmaktır.., Allah'a karşı isyan olan bu hâl, büyük günah ve suçtur...

Rabbimiz, şöyle buyurur:

"De ki: Gelin, Rabbinizin neler haram kıldığını okuya­lım: O'na hiç bir şeyi ortak koşmayın, anne-babaya iyilik e-din, yoksulluk endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin -sizin de, onların da nzıklarıntzı Biz vermekteyiz- çirkin-kötülüklerin (fuhşun) açığına da, gizli olanına da yaklaşma­yın. Hakka dayalı olma dışında, Allah'ın (öldürülmesini) ha­ram kıldığı kimseyi öldürmeyin. İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti. Umulur ki, akıl erdirirsiniz. [59]

Rasulullah (s.a.s.)'in güzide Ashabından, Abdullah İbn Mes'ud (r.a.), bu ayet için şöyle buyurur:

"Her kim üzerinde Rasulullah (s.a.s.)'in mühürü bulu­nan sahifeyi görmekten zevk duyarsa, şu ayetleri okusun:

"De ki: Gelin, Rabinizin neleri haram kıldığını okuya­lım.....Bununla size tavsiye etti, Umulur ki, korkup sakınırsmrz.[60]

Kasten öldürmeden sonra maktulün varisleri, katile kı­sas uygulanmasından vazgeçer, diyete razı olurlarsa kendile­rine diyet ödenir denildi,.. Bu konuda şu hadisi kaydedelim... Amr b. Hazm (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.)'in Yemenlilere yazdığı mektubunda farzlar, Sünnetler ve diyetler yazılı idi. Mektubu Yemen'e benimle gönderdi. Yemenlilere mektub okundu. Orada ay­nen şunlar yazılı idi:

"Allah'ın Rasulü Muhammed'den, Zürü ayn, Müafir ve Hemdân hükümdarları, Şürahbİl b. Abdi Külâl, Nuaym b. Abdi Külâl ve Haris b. Abdi Külâl'e: Emmaba'd." Ve mek­tubunda şunlar yazılı idi:

"Kim sebebsiz yere bîrini öldürür o da, delil ile sabit olursa, katile kısas uygulanır. Ancak, katilin velileri kısastan vazgeçer diyete razı olurlarsa, adam öldürmede diyet yüz devedir.

Burun tamamen kesilirse, tam diyettir. Dil kesme de tam diyettir. İki dudağın kesilmesi de tam diyettir. Yumur­talar da tam diyettir. Tenasül uzvu kesilirse, tam diyettir. Bilek kemiği kınlirsa, tam diyettir... İki göz kör edilirse, tam diyettir... Bir ayak için yarım diyet, beyin zarına ulaşan ya­ralamalarda üçte bir diyet, kafayı yahud karnı delen yarala­malarda üçte bir diyettir. Kemiklerin yerinden oynatan ya­ralamalarda diyet, onbeş devedir. El ve ayak parmakların her birinin diyeti on devedir. Her dişin diyeti, beş devedir. Ke­miğe ulaşan yaralamalarda da diyet, beş devedir. Kadın Öl­düren erkek, öldürülür. Diyeti altın olarak vermek isteyenler, bin dinar (altın) vermelidirler.[61]

"Kasde benzeyen adam öldürmenin diyeti, dört grupta yüz devedir.

Bunun yirmi beş tanesi iki yaşına basmış dişi deve (bint mehad), yirmi beş tanesi üç yaşına basmış dişi deve (bint lebun), yirmi beş tanesi dört yaşma ayak basmış dişi deve (cez'a), yirmi beş tanesi beş yaşına ayak basmış dişi devedır.[62]

Bu konuda muhtelif görüşler vardır... Bundan dolayı Fıkıh kitabiarına müracât edilmelidir... Buradaki gayemiz, İslâm nizâmında can emniyeti nasıl titizlikle sağlandığını i-zah etmektir, yoksa Müctehid imamlarımızın (Allah cümle­sinden razı olsun) görüşlerini serdetmek değildir... Bu gö­rüşlerin açıklamaları, delilleriyle, illet ve hikmetleriyle Fıkıh eserlerinde uzun uzun anlatılmaktadır...

Allah'ın emrettiği hadlerin uygulanması, yeryüzünde yaşayan insanlar için hem yaşamaya değer bir hayat, hem de ilâhî bir rahmettir... Bu uygulama sayesindedir ki, yeryüzü yaşamaya değer bir vatan olur... Kargaşanın ve kavganın en­gellendiği huzur diyarına dönüşür yeryüzü, Allah'ın hadleri uygulanırsa!.. Hadlerin adalet ölçüşünce uygulandığı Daru'l-İslâm böyle bir vatandır İşte!.. Allah'ın emrettiği, Rasulullah (s.a.s.)'in uyguladığı ve ümmetin uygulayageldiği hadlerin uygulanmadığı, yasaklandığı, gündeme getirmek istenen muvâhhid mü'minîerin cezalandırılıp zindana atıldığı Da-ru'l-Harb bölgelerinde kargaşa, terör ve anarşizm noksan o-lamaz... Oralarda huzur ve barış ortamı olmadığı gibi, az ve­ya çok iç ve dış kavga ile savaş devam eder... Ölmeler, öldü­rülmeler, intiharlar ve kazanın her türlüsü, o bölgede yaşa­yanlar için günü birlik felaketler hâline gelir...

"Savaş hâlinde ve Daru'l-Harb'de hadlerin tatbik edil­meyeceği hususunda İmarr'ar görüş birliği etmişleridir.[63]

Bundan dolayı, yani İslâm hakim olmadığından, hadler uy­gulanmadığından dolayı Daru'l-Harb'de yaşayanların başı kazalardan, belalardan, fitnelerden ve huzursuzluklardan kurtulmaz...

Ebu Hüreyre (r.a.)'m rivayetiyle muvahhid mü'minlerin önderi Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur;

"Yeryüzünde uygulanan (ilâhî) bir had (ceza), yerdeki-ler için kendilerine kırk gün yağmur verilmesinden daha ha­yırlıdır.[64]

Kendisine işlediği suça karşılık had uygulanan mü'min müslüman, ahirette bu suça karşı ceza görmeyeceği umulur... Umulur ki, dünyada suçuna karşılık Allah'ın emrettiği ceza­yı gören mü'min müslümanm bu cezası, ahireti için keffareti olur... Eğer İslâm Devleti yoksa ve bölgeye tağutlar hakîmse, işlenen suça karşılık tağutî kanunlar gereği çekilen ceza, ahiretteki cezayı kaldırıcı ve ona keffaret olucu değildir... İs­lâm hakim olmadığından dolayı, bu dünyada tağutî kanunlar gereği cezalandırılan mü'min müslüman, ahirette tekrar ce­zalandırılır... Fakat can-u gönülden tevbesi ve Allah'ın dinini hakim kılıp fitnenin yok olması için gösterdiği cehd ve gay­retinden dolayı, Rahman ve Rahim Alemlerin Rabbi Allah affedip   etmeyeceği    Rabbimizin    dilemesine   kalmıştır... Allahu âlem bi's-sevab!..

Ubade ibn Samit (r.a.) -ki, birinci Akabe gecesinde beyat eden on iki nakibin biri olmuş ve Bedir Harbi'nde ha­zır bulunmuş idi- şöyle demiştir:

Rasulullah (s.a.s.)'in etrafında Sahabîlerden bir cemaat mevcud olduğu hâlde buyurdu ki:

"Allah'a (ibadete) hiç bir şeyi ortak kılmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarınızı Öldürmemek, ken­dinizden uyduracağınız yalanla (kimseye) iftira etmemek, hiç bir mar'ufta (iyi işte) isyan etmemek üzere bana beyat (yani benimle ahd) ediniz.

İçinizde sözünde duran olursa, mükâfatı Allah'ın üzeri­nedir. Bu dediklerimizden birini yapıp da ondan dolayı dün­yada cezalandınlırsa bu ceza,ona keffarettir.

Bunlardan birini yapıp da, yaptığı fiili Allah örterse, işi Allah'a kalır: İsterse onu affeder, isterse ona ceza verir."

Biz bu şart üzere Rasulullah'a bey'at ettik.[65]

Bu hadisten dolayı "Sahih-i Müslim ŞerhP'nde şunlar beyan edilmiştir:

"Kim bunlardan birini yapar da o sebeble cezalanırsa bu da, onun için keffarettir" buyrulur.

İşaret buyrulan yasakların başında şirk zikredilmiştir... Acaba şirkten dolayı verilen ceza -ki ölümdür- sahibine keffaret olacak mıdır?

Bu sualin cevabını Nevevî'den dinleyelim. Nevevî şöyle diyor:

"Bu hadis amm-ı mahsustur. Tahsisin yeri de: Kim bunlardan birini yaparsa da... ilâh, cümlesidir. Bu cümleden

murad: Şirkten maadasıdır. Yoksa şirk affedilecek değildir ki, ona verilecek ceza sahibine keffaret olsun.

Evet şirkin affedilmeyeceği:

"Şübhesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasın! affet­mez.[66] ayet-i kerimesiyle bildirmiştir. Binae­naleyh mürtedin öldürülmesi, asla ona keffaret olamaz...

Allame Aynî. bu hadisin icmala tahsis olabileceğini de söylüyor... Yahud ona göre, hadisdeki ismi işaret, şirkten ge­ri kalan günahlara racidir.[67]

Katil olayı o kadar büyük bir fitnedir ki, hangi toplumda ortaya çıkar ve "devam ederse o toplumu, alt-üst eder... O toplumda huzur kalmaz, insanlar canlarından emin olma­dıkları için süreli tedirgin ve süreli hüsran içinde kalırlar... Bundan dolayı insan öldürmeyi ilk ortaya koyan ile onu de­vam ettiren bir tutulmamış, onu ortaya çıkaran ve diğerlerine kötü Örnek olup kötü bir miras bırakan kişi çok daha büyük bir suç işlemiştir...

Abdullah ibn Mes'ud (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

"Hiç bir nefis zulüm İle öldürülmez ki, ille onun kanın­dan (yani kanının günahından) birinci Âdem (atanın) oğluna bir pay ayrılır.1 Çünkü o, öldürme adetini koyanların birinci­sidir. [68]

Bu, böyledir!..

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:

"Bir kimse doğru bir yola davet ederse, ona tabi olanla­rın ecirleri kadar kendisi için ecir olur.. Bu, tabi olanların ecrinden bir şey eksiltmez. Ve her kim dalalete davet ederse, ona tabi olanların günahları kadar kendine günah olur. Bu, tabi olanların günahlarından hiç bir şey eksiltmez.[69]

Ceza verilirken, ilâhî adaletin gereği ve Allah tarafın­dan takdir edildiği, aynı zamanda mü'min müslümanların önderi ve örneği Rasulullah (s.a.s.)'in uyguladığı ölçüde ve­rilmelidir... Her konuda olduğu gibi bu konuda da, taşkınlık yapılmamalı ve Hudullah aşılmamalıdır...

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

"Haram ay, haram aya karşılıktır, hürmetler (de) karşı­lıklıdır. Öyleyse kim size saldırırsa, size saldırdığı gibi siz de, ona saldırın. Allah Man korkup sakının ve bilin ki, mu­hakkak Allah, korkup sakınanlarla beraberdir. [70]

"Eğer ceza verecekseniz, size verilen cezanın misliyle ceza verin ve eğer sabrederseniz, andolsun bu, sabredenler için daha hayırlıdır. [71]

"İyilik ile kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır, o zaman (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir. [72]

Kötülükleri, en iyi bir şekilde davranarak, onu layık ol­duğu üzere ortadan kaldırmak, muvahhid mü'minlerin uy­gulayacağı siyasetleridir... Eğer affetmek gerekiyorsa, affet­mekle gidermek, eğer karşı koymak gerekiyorsa karşı koya­rak gidermek gerekir... Bütün imkânlar, kullanarak saldırga­nın durdurulması lazımdır... Fitneleri yok etmek için en gü­zel siyaseti ortaya koymalı ve sabredilmelİdir... Bazan öyle fitneler var ki, katilden daha beterdir... Bu fitneler küfür, şirk ve müsiümanları dinlerinden döndürme, yani irtidad fıtnesidir.[73] Bunlara karşı çok uyanık ve hazırlıklı olunmalıdır...

Yegâne Rabbimiz Allah (c.c), muvahhid mü'min kulla­rına her zaman ve her mekânda iyiliği emreder... İyilik üzere olanları, toplumu ıslah etmeleri, iyiliklerin yayılmasıyla kö­tülüklerin yok edilmesini buyurur...

"Kim bir iyilikle gelirse, kendisine bunun on katı var­dır, kim de bir kötülükle gelirse, onun mislinden başkasıyla cezalandırılmaz ve onlar, haksızlığa uğratılmazlar. [74]

"Kötülüğün karşılığı, onun misli (benzeri) olan kötü­lüktür. Ama kim affederse ve ıslah ederse (dirliği kurup sağlarsa) artık onun ecri, Allah'a aiddir, Gerçekten O, zalimleri sevmez. [75]

İslâm'ın ve mü'min müslümamn varlığının gayesi, yer­yüzünde yaşayan insanları, hatta bütün canlıları ıslah etmek, fitneyi ve fesadı gidermek, huzur ve saadetin te'minine ça­lışmaktır... Öldürmek değil, diriltmektir gaye... Şirkin, küf­rün, nifakın, fışkın ve fücurun ölü hâline getirdiği, örttüğü, kararttığı beyinleri, gönülleri, ruhları ve bederleri iman, Tevhid ve salih amel nuruyla diriltmek, temizlemek ve hida­yete vesile olmak... İşte muvahhid mü'minlerin vazifesi ve hedefi budur...

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

"Bu nedenle îsrailoğullarma şunu yazdık: Kim bir nefsi, bir başka nefse, ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık ol­maksızın (haksızca) öldürürse, sanki bütün insanları öldür­müş gibi olur. Kim de, onu (öldürülmesine engel olarak) di­riltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur. Andolsun, Pey­gamberlerimiz onlara apaçık belgelerle gelmişlerdir. Sonra bunun ardından onlardan bir çoğu yeryüzünde ölçüyü taşı­ranlardır.[76]

"Biz, O'nda (Tevrat'ta) onların üzerine yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve (bütün) yaralara (karşılık da) kısas vardır. Kim bunu sadaka ola­rak bağışlarsa o, kendisi için bir keffârettir. Kim Allah'ın in­dirdiği ile hükmetmezse, işte onlar, zalimlerin tâ kendileridir. [77]

"De ki: Allah, her şeyin Rabbi iken, ben hiç ondan baş­ka Rabb mı ararım? Halbuki herkesin kazanacağı kendisine aiddir. Hiç bir günahkâr, başkasının günahını çekmez. So­nunda dönüşünüz Rabbinizedir. O vakit Allah, dünyada ay­rılığa düşmüş olduğunuz şeyleri size haber verecektir. [78]

İslâm'ın gelişi ve insanların İslâm'a inanması ile yep­yeni bir faziletler toplumu ortaya çıkmıştır. İzzet ve şeref sahibi mü'min müslümanlardan oluşan İslâm toplumunda Al­lah ve Rasulullah (s.a.s.)'in hükmü geçerli olduğunda haram kılınanlar yasaklanmış, helâl kılınanlar ise, serbestleştiril-miştir... Tüm cahilyye adet, gelenek ve töreleri ayaklar altına alınmış, cahiliyyenin şirk değerleri ortadan kaldırılmıştır.

Cahiliyyenin, yani cahili toplumun adetlerinden birisi de, kan dâvâsıydı. Öldürmeyi öldürmek ile telafi etmek, tek­rar Öldürmek, tekrar öldürmek, birer birer veya topluca öl­dürmek, ya da öldürülmek, cahili düzenlerin genel görüntüsü içinde yer alır... İslâm, kan dâvalarını kaldırmış, bu cahilî ve vahşî adeti ayaklar altına alrmştır...

Allah Teâlâ, kısası farz kılıp emr buyurmuş, Rasulullah (s.a.s.) ve ümmettin imamları olan Hulefayi Raşidin adalet üzere uygulamışlardır... Halifeli ve faziletler toplumu olan Daru'l-îslâm'daki İslâm toplumunda yetkili İslâm mercileri olduğu için uygulanan hadler arasında yer alan kısas ve diyet, insanlar arasında barışın sağlamlaşması ve devam etme­sinin te'minatı olmuştur...

Cabir b. Abdullah (r. anhuma)'mn rivayeti şöyledir:

(Rasulullah, s.a.s.) Müteakiben Urane vadisine geldi ve Cemaate hutbe okuyarak şöyle buyurdu:

"Şübhesiz ki, sizin kanlarınız ve mallarınız şu beldeniz­de, şu ayınızda, şu gününüzün hürmeti gibi birbirinize ha­ramdır. Dikkat edin! Cahiliyyet umuruna (işlerine) aid her şey ayaklarımın altına konulmuştur.

Cahiliyyet devrinin kan dâvaları sakıttır. Bize aid kan dâvalarından ilk iskât ettiğim dâva, ibn Rabiate'bni'I Haris'in kan davasıdır. İbn Rabia, Beni Sa'd kabilesinde süt anadaydı. Onu, Huzeyil Kabilesi öldürdü.[79]

Bir müslümanın, diğer bir müslümanr haksız yere kasden öldürmesi haram kılındığı gibi, bir müslümanın ken­di canına kıyması, yani intihar etmesi de haram kılınmıştır... Ayrıca insanı bunalıma sürükleyip intihara uçurumuna geti­recek bütün yollar tıkanmıştır, izzet ve şeref sahibi mü'min müslümanların oluşturduğu, İslâm'ın hakim olduğu faziletler toplumunda!..

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"Ey iman edenler, mallarınızı sizden karşılıklı anlaşma­dan (doğan) bir ticaretten başka haksız nedenler ve yollarla (batılca) yemeyin. Ve kendi nefislerinizi öldürmeyin (sakın intihar etmeyin). Şübhesiz Allah, sizi çok esirgeyendir.

Kim haddi aşarak ve zulmederek böyle yaparsa, Biz, o-nu ateşe göndeririz. Bu, Allah için pek kolaydır. [80]

İntihar, hayatta hiç bir umudu kalmamış ve ruhî buna­lıma düşmüş inançsız, ya da zayıf inançlı kişilerin baş vur­duğu bir yoldur... Dünya sıkıntılarından kurtulma yolu gibi görünen intihar, gerçekte tamamen azab yolundan başka bir şey değildir... Bir muvahhid mü'minin kesinlikle baş vura-mayacağı bir eylemdir intihar!.. Çünkü muvahhid mü'min, katıksız iman etmek ve yalnızca Allah'a kul olmakla iç hu­zurunu, Allah'ın izniyle sağlamıştır... İman, salih amel, hak­kı tavsiye ve sabrı tavsiye, muvahhid mü'minin en temel vasfıdır... Böylece hüsrandan kurtulmuş, huzur ve saadeti elde etmiştir.[81]

Muvahhid mü'minin her hâli zikr üzeredir, yani Al­lah'ın emrettiği şekilde davranır... Her ne yaparsa, Allah'ı a-narak ve O'nu hiç unutmayarak yapar... Ayakta iken, oturur­ken ve uzanmışken, yani her hâlinde Rabbini zikreder, O'nu anar, O'nun emrettiği, gösterdiği ve öğrettiği gibi hareket etmeye gayret eder. [82] Böyle her hâlleri ibadet üzere olan katıksız iman sahibi mü'min müslümanlar, maddî ve manevî huzuru elde etmiş ve sükûnete ermişlerdir...

Rabbimiz Allah'ın beyanıyla:

"Bunlar, iman edenler ve kalbleri Allah'ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun, kalbler, yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur. [83]

Rahmet ve merhamet sahibi Rabbimiz Allah tarafından tevbe kapısı açılmış, böylece insanın günah işlediğinde kay­bettiği iç huzurunu tevbe etmekle tekrar bulur... Eğer cidden tevbe etmeyecek olursa, bunalıma düşeceğinden dolayı insa­nın intihar etmesi kolaydır... Tevbe etmekle, kalbini, ruhunu ve beynini günah kirinden temizlemiş olur... İç, yani manevî temizlik ile maddî temizlik, yani bir daha günaha geri dön­memek beraber olunca, hayat yeniden sevilir, tazelenir ve yaşamaya değer bir hâle gelir...

Sahih bir tevbe şu şartlarda olmalıdır:

1) Günahtan tamamıyla vazgeçmek.

2) İşlediği günahlardan pişman olmak

3) Günaha dönmemek için kesin karar vermek ve ka­rarında direnmek.

4) İşlediği günah kul hakkı île ilgiliyse, muhatabı ile helâlleşmek.

Bunlardan biri noksan olursa, tevbe sahih olmaz.[84]

Bu şartlarda gerçekleşen tevbe, yeniden temizlenmiş bîr şekilde hayata dönmek ve yeni yeni yaşama umuduyla dop­dolu olmaktır...

Abdullah (ibn Mes'ud, r.a.)'ın rivayetiyle mü'minlerin önderi Rasuiullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Günahtan tevbe eden kimse, hiç günahı olmayan kim­se gibidir. [85]

Muvahhid mü'min kul, yaptığı hatalardan işlediği gü­nah ve suçlardan pişman olup Rabbi Allah'a dönerek, özrü­nü beyan ederek, af talebinde bulunması, onun sıkıntılarını giderir, kaybolmuş hayat umudlannı buldurur ve yeniden hayatı sevmeye başlar... Böylelikle Allah onu, hiç ummadığı yerden rizıklandınr ve ona bir çıkış yolu gösterir...

İbn Abbas (r.a.)'m rivayetiyle Rasuiullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Allah (c.c.), istiğfara devam eden kimsenin her sıkıntı­sı için bir çıkış yolu ve her keder için bir ferahlık sağlar. Onun için hiç beklenmedik bir yerden rızıklandırır. [86]

Rabbimiz Allah Teâlâ da, şöyle buyurur:

Kim Allah'dan korkarsa, Allah, ona bir çıkış yolu

ihsan eder ve onu beklemediği yerden rızıklandırır. Kim Al­lah'a güvenirse O, kendisine yeter. Şübhesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah, her şey için bir ölçü koymuştur. [87]

Her muvahhid mü'min, bütün dünyada bağlısı bulunan koca bir ümmetin bir ferdi ve diğer mü'minlerin kardeşidir...

"Mü'minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin ve Allah'dan korkup sakının, umulur ki, esirgenirsiniz. [88] diye buyuran Rabbimiz Allah Teâlâ, mü'minlerin birbirilerin kardeşleri, velileri ve yardımcıları olduğunu beyan buyurmuştur:

"Mü'min erkek ve mü'min kadınlar birbirilerinin velile­ridirler. İyiliği emreder, kötülüklerden sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar verirler ve Allah'a ve Rasulü'ne itaat ederler. İşte Allah'ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şübhesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahi­bidir. [89]

Birbirinin kardeşi ve velisi olan mü'minler iman ve tak­va bağıyla birbirine bağlanmış, birbirinin birer parçası olmuşlardır...

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle mü'minlerin ve mütta-kîlerin önderi Rasuiullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Siz iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe (tam) iman etmiş olamazsınız. Ben, size bir şey göstereyim mi? onu yaparsanız birbirinizi seversiniz: Ara­nızda selâmı yayın (ifşa edin). [90]

Enes b. Malik (r.a.)'m rivayetiyle şöyle buyurur Rasuluilah (s.a.s,):

"Hîc biriniz kendiniz için arzu ettiğinizi, kardeşiniz için arzu etmedikçe (kemâliyle) iman etmiş olmazsınız.[91]

Ebu Hüreyre (r.a.), bize şu hadisi rivayet eder.

Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:

"Nefsim, Kabza-ı Kudretinde olan Alİah'a yemin ede­rim ki, hiç bir kul, kendisi için dilediğini, komşusu için, yahut din kardeşi için dilemedikçe (tam) iman etmiş olamaz. [92]

İbn Abbas (r.a.), İbn Zübeyr (r.a.)'a haber vererek Rasulullah (s.a.s.)' in şöyle buyurduğunu rivayet eder:

"Komşusu aç olup da karnını doyuran kimse, mü'min değildir. [93]

Huzeyfe b. Yeman (r.anhuma) rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Kim müslümanların derdini kendine mal etmezse, on­lardan değildir. Ve kim Allah için, Rasulü için, Kitabı için, halifesi için ve bütün müslümanlar için nasihat ederek sa­bahlayıp akşamlamazsa, onlardan değildir. [94]

Her biri huzurun, saadetin ve yaşama sevincinin başlı-başına sebebi olan bu ilkelerin üzerine temellenen ve binası yükselen İslâm'ın hakim olduğu faziletler toplumunda in-.sanlar, kolay kolay bunalıma düşmez, umudsuz olmaz ve intiharı hayalinden bile geçirmez... Bunca dostluğun, bunca kardeşliğin, bunca sevgi ve bunca yardımın bir arada bulun­duğu, izzet ve şeref sahibi mü'minlerin oluşturduğu faziletler toplumu, yani Daru'l-îslânrın İslâm toplumunun bir ferdi olanlar, imanları kuvvetli olduğu müddetçe intihar günceme gelmez... Zaman zaman zayıf imanlı olanlar arasında intihar olayına rastlamak mümkündür... Bunun meydana gelmemesi için de maddî ve manevî önlemler alınmaya gayret edilmiş­tir... Böyle korkunç bir olay ile hayatına son verenlerin manevî cezaları hatırlatılmış ve akıllarına, idraklanna hita­ben engellenmeye çalışılmıştır...

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle Rasuiullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

"Her kim kendisini bir dağdan aşağıya atıp da kendi kendisini öldürürse, bu'intihar eden kimse cehennem ateşi i-çinde ebedî ve daimî olarak kendisini yüksekten aşağıya bı­rakır olacaktır.

Her kim zehir yudumlar da kendisini öldürürse o kimse de, zehiri elinde cehennem ateşi içinde ebedî ve daimî zehir içer olacaktır.

Her kim de kendisini bir demir parçasıyla öldürürse o da, demiri kendi karnına vurur ve karnını yarar hâlde ebedî ve daimî surette cehennem ateşinde olacaktır.[95]

"Sahih-ı Müslim Şerhi"nde şunlar beyan edilir:

"Böylelerin cehennemde ebedî kalması, intihan helâl itikad ettikleri taktirdedir. Helâl itikad etmeyenlerin hakkın­da cehennemde ebedî kalmak, uzun müddet orada yanmak­tan kinayedir.

Cumhur-u ulemaya göre, intihar eden kimsenin cenaze namazı kılınır. Yalnız Hanefîlerde imam Ebu Yûsuf a göre kılınmaz. Halife Ömer b. Abdullaziz ile Evzâî'ye göre ise, mekruhdur.[96]

Cündüb ibn Abdullah (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

"Sizden önce geçen ümmetlerden birisi içinde bir kişi var idi. Onun bedeninde bir yarası vardı. Bu kişi yaranın elemine dayanamadı da bir bıçak aldı ve onunla elini kesti. Fakat kan bir türlü kesilmedi ve nihayet o kişi öldü.

Yüce Allah:

Kulum, kendi kendisine (ölüme teşebbüs edip) Benim önüme geçmeye davrandı. Ben da, ona cenneti haram kıldım, buyurdu. [97]

Cabir (r.a.), anlatıyor...

Tufeyl b. Amr ed-Devsî, Rasulullah (s.a.s.)'e gelerek:

Ya Rasulullah, muhkem bir kal'aya ve muhafızların yanına gitmek ister misin?, demiş.

(Cabir: Cahiliyye devrinde Devs'e aid bir kal'a vardı, diyor.)

Rasulullah (s.a.s.), buna razı olmamış, çünkü Allah mu­hafızlığı Ensar'a ayırmıştı.

Rasulullah (s.a.s.), Medine'ye hicret edince Tufeyl b. Amr da, O'nun yanına hicret etmiş. O'nunla birlikte kav­minden bir zat da hicret etmiş. Fakat Medine'de sıkılmışlar­dı. O zat, hastalanmış ve sabırsızlık ederek okları almış, on­larla parmak etlerini kesmiş. Derken ellerindeki kan fışkır­mış, neticede ölmüş.

Müteakiben Tufeyl b. Amr, onu rüyasında görmüş. Kı-hk-kıyafeti güzelmiş, amma elleri sarılı imiş.

Tufeyl, O'na:

Rabbin sana ne yaptı?, deyi sormuş.

Oda:

Rasulullah (s.a.s.)'in yanına hicret ettiğim için beni affetti, diye cevab vermiş.

Tufeyl:

Neden seni ellerini sarmış görüyorum?, deyince.

Bana: Senin bozduğun bir uzvunu biz düzeltmeyiz, de­diler, cevabını vermiş.

Tufeyl, bu rüyayı Rasulullah (s.a.s.)'e anlatmış. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):

Allah'ım, Onun ellerini de affeyle!" deyi dua etmiş.[98]

İbn Semure (r.a.), şu olayı naklediyor:

Adamın biri, ok temreniyle kendini öldürdü.

Rasulullah (s.a.s.):

Ben, bunun namazını kılmam." buyurdu. [99]

Bu hadisin şerhinde şunlar beyan edilir:

Nevevî diyor ki:

Kendini öldürerek Allah'a isyan edenin namazı kılın­maz'  diyenler,  bu hadisin zahirine göre  âmel  ediyorlar.1 Evzâî'nin görüşü budur. Cumhur ise, intihar edenin namazı kılınacağı kaildirler. Onlar, bu hadisi şöyle anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), halkı bu işten men'etmek için, bizzat, kendisi onun namazını kılmamıştır. Amma Ashab namazını kılmıştır. [100]

İntihar eden müslüman, büyük günah işlemiş, fasıklar-dan olmuştur. Bu, küfür değildir. Bundan dolayı cenaze namazı kılınır, onun affı için hayır dua edilir ve müslüman me­zarlığına gömülür... Ancak Allah'dan umud kestiği veya küfür ve şirk üzere öldüğüne dair apaçık delil varsa, o durum başkadır... Elbette o hâlde kendisine müslüman muamelesi

yapılmaz. Çünkü Kur'ân-i Kerim'de, Yakub (a.s.)'ın Lisa­nıyla şöyle beyan buyrulur:

"Oğullarım, gidin de Yûsuf ile kardeşinden (duyarlı bir araştırma ile) bir haber getirin ve Allah'ın rahmetinden umud kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası, Al­lah'ın rahmetinden umud kesmez.[101]

Akidesiyle,   ahlakıyla,   yönetimiyle,   ekonomisiyle  ve hukukuyla İslâm'ın hakim olduğu bir ülkede, kolay kolay intihar olayı gündeme girmez... Çünkü kişinin derdine der­man ve ortak olacak bir çok eş-dost, arkadaş ve kardeşi var iken, hepsi onun yardımına koşarken, onun sıhhati için, saa­deti için elbirliği yapar iken kişi,nasıl intihara kalkışır... İnti­har, bir umudsuzluğun, bir bitişin sonucunda ortaya çıkabi­lir... Daru'I-İslâm'da böyle bir şeyin ortaya çıkması çok za­yıf bir ihtimaldir...İslâm Devleti'nin yönetimindeki İslâm ül­kesinde yaşayan faziletler toplumunda can emniyeti o kadar hassas korunmuştur ki, bir mü'min müslümanm, şaka yolu ile de olsa diğer bir kardeşini korkutması yasaklanmıştır... Can emniyetini tehlikeye sokacak en küçük ihtimaller bile göz Önünde tutulmuş ve müslümanlar, bu konuda uyanlarak bundan alıkonulmaya çalışılmıştır... Ebu Hüreyre (r.a.) rivayet eder... Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur: "Sakın sizin biriniz, silahını (çıkarıp da) din kardeşine işaret etmesin. Çünkü işaret eden kimse bilmez, belki şeytan eline hız verip çeker de (din kardeşini vurur). Bu suretle cehennemde bir çukura yuvarlanır. [102]

Yezid b. Said (r.a.)'in rivayetiyle şöyle buyurur önderi­miz Rasulullah (s.a.s.):

"Sizden biriniz şaka veya ciddi olarak (din) kardeşinin değneğini (dahi) almasın ve her kim kardeşinin bir sopasını alırsa derhal kendisine geri versin.[103]

Abdurrahman b. Ebi Leyla (r.a.) şöyle demiştir:

Bize, Rasulullah (s.a.s.)'in Ashabı haber verdi:

Ashab, Rasulullah (s.a.s.) ile beraber yürüyorlardı. On­lardan bir kimse uyuyakaldı. Ashab'dan bazıları giderek, o-nun yanında bulunan ipi salladı. Uyuyan, bundan korkuya düştü.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):

"Bir müslümanm, başka bir müslümanı korkutması he­lâl olmaz." buyurdu. [104]

Mü'min müslümanların arasında her yerde ve her za­man barış ve kardeşliğin olmasını, huzur ve mutluluğun dolmasını isteyen muvahhid mü'minlerin önderi Rasulullah (s.a.s.), mü'min müslümanların birbiriyle dargın olmasını, kavga etmesini ve öldürücü silahlarla vuruşmalarını şiddetle yasaklamıştır... Bu yasağı çiğneyenlerin cehennem ateşine gireceğini beyan buyurmuştur...

Ahnef ibn Kays (r.a.) şöyle anlatır:

Şu adama (İmam Ali, r.a.) yardıma gidiyordum. Ebu Bekre, beni karşıladı ve:

Nereye gidiyorsun?, diye sordu.

Şu adama yardım etmek istiyorum, dedim.

Ebu Bekre, bana:

Geri dön, çünkü ben, Rasulullah (s.a.s,)'deh işittim:

İki müslüman kılıçlarıyla karşılaştıkları zaman, öldü­ren de, ölen de cehennemdedir." buyuruyordu.

Ya Rasulullah, öldüren böyle, Ölene ne oluyor?, diye sordum.

"Ölen de, arkadaşını öldürmeye hırslı İdi de ondan." buyurdu.[105]

Muvahhid mü'minler, her zaman ve her yerde haktan yana ve adaleti canlı tutan izzet sahibi şahsiyetlerdir... Kim­den ve nereden gelirse gelsin zulme ve zalime asla rıza gös­termezler... Müslüman ferdin ve faziletler toplumu olan İslâm toplumunu tedirgin eden, emniyetlerini sarsan her türlü zulmün ve haksızlığın karşısındadırlar... O zulmü ve zâlimi ortadan kaldırmak için tüm imkânlarını kullanır, ga­yelerine ulaşmaya çalışırlar...

Amr b. EI-Ahvas (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurmuştur:

"Ne zulmedin, ne de zulme rıza gösterin (Lâ nezlimune ve lâ tuzlemune), [106]

Zulüm ve zâlim dünya hayatında çok korkunç bir kötü­lük olduğu gibi, ahirette de karanlıkların tâ kendisidir... İn­san fıtratının baş düşmanı olan zulüm, kendisinin insan ol­duğunun farkına varan herkes tarafından ortadan kaldırılma­ya çalışılmalıdır...

Abdullah ibn Ömer (r.anhuma), Rasulullah (s.a.s.)'in şöyle buyurduğunu rivayet eder:

"Zulüm, kıyamet gününde zulmettir. [107]

Hayat nizâmı İslâm'ın gereği olarak, insanoğluna çok kiymet verilmiş, her vesileyle bu kıymet hatırlatıl maya çalı­şılmıştır...

Ebu  Hüreyre  (r.a.)'ın  rivayetiyle  Rasulullah   (s.a.s.)

şöyle buyurmuştur:

"Sizden biriniz (gerektiğinde) dövdüğü zaman, yüze vurmaktan sakınsın.[108]

İnsan yüzü, onun dış güzelliğinin en belirgin uzvudur, bundan dolayı korunmalıdır... Zaten dikkat edilecek olursa, gerek had uygulanırken, gerekse eğitim amacıyla, yani ter­biye en dirmek gayesiyle hafif dövmeler gündeme gelirken, yüzden, baştan ve hassas bölgelerden sakınılması emredil­miştir... Böyle durumlarda vücudun kaba yerlerine vurulur...

İlgili olan her ayet ve her hadis, mü'min müslumanların değerini çeşitli yönleriyle beyan etmektedir...

Şu hadislerin üzerinde biraz tefekkür edilecek olunursa, bu hakikat çok çabuk kavranılır...

Abrullah b. Amr (r.a.)'dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

"Müslümanların kanlan (kıymetçe) birbirine eşittir, müslümanlarm (sayıca) en azı (bile) onların zimmetleri uğ­runda koşar. Müslümanın en uzak olanı (dahi) onlar adına eman verebilir. Müslümanlar, kendilerinin dışındaki kimse­lere karşı bir el(hükmünde)dirliler. Onların kuvvetli olanı (elde ettiklerin ganimetleri ortaklaşa bölüşmek üzere) zayıf olana gönderir.

Seriyye oîarak (düşman üzerine) giden (ler) de, (ele ge­çirdikleri ganimetleri berabere paylaşmak üzere, cephede kendilerini bekleyip) oturanlarına gönderirler.

Bir mü'min, bir kâfir karşılığında öldürülmez. Ahdinde (sadık) olan bir zimrm de, bir (harbî) kâfir karşılığında öldü­rülemez.[109]

Kays b. Ubade (r.a.) şöyle nalatiyor:

Ben ve Ester, Hz. Ali' ye gittik ve:

Rasulullah (s.a.s.)'in başkasına söylemeyip yalnız sana söylediği özel bir tavsiye var mı?, dedik.

Ali (r.a.) :

Şu kitabimdakiler dışında özel bir tavsiyesi yok, dedi.

Müseddet, rivayetinde şöyle dedi:

Kays, dedi ki:

Ali, bir kitab çıkardı.

Ahmet b. Hanbel:

Kılıcın kınında bir kitab çıkardı, dedi.

O kitabta şu vardı:

Mü'minlerin akıtılan kanlarına karşılık kısas yapılır. Mü'minler başkalarına karşı yardımlaşmada bir tek el gibidir. En aşağı rütbede olan mü'min, bütün mü'minlerin emni­yetiyle gezer.

Dikkat! Kâfir yüzünden mü'min öldürülmez. Arada anlaşma bulunan kimse, anlaşma süresi içerisinde öldürülemez.

Kim bir hadise çıkarır, cinayet işlerse, yaptığından ken­disi sorumludur. Kim bir hadise çıkarır veya hadise çıkaran bir caniyi korur-barındırırsa, Ailah, melekler ve insanların hepsinin laneti üzerine olsun!" [110]

Hakimiyetin yalnız ve yalnız Allah'a has kılındığı ve muvahhid adii mü'minlerin iktidarda bulunup İslâm ile yönettikleri Daru'l-îslâm'da ikame eden mü'min müslü-manların ve zımmî vatandaşların yediden yetmişe can emni­yetleri sağlandığı gibi, daha anne karnında bulunan ceninin de varlığı, koruma altına alınmıştır... Anne karnındaki bebe­ğe karşı işlenecek her hangi bir cinayetten dolayı ceza ko­nulmuştur...

Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), Huzeyl Kabilesinden birbiriyle dö­vüşen iki kadın arasında hüküm vermişti.

(Şöyle ki):

Bu kadınlardan birisi, diğerine taş atmış ve attığı taş gebe kadının karnına isabet etmiş ve karnındaki çocuğu öl­dürmüştü.

Rasulullah'a davet ettiler.

Rasulullah da:

"Kadının karnındaki çocuğun diyeti, köle veya cariye gurresidir. (yani bir diyetin yirmide biridir.)" diye hükmetti.

Bunun üzerine diyet ve borçlulukla hüküm olunan ka­dının velisi, (sec'ili ve kafiyeli bir edâ ile):

Ya Rasulullah, henüz yemeyen, içmeyen ve söz söyle-meyen, sayha etmeyen çocuğun diyetiyle nasıl mahkum olu­rum? Bunun benzeri hüküm, batıl olur!, dedi.

Rasulullah da:

"Bu adam, ancak kahinlerin kardeşlerinden birisidir." buyurdu.[111]

İslâm'da çocuk haklarıyla ilgili çok çaplı ve değerli ilmî eserler de kaleme alınmış, bu konu, enine boyuna incelenmistir.[112]

Can emniyeti konusunda, Alemlerin Rabbi Allah'ın in­san kullarına bir nimet olarak bağışladığı hayvanlar da payı­nı almış, bu konuda onlar unutulmuş değillerdir... Hayvanla­ra karşı, merhametli olmamızı emreden İslâm, onları, sev­memizi tavsiye eder... Hayvanların tabiî ihtiyaçlarını gider­mek, onlara eziyet etmemek ve yaratılış gayelerine uygun olarak faydalanıp koruyup kollamak gerekir... Onlar da, ge­zegenimizin konukları olan sakinlerdir... Suyu, havayı ve di­ğer tabiî ihtiyaçları onlarla paylaşıyoruz... Bundan dolayı onları da düşünmek en tabiî vazifelerimizdendir... Onların da, hayatı ve sağlığı önemlidir!..

Şeddad b. Evs (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Şübhesiz Allah, her şeyde iyiliği farz kılmıştır. O hâlde siz, öldürdüğünüz vakit, öldürmeyi iyi yapın. Kestiğiniz za­man da, kesmeyi iyi becerin. Her biriniz bıçağını bilesin ve kestiği hayvana rahat versin. [113]

Abruİİah ibn Ömer (r.a.)'dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Bir kadın bir kedi yüzünden azab edildi. Kadın, o ke­diyi acından ölünceye kadar habsetmiş ve kedi yüzünden ce­henneme girmişti. Kadın, o kediye ne yiyecek vermiş, ne de su içirmişti. Çünkü onu habsetmiş, onu, yerin haşerelerinden yemesi için de bırakmamıştır. [114]

Ebu Hüreyre (r.a.)'dan.

Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurdu:

"Suzuzluk kendisini öldürmeye yaklaştırmış bir köpek, bir kuyunun etrafında dolaşıp durduğu sırada onu, İsrailoğul-ları fahişelerinden birisi gördü. Hemen ayakkabısını çıkardı da onunla köpeğe su içirdi. İşte bu iş sebebiyle, o fahişenin günahları mağfiret olundu.[115]

Ebu Hüreyre (r.a.)'dan şu hadis de rivayet edilmiştir.

Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:

Birisi yürürken birden susuzluğu arttı. Hemen bir ku­yuya indi, suyundan içti. Sonra kuyudan çıktı.

Adam, orada bir köpek ile karşılaştı ki, hayvan susuz­luktan dilini çıkarıp soluyor, nemli toprağı yalıyordu.

Yolcu (kendi kendine):

Bana erişen susuzluğun benzeri bu hayvana da ulaşmış, dedi. Ve kuyuya inip ayakkabısına su doldurdu. Sonra (ku­yudan çıkarmak için) ayakkabıyı ağzıyla tuttu. Sonra yükse­lip çıktı ve köpeği suladı.

Bu yaptığından dolayı Allah, o kulunu övdü ve ona mağfiret eyledi.

Sahabîler:

Ya Rasulullah, hayvanları sulamakta bize de ecir var mıdır?, dediler.

Rasulullah:

"Her yaş ciğerde (yani hayat eseri olanı sulamakta) sevab vardır." buyurdu.[116]

Hayvanları, böyle gözetip, koruyup kollamak bu kadar sevabh bir iş olduğu gibi, onlara eziyet etmekten kaçınmak da takdir edilen hareketlerdendir.., Hayvanlara eziyet etme­mek ve onları hedef tahtası hâline getirmemek gerekir...

Hişam ibn Zeyd, şöyle anlatır:

Ben, dedem Enes b. Malik'in beraberinde (Haccac b. Yûsuf un amcaoğlu ve Basra Vali naibi olan) El-Hakem ibn Eyyub'un yanma girdim.

Enes, bir takım oğlan çocukları, yahud gençler gördü ki, onlar, bir tavuğu atış hedefi dikmişler de, ona atış yapmakta­dırlar.

Bunun üzerine Enes:

-Rasulullah (s.a.s.), hayvanların (atış yapmak için) bağlanıp habsedilmelerini nehyett'i, dedi.[117]

Said ibn Cübeyr (r.a.) da şunu anlatır:

Ben, îbn Ömer'in yanında idim. Beraberindeki toplu­luk, bir tavuğu hedef dikip atış yapmakta bulunan bir takım gençlerin, yahud bir gurup insanın yanma uğradılar. Bu atış yapanlar, îbn Ömer'i görünce, atıştan dağıldılar.

îbn Ömer:

Bu tavuğu kim dikti? İyi biliniz ki, Rasulullah (s.a.s.), canlı bir hayvanı böyle atış hedefi edinen kimseye lanet etti, dedi. [118]

İslâm, kişiyi, kişinin zulmünden, belâsından ve zararın­dan koruduğu gibi, kişinin hastalandığında kendisini ihmal etmemesini ve tedavi olmasını da emretmiştir. Hastalanma­dan önce önlemler alınmasını tavsiye etmiş, hastalandığı vakitte eldeki imkânlarla tedavi olmayı kişiye vacib kılmıştır... Böylelikle hem ferdî, hem toplumsal her yönüyle can emni­yetini sağlamış ve can emniyetini zedeleyici her türlü saldı­rıyı önlemiştir...

Ebu Hüreyre (r.a.)'in rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Allah'ın indirdiği derde, muhakkak şifâsını da indirmıştır.[119]

Cabir b. Abdullah (r.a.)'dan.

Rasulullah (s.a.s.)şöyle buyurdu:

"Her derdin bir devası vardır. Derdin devasına rastlanır­sa, Allah (Azze ve Ce!Ie)'nin izniyle düzelir. [120]

Usame b. Şerik (r.a.), şunu anlatır:

A'rabî(Bedevî)ler:

Ya Rasulullah, (hastalanınca) tedavi görelim mi?, de­diler.

Rasulullah, şöyle buyurdu:

"Ey Allah'ın kulları, evet, tedavi görün! Çünkü Allah, yarattığı her hastalık için mutlaka bir şifâ veya deva yaratmıştır. Ancak bir dert müstesna"

Bunun üzerine:

Ya Rasulullah, o dert nedir?, diye sordular.

Rasuîullah:

"İhtiyarlık" buyurdu. [121]

Sa'd ibn Ebi Vakkas, Usame ibn Zeyd'e:

Sen, Rasuluüah'dan taun (veba) hastalığı hakkında ne duydun?, diye sordu.

Usame:

Rasuİullah (s.a.s.), şöyle buyurdu:

"Taun bir azabtır. İsrailoğu 11 arından bir taife üzerine, yahud sizden önce geçen bir ümmete gönderilmiştir. Siz, bir yerde taun çıktığını İşittiğiniz zaman, o tâunlu yere gitmeyi­niz. Sizin bulunduğunuz yerde taun meydana gelirse, taundan kaçmak için oradan çıkmaymız."

Ravî Ebu'n-Nadr:

"Sakın sizleri oradan hiç bir sebeb çıkarmasın. Bu tak­dirde o muhakkak taundan kaçmak için olur ki, bu, kesin surette yasaktır." şeklinde söylemiştir.[122]

Can emniyetini sağlamak için zaruret hâllerinde, haram olanlar, caiz kılınmıştır... Açlıktan ve susuzluktan ölüm derecessine gelmiş olan bir mü'min müslümanm Allah tara­fından haram kılınmış yiyecek ve içeceklerden kendisini kurtaracak kadar yemesi ve içmesine, ruhsat verilmiştir... Hikmet, kudret ve rahmet sahibi Rabbimiz Allah'ın, kulları­na acıyarak verdiği ruhsatı kullanmayıp canını tehlikeye tan ve böylece ölen kişinin intihar ettiği beyan edilmiştir... Kişi bu tavrıyla, Allah'a karşı isyan etmiş ve itaati terk etmiş olur...

Yegâne Rabbimiz Allah (c.c), şöyle buyurur:

"O, size Ölüyü (leşi), kanı, domuz etini ve Allah'dan başkası adına kesilmiş olan (hayvan)ı kesin olarak haram kıldı. Fakat kim kaçınılmaz olarak muhtaç kalırsa, taşkınlık (ve saldın) yapmamak ve haddi aşmamak şartıyla (ölmeye­cek oranda yiyebilir), ona bir günah yoktur. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. [123]

Ve yine Rabbimiz, şöyle buyurur:

"Ve kendi nefislerinizi öldürmeyin.[124]

Muvahhidlerin ve müttakiîlerin yegâne önderi Ra­suİullah (s.a.s.), malı,canı ve dini uğrunda öldürülenlerin şehid olduğunu[125] beyan buyurması, can emniyetinin ne ka­dar önemli olduğunu anlatmak için yeterli gelir!.. Elbette şu hiç bir zaman unutulmamalıdır ki, öldürülenin şehid olabil­mesi için muvahhid mü'min olması şarttır... Uğrunda öldü­rülen ma!, helâl bir mal ve uğrunda öldürülen din de, İslâm olmalıdır!.. Haram mal ve batıl tağutî ideolojiler veya felsefî inançlar uğrunda, ya da Daru'1-Harb olan bir bölgeyi korur­ken ölenler, şehid olmadıkları bir yana, Allah'ın indinde so­rumlu günahkâr suçlulardır,.. Bu suçları, ya günah, ya da şirk ve küfürdür...

Ebu Şureyh el-Huzaî (r.a.), şu hadisi nakleder.

Rasuİullah (s.a.s.), şöyle buyurur:

"Kime katil veya bir azasına sakatlık isabet ederse o kimse, üç şeyden birini seçme hakkına sahib olur:

Ya katilden kısas hakkını alır,

Ya katili affeder,

Veya diyet alır.

Eğer mağdur olan dördüncüyü isterse, onun iki elini tutunuz. Kim bundan sonra haddi aşarsa, onun için çok acıklı azab vardır. [126]

Ebu Hüreyre (r.a.) da, şu hadisi rivayet eder.

Katil, maktulün varisleri ve velisinin isteği üzerine kı­sası hak ettikten sonra, birilerinin bunu önlemesi, başlı başı­na bîr İsyan ve zulümdür. Böyle korkunç bir fitne İslâm Devleti'nin otoritesini sarsacağı gibi, halkın arasında da ka­panması çok zor olan derin yaralar açar... Böyle bir fitne, Allah'ın Kitabı'mn hükmünü engellemek ve icrasını ortadan kaldırmak demektir...

Muvahhid mü'minler olarak, nefsimizin, anne-baba, kardeş ve en yakınlarımızın aleyhine bile, olsa haktan, ada­letten sapmamalı ve hakkın yerini bulması, adaletin tecellisi için çalışmalıyız..[127]

Kısas, herkesin malumudur ki, Allah'ın hükümlerinden bir hükümdür... Enes b. Malik (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.):

"Allah'ın Kitabı(nm) hükmü, kısas yapmaktır." diye buyururlar. [128]

Bu konuda Abdullah ibn Abbas (r.anhuma), şu açıkla­mayı yaparak, konunun daha iyi anlaşılmasını sağlamıştır:

"îsrailoğullannda kısas vardı, fakat onlarda diyet yoktu. Yüce Allah bu ümmete hitaben:

"Üzerinizde maktuller hakkında kısas yazıldı. Hürr hürr ile, köle köle ile, dişi dişi ile (kısas olunur), Fakat kimin le­hinde maktulün kardeşi tarafından cüz'î bir şey affolunursa (kısas düşer).[129]

"AfP, kasten öldürmede (velinin affedilenden) diyeti kabul etmesidir.

Ma'rufa tabi olmak ve güzellikle ödeme yapmak: mak­tulün veüsi diyti, ma'rufla, yani şiddet göstermeden ister. Kısasdan affedilen kimse de, diyeti güzellikle, yani beklet­meden ve eksiltmeden öder, demektir.

İşte bu, (afv ve diyet hükmü, sizden önceki milletler ü-zerine yazılmış olan hükümlerden) Rabbiniz tarafından ya­pılmış bir hafifletme ve bir rahmettir.

Artık bundan sonra (yani diyeti kabulden sonra), kim tecavüz ederse; ona acıklı bir azab vardır.[130]

Meşhur müfessir Mücahid (rh.a.) de, şu açıklamada bulunur:

"Öldürülen kimseler hakkında size kısas farz kılındı. Hürr karşılığında hürr. İsrailoğullarına diyet yoktu, onla­ra sadece kısas farz kılınmıştı. Allah Teâlâ, bu ümmete ko­laylık için İsrailoğullarmda olmayan- diyet hükmünü indirdi. [131]

Can emniyeti konusunda, mü'min müslümanlarla an­laşmalı gayr-ı müslimler ve zımmîler unutulmamış, onların da, can emniyetleri gereği şekilde sağlanmıştır...

Ebu Bekre (r.a.)'dan.

Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:

"Her kim (kendisiyle) anlaşma yapan bir kimseyi, (an­laşma süresi sona ermeden, yani savaş) vakti dışında öldürürse, Allah ona, cenneti haram kılar.[132]

Abdullah İbn Amr (r.a.)'dan.

Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:

"Herhangi mü'min bir kişi, muahedeli bir zimmîyi hak­sız yere öldürürse, o kişi cennet kokusu koklayamaz, Halbu­ki (büyük günahlardan öbür mü'minler tarafından) cennet kokusu, kırk yıllık uzaklıktan duyulur. [133]

Mü'minlerin önderi Rasulullah (s.a.s.), kısasın uygu­lanması için emir vermiş, bu konuda her hangi bir taviz verilmemiştir,.. Can emniyeti konusunda ne cariyeler unutul­muş, ne de köleler... însan olduktan sonra hangi makamda, mevkide ve sınıfta olursa olsun hepsinin can emniyeti sağ­lanmıştır...

Kölelere ve cariyelere karşı yapılan saldırılar sonucu ölüm gündeme geldiğinde, onlar için de kısas uygulanmıştır...

Enes b. Malik (r.a.) şu olayı nakleder:

Rasulullah (s.a.s.) zamanında bir yahudî, bir cariyeye saldırdı da üzerinde bulunan zinet eşyalarını aldı, başını da ezdi. Ailesi, o cariyeyi Rasulullah'a getirdiler. Cariye, haya­tının son nefeslerinde idi, dili de tutulmuş hâlde idi.

Bu hâlde Rasulullah ona, kendisinden öldürenden başka bir kimse için:

"Seni falan mı öldürmeye teşebbüs etti?" diye sordu. Cariye başıyla, "hayır" işareti yaptı.

Rasulullah, yine onu öldürenden başka bir diğer kimse için sordu. Cariye, yine başıyla, "hayır" işareti yaptı.

Rasuiullah, bu defa onun katili için:

"Seni, falan kimse mi öldürmeye teşebbüs etti?" diye sordu.

Bu sefer kadın, yine başıyla, "evet" işareti yaptı.

Bunun üzerine Rasulullah, emretti de o yahudînin başı iki taş arasında ezildi.[134]

Semur'e (r.a.)'dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Kim kölesini öldürürse, biz de, onu öldürürüz. Kim kölesinin bazı uzuvlarını keserse, biz de, onun uzuvlarını keseriz. [135]

Yegâne hayat nizâmı İslâm, tıbb bilgisi olmadığı hâlde doktorluk yapan menfaatperestlere karşı da net tavrını belir­lemiş, onları, böyle bir faciâ'ya vesile olmamaları konusun­da uyarmış, dinlemeyip sebeb olanları da cezalandırmış­tır...Çünkü insanın hayatı önemlidir... İnsanın vücudu ve ca­nı, doktor kılıklı ve kasap ruhlu, işinin ehli olmayanların eli­ne teslim edilemez... Gerçek doktor, hem işinin ehli, mesle­ğinde üstad, hem de hastasını Allah'ın bir emaneti olarak kabul edip bu iman ile onunla ilgilenen şahsiyet sahibi kişi­dir... Hastayla ilgilenmeyi dünya menfaati karşılığı gerçek­leştiren ve hastasını yalnızca para olarak gören, hastanın yakınlarını yolunacak kimseler olarak kabul eden ve "para var­sa tedavi var, para yoksa hasta ne olursa olsun" vahşî duy­gularla hareket eden, doktor olamaz... Bu tiplerin kendileri ciddî bir hastalığa yakalanmış kişilerdir... Bundan dolayı bunların, maddî ve manevî tedaviye ihtiyaçları vardır!..

Abdullah b. Amr (r.a.)'nın rivayetiyle Rasuluilah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Kendisinde tıbb bilgisi olmadığı hâlde doktorluk ya­pan kimse (hastada meydana gelen sakatlığı) ödemeye mec­bur olur.[136]

Dirilerin ve hastaların can emniyetini sağlayan İslâm, çizdiği sının çiğneyip aşanları, suçlarının karşılığını adalet ölçüşünce cezalandırmıştır... Öldürme suçuna bir kaç kişi topluca iştirak ederlerse, hepsine kısas uygulanır... Çünkü hep beraber öldürmüşlerdir... Ölen bîr kişiye karşılık, o katil topluluğundan birisine kısas uygulamak yeterli değildir... Bi­risine uygulanan kısas, onun cezasıdır, ya diğer öldürme ola­yına aynı şekilde iştirak eden suçlular cezasız mı kalacak­lar?.. Bundan dolayı bir kişiyi, bir kaç kişi beraberce öldü-rürlerse, hepsine kısas uygulanır...

Nafî, İbn Ömer (r.anhuma)'dan şunu nakleder:

Bir oğlan, aldatılarak öldürüldü.

İbn Ömer (r.a.):

Eğer bu öldürme fiilinde San'a ahalisi iştirak etmiş ol­salardı, muhakkak ben, onların hepsini öldürürdüm, demiştir.

Muğire ibn Hakim es-San'anî, babası Hakim'den nak­leder:

Dört kişi, bir çocuğu öldürdüler. Bunun üzerine Ömer (b. Hattab, ra) de, aynı sözü söyledi, demiştir. [137]

Hz. Ali (r.a.) da, Abdullah b. Habbab'a karşılık Harura-hlan öldürmüştür.

Hz. Ali, bir suç işleyinceye kadar onlarla savaşmamış i-di. Abdullah b. Habbab'ı, koyun boğazlar gibi kesmeleri ve bu durum Hz. Ali'ye haber verilmesi üzerine:

Allahu Ekber, diye seslendi ve:

Abdullah b.Habbab'ın katlini bize çıkarın, verin, diye onlara seslendi.

Haruralılar:

Onu, hepimiz öldürdük, dediler. Ve bunu üç defa tek­rarladılar.

Bunun üzerine Hz. Ali, arkadaşlarına şunu dedi:

Haydi, artık bunların üzerine gidebilirsiniz.

Aradan fazla bir zaman geçmeden, Hz. Ali ve berabe-rindekiler, Harurahları öldürdüler.[138]

Allah'ın hadleri uygulanırken seviye ve makam göze­tilmez olduğu beyan edildi... Kim suçlu ise o, gereken ceza­sını çeker. Ayrıca İslâm'ın temel ilkelerindendir ki, hiç bit­kisinin günahını, o suçla ilgisi olmayan bir başkası yüklenemez. [139]

Ebu Said el-Hudrî (r.a.) şu olayı anlatır:

Bir ara Rasuluilah (s.a.s.), mal taksim ediyordu. Bir zat geldi. Rasuluilah (s.a.s.)'in üzerine kapanırcasına izdiham gösterdi.

Rasuluilah (s.a.s.), elinde bulunan kuru hurma çöpünü (geri çekil diye) ona batırdı.

Rasuluilah (s.a.s.), Ona:

"Gel, sen de, benden hakkını al" buyurdu.

O zat;

Ya Rasuluilah, ben seni affettim, dedi.[140]

Ebu Firas (r.a.), şöyle anlatır:

Ömer b. Hattab (r.a.), hutbe okudu, bize şöyle dedi:

Ben, görevlilerimi size, sizin vücudunuza vurmaları ve mallarınızı almaları için göndermedim.

Kime böyle bir muamele yapılırsa, olayı bana arzetsin. Ben de, ondan yaptığına karşılık hak alayım, dedi.

Amr b. As, şöyle dedi:

Bir amir, emrindekilerden birini hizaya getirmek için döverse, sen de, ona kısas tatbik der misin?

(İmam Ömer, ra):

Evet, nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, ona kısas tatbik ederim.

Gerçekten ben, Rasulullah (s.a.s.)'in kendi nefsinden başkalarının hakkını aldığını gördüm, dedi. [141]

Abdullah ibn Abbas (r.anhuma)'ın rivayet etmiş olduğu şu hadis-i şerifi de kaydederek şimdilik bu konumuzu arala­yalım...

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Allah'a, insanların en sevimsiz olanı üç sınıftır:

Harem(-ı Şerif) içinde zulüm ve haksızlık eden.

İslâm camiası içinde cahiliyyet adetini araştırıp, onu bulup yaşatmak isteyen (mürteci).

Haksız yere dökmek için masum bir kişinin kanını kül­fetle araştıran. [142]

Ve yegâne Rabbimiz Allah Teâlâ'nın şu buyruğunu hiç unutmayalım:

Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin kusurlarınızı Örteriz ve sizi onurlu-üstün bir makama koyarız.[143]

 

 

--------------------------------------------------------------------------------

[1] İsrâ, 17/70

[2] Secde, 32/9, Sâd, 38/72.

[3] Bkz. Zariyat, 51/56.

[4] Tîn, 95/4-5.

[5] Bu zillet durumunun sebebi bir başka ayette şöyle beyan edilir: "Andolsıın, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarat­tık (hazırladık). Kalbleri vardır, bununla kavrayıp anlayamazlar, gözleri vardır bununla göremezler, kulakları vardır bununla işİtemezler. Bunlar, hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar, gafil olanlardır."A'râf, 7/179.

[6] Tîn, 95/6-7-8.

[7] Bundan sonra içlerinden seslenen biri (şöyle) seslenecektir: "Al­lah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun.

Ki onlar. Allah'ın yolundan alıkoyanlar, onda çarpıklık arayanlar ve on-lar, ahireti tanımayanlardır." A'râf, 7/44-45, Hûd, 11/18-19.

[8] Hani Rabbİ, İbrahim'i bir takım kelimelerle denemeden geçirmişti. O da, bunları tam olarak yerine getirmişti. (O zaman Allah, İbrahim'e:) "Seni, şübhesiz insanlara imam kılacağım' demişti. (İbrahim:) 'Ya soyumdan olan­lar?' deyince (Allah:) 'Zalimler, Benim ahdime erişemez' demişti.'" Bakara, 2/124.

[9] Alah, içinizde iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va'detmiştir: Hiç şübhesiz, onlardan öncekileri nasıl güç ve iktidar sahibi kil-dıysa, onları da yeryüzünde güç ve iktidar sahibi kılacak,kendüeri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları kor­kularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca Bana ibaret ederler ve Bana hiç bir şeyi ortak koşmazlar. Kim ki, bundan sonra küfre saparsa, işte onlar fasık olanlardır.

Dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Peygambere itaat edin. Umulur ki, rahmete kavuşturulmuş olursunuz." Nur, 24/55-56.

"Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere (Mustâz'aflara) lütufta bulun­mak, onları önderler yapmak ve varisler kılmak istiyoruz.

Ve (istiyoruz ki,) onları yeryüzünde iktidar sahibi olarak yerleşik kılalım, i Fir'avn'a, Hâmân'a ve askerlerine, onların sakınmakta oldukları şeyi göstere­lim." Kasas, 28/5-6.

[10] Bakara, 2/30.

[11] En'âm, 6/165.

[12] Bkz. En'âm, 6/162-163

[13] Bkz. Zümer. 39/2-3.

[14] Bu büyük suç, en büyük zulümdür ki, o da, şirktir, yani Rabbimiz Al­lah'ın affetmediği ve ebedi ceza ile cezalandırdığı suç!.. Bkz. Nisa, 4/116 ve 48.

[15] Hicr, 15/23.

[16] Kat 50/43.

[17] Necm, 53/44, Âl-i İmrân, 3/156, Şuarâ, 26/81.

[18] Bu konuda şu ayetleri kaydedelim:

"Allah ve Rasulü'ne karşı savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuğa Çaba harcayanların cezası, ancak Öldürülmeleri, asılmaları, ya da elleriyle a-yakiarının çaprazca kesilmeleri, veya (o) yerden sürülmelidİr. Bu, onlar için dünyadaki aşağılanmadır. Ahirette de onlar için büyük bir azab vardır." Mâide, 5/33.

'(Yeryüzünde) Fitne kalrnaymcaya ve din (yalnızca) Allah'ın oluncaya ^adar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlardan başkasına karşı düşmanlık yoktur." Bakara, 2/193 ve Enfâl, 8/39.

"Haram aylar (süre tanınmış dört ay) sıyrılıp bitince (çıkınca) müşrikleri Olduğunuz yerde öldürün....." Tevbe, 9/5.

[19] Sahih-i Buhârî, Kitabu'r-Rikak, B.4S, Hds,120.

Kitabu'd-Diyet, Hds.4.

Sahih-i Müslim, Kitab'l-Kasame, B.8, Hds.28.

Sünen-i İbn Mace, Kitabu'd-Diyet ,B.1, Hds.2615-2617.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu'd-Diyet, B.8. Hds. 1416-1418.

Sünen-i Neseî,KitabuVTahrirnu'd-Dem,B.2,Hds.3978-3983.

[20] Sünen-i İbn Mace Kitabu'd-Diyet, B.l, Hds.2619.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu'd-Diyet, B.7, Hds.1414.

Sünen-i Neseî, Kitabu't-Tahrimu'd-Dem, B.2, Hds.3974-3977.

[21] 'Hucurât, 49/13.

[22] Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat akidesinin temel prensiplerinden biri de şu­dur:

"Mii'minlerin tümü Allah'ın dostudur. Allah katında en değerlileri ise, daha itaatkâr olanları ve Kur'ân'a en çok uyanlardır."

Dr. Arif Aytekin, Ehl-i Sünnet İnanç Esasları - Tahavî ve Akaid Risalesi, İst. T.y, Sh.58, Md.63.

[23] Yûnus, 10/62-63-64.

[24] A'râf, 7/128.

[25] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'd-Diyet, B.8, Hds.I419.

[26] Sünen-i İbn Mace, Kitabu'd-Diyet, B.l, Hds.2618.

[27] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Vesaya, B.24, Hds29. Sahih-j Müslim, Ki tabu'I-iman, B.38, Hds.145. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Vesaya, B.10, Hds.2874. Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Vesaya, B.12, Hds.3652.

[28] Sahih-i Buhâri, Kitabu'd-Diyet, B.5, Hds.17. Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Kaseme, B.6, Hds.25-26. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'I-Fiten, B.1, Hds.2247. -Kitabu'd-Diyet, B.10, Hds.1423. Sünen-i Neseî, Kitabu't-Tahrimu'd-Dem, B.İ4, Hds.4043-4047, Bil, Hds.4034.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Hudud, B.l, Hds.4352-4353. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'l-Hudud, B.l, Hds.2534 ve 2533. Sünen-i Dârimî, Kitabu'İ-Hudud, B.2, Hds.2302-2303.

[29] Oysa izzet (güç, onur ve üstünlük) Allah'ın, O'nun Rasulü'nün ve mü'minlerindir. Ancak münafıklar bilmiyorlar." Münâfikûn, 63/8.

[30] Allah ve Rasulü, bir işe hükmettiği zaman, mü'min olan bir erkek ve mü'min olan bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Rasulü'ne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapık­lıkla saptırmıştır." Ahzab, 33/36.

[31] Ey İman edenler, Aüah'a itaat edin, Rasulü'ne itaat edin ve sizden o-lan emir sahihlerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu, Allah'a ve Rasulü'ne döndürün. Şayet Allah'a ve ahiret gününe iman ediyor­sanız. Bu. hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir." Nisa, 4/59.

[32] Şu hâide yalanlayanlara itaat etme.

Onlar, senin kendilerine yaranıp onlarla uzlaşmanı arzu ettiler, o zaman onlar da, sana yaranıp uzlaşacaklardı." Kalem, 68/8-9.

[33] Gerçekten şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için dostlarına gizli çağrılarda bulunurlar. Onlara İtaat ederseniz, şiibhesiz sîz de müşrik olursu­nuz." En'âm. 6/121.

[34] Şübhesİz, kendilerine hidayet açıkça belli olduktan sonra gerisin geri (küfre) irtidad eden (dÖnen)İeri, şeytan kışkırtmış ve uzun emellere kaptır­mıştır.

İşte böyle, çünkü gerçekten onlar, Allah'ın indirdiğini çirkin karşılayanla­ra dediler ki: 'Size bazı işlerde itaat edeceğiz.' Oysa Allah, onların saklamakta olduklarım (sır olarak konuştuklarını) biliyor." Muhammed, 47/25-26.

[35] Ey iman edenler, Yahudi ve Hristiyanları dostlar (veliler) edinmeyin, onlar, birbirlerinin dostudurlar. Sizden onları kim dost edinirse, kuşkusuz onlardandır. Şübhcsiz Allah, zalimler topluluğuna hidayet vermez." Mâide. 5/51.

[36] Ey iman edenler, eğer imana karşı küfrü sevip tercih ediyorlarsa, ba­halarınızı ve kardeşlerinizi veliler (dostlar) edinmeyin. Sizden kim onları ve-Hler edinirse, İşte zulme sapanlar bunlardır." Tevbe, 9/23.

[37] Hani Lokman oğluna -öğüt vererek demişti ki; 'Ey oğlum, Allah'a şirk koşma. Hiç ştlbhe yok ki şirk, gerçekten büyük bir zulümdür." Lokman, 31/13.

[38] Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin tâkendileridir." Mâide, 5/44.

Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar, zalimlerin tâ kendileridir."Mâide, 5/45.

Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar, fasıkların tâ ken­dileridir." Mâide, 5/47.

[39] Zulmedenlere eğilim göstermeyin, yoksa size ateş dokunur. Sizin Al-lah'dan  başka  velileriniz yoktur,  sonra yardım  da  göremezsiniz.''  Hûd, 11/113.

[40] Muvahhid mü'minlerin önderi Rasulullah (s.a.s.)'dan rivayet edilen iki Hadis-i Şerifi de buraya kaydedelim:

İbn Ömer (r.anhumaj'dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Kim zulüm ile bîr düşmanlığa yardım ederse, Allah'ın gazabına dönmüş olur.",

Sünen-i Ebıı Davud, Kitabu'I-Akdiye, B.14, Hds3598.

Semure b. Cündüb (r.a.)'dan.

RasuluIIah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Kim müşriklerle beraber olur ve (müşrik diyarında) onunla beraber ika­met ederse o da, müşrik gibidir.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Cihad, B.170, Hds.2787.

[41] Nisa, 4/92.

[42] Nisa7 4/93.

[43] Hucurât, 49/9-10.

[44] Bakara, 2/178.

[45] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Libas, B.24, Hds.44. -Kitabu'l-Cenaiz, B.l, Hds.l. -Kitabıfr-Rikak, B.13, Hds.30. -Kitabu't-Tevhid, B.34, Hds.13.

Sahih-i Müslim, Kitabu'1-İman, B.40, Hds.154 ve 153. Sünen-i Tirmizî, KitabıTI-îman, B.18, Hds.2782.

[46] İmam Azam'ın Beş Eseri. çev. Mustafa Öz, İst. 1981, Sh.69.

İmam-ı Azam, Fıkh-ı Ekber Şerhi, Şerh. Allame Aliyyu'1-Karî, çev. Hü­seyin S.Erdoğan, İst.1987, Sh.193,

[47] Nisa, 4/48 ve 116.

[48] Dr. Arif Aytekin, A.g.e. Sh.58-6O, Md.66.

[49] İslâm İnancı Fikh-t Ekber-Akaid-i Nesefî, çev.Hasan Tahsin Feyizli, İst. 1988, 2. Baskı, Sh.6O.

Taftazânî, Kelam İlmi ve