|
Ayşe Böhürler, alanında başarılı çalışmalar ortaya koymaya gayret eden bir gazeteci. Son çalışmalarından birisi olan “Duvarların arkasında Müslüman ülkelerde kadın” adlı belgeseliyle de bu gayretini ortaya koyarak dünyanın dört bir yanındaki Müslüman ülkelerdeki kadınları taşıdı ekranlarımıza.
Halen Kanal 7’de yayını devam eden belgeseli hem Batılılardaki, hem kendimizdeki önyargı duvarlarını yıkmak amacıyla ortaya çıkaran Böhürler’in vurguladığı, Müslüman ülkelerdeki kadınların sorunları olmasıyla birlikte bu sorunları dile getirebilecek cesarete ve sorunlarla mücadele edecek bilince sahip olmaları. “İslâm coğrafyasının kadınları özgür,” diyor Böhürler ve bu kadınları görmemizi istiyor.
İslâm coğrafyasına mensup ülkeler oldukça fazla ve çalışmanızda bunlardan on üç tanesi yer alıyor. Bu ülkeleri neye göre belirlediniz?
İslâm coğrafyasında önce bir araştırma yaptık. Birbirine benzeyen değil de farklı dinamikleri olan ülkeler olmasına özen gösterdik. Meselâ Endonezya dünyanın en kalabalık İslâm ülkesi. Sudan yüzölçümü olarak dünyanın en büyük İslâm ülkelerinden birisi. Mısır, Arap dünyasında kadın hareketinin başladığı ilk ülke. Bir de on iki bölüm, normal bir belgesel serisinin olabileceği bir rakamdır. Biz bunu on üçe çıkartmış olduk. O nedenle daha fazlası dahil olamadı, ama elbette başka ülkeler de olabilirdi.
Tunus’taki kadınların Türkiye’dekilerle benzer sorunları yaşadığını duyuyor, okuyoruz. Tunus’un bu on üç ülke arasında olmaması dikkatimi çekti. Özel bir nedeni var mı?
Başörtü yasağı açısından baktığınızda, evet benzerliklerimiz var. Belgeselimizde ise Fas ve Tunus yok. Cezayir var. Bu ülkelerde şöyle bir şey var, turist olarak rahatlıkla gidebiliyorsunuz, ama kameranız ve bir çekim, randevu söz konusu olduğu anda antidemokratik yönetimler olduğu için devlet görevlileri devreye giriyor ve siz birtakım izinlerle oraya gidebiliyorsunuz. Fas’tan proje bitimine kadar maalesef çekim izni alamadık. Tunus’u hiç düşünmedik, belki rahat çalışamayız diye düşündük. Ve Tunus bizimle benzer özellikler de taşıyordu zaten. Ama Fas bu projenin içinde olmalıydı.
Niçin özellikle Fas olmalıydı?
Çünkü Cezayir bağımsızlık savaşı geçirmiş ülke olarak farklı bir deneyimdi, ama Fas biraz daha farklı. Sultanlık var, ama cumhuriyet de var. Modernleşmesi biraz daha farklı. Biz bu projemizde Müslüman dünyadaki kadınların değişimini ele alıyoruz. Odak noktamız o değişim ve kadınların sorunlarına bakışları olduğu için Fas’taki değişimi görmemiz gerekiyordu diye düşünüyorum.
Çalışmanızdan, “İslâm coğrafyasındaki kadınların ortak sorunları şudur” gibi bir sonuç çıkarabildiniz mi?
Aile içindeki şiddet, yoksulluk, ekonomik problemler, işsizlik, bunlar ortak sorunlar. Ama daha lokal ve yerel problemler de var. Bunların birçoğu hem kültürel, hem yoksullukla alakalı. Meselâ Endonezya’da kadın ticareti, yoksulluk nedeniyle ön plana çıkıyor. Sudan’da kadın sünnetleri gibi âdetler, sağlık sorunu olarak ön plana çıkıyor. Cezayir’de Fransız, Arap ve Müslüman kimliği arasında kalmışlık var. Ama aslında temel olarak baktığımızda ortak şöyle bir şey var İslâm dünyasında, dinin o ülkenin gelenekleriyle birleşmesinden doğan sentez ve o geleneklerin din olarak algılanmasından doğan baskılar var. Birçok ülkede kadınlar da bunu çok rahat ifade ediyor, “Biz dinimizle hiçbir sorun yaşamıyoruz, keşke İslâm tam anlamıyla yaşansa. Ama biz geleneklerimizden çok sorun yaşıyoruz” diyorlar.
Bir söyleşinizde Türkiye’de doğmuş ve yaşıyor oluşunuza şükrettiğinizi ifade ediyordunuz. Oysa görünürde Endonezya, Malezya gibi ülkelerde kadınlar hem dinlerini yaşayıp, hem sosyal hayatın içinde bulunmak açısından daha rahat gibi görünüyorlar. Bu aidiyet duygusuyla ilgili bir şey. Siz tarihte on altı devlet kurmuşsunuz, büyük bir medeniyet ve kültür birikiminiz var. Ve bundan kaynaklanan bir dünyaya bakışınız var. Elbette 1957’de kurulmuş Malezya’nın dünyaya bakışıyla kendiniz arasında bir ortaklık sağlayamıyorsunuz. Başörtüsü sebebiyle Malezya’da okuyan öğrenciler de aynı şeyi söylüyorlar. Çünkü o dünyayı biraz yapay buluyorsunuz. Aynı zamanda Malezya bir Batılı toplum gibi. Birey kimliği fazlaca güçlü. O kültürün içinde siz kendinizi oraya ait hissetmiyorsunuz.
Başörtüsü yasağının Türkiye’de devam ediyor oluşunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu bir zihniyet, bir değişim. Bu yasak birdenbire ortaya çıkmış bir yasak değil. Osmanlının son döneminde başlayan, Türkiye’nin modernleşmesi, değişimiyle Cumhuriyetin şekillenmesi tartışmalarının içinden gelen bir şey. Türk aydını modern dünyaya uyum sağlamaya ve bu tartışmaları yapmaya 1800’lü yılların başında başladı. Aslında şimdi bu eskimiş tartışmaların günümüze yansımasını görüyoruz. İki yüz yıl önceki tartışmalar bunlar. Bugün yapılması abesle iştigal. Ama bu bir bilinçaltı reaksiyonu. Bu reaksiyonun değişimi de herhalde biraz daha süre istiyor. Başörtüsü sorunu yaşamamız bu ülkeyle tüm bağlarımızı koparmamız anlamına da gelmiyor. Biz bu ülkenin vatandaşlarıyız, burada yaşıyoruz. Yapabildiğimiz birçok şey var. Bu da (başörtüsü yasağı) bu ülkenin kusuru ve ayıbı. Ama bununla da mücadele edecek olan yine biziz. Çünkü burası bizim ülkemiz. Gidecek bir yerimiz yok.
Yani yasağa karşı bir şeyler yapmaktan yanasınız.
Tabiî ki. Mücadele edilmesin, vazgeçilsin, baş açılsın demiyorum, asla bundan yana değilim, mücadeleden yanayım. Başörtüsüyle eğitim için bütün kapıların zorlanmasından yanayım elbette. Ama başörtüsünü çok merkeze koyan bir anlayış yaşandı Türkiye’de. Yani sanki tüm hayatımızın, dindarlığımızın merkezine başörtüsü oturmuş gibi. Böyle olunca ahlâkı biraz daha geri plana ittik. Ve biz bugün başörtülü, ama ahlâkî olarak zayıf diyebileceğimiz birçok insan tipiyle karşılaşıyoruz. Ama dindarlık başka bir şey. Dindar olmak daha bütünsel bir şey. Başörtüsü bunun getirdiği özelliklerden birisi. Dini bütün Müslüman olmak diye bir tanım var ya. O dini bütün Müslüman olmayı biraz daha önemsemeliyiz.
Bir röportajınız da “Hem örtünüp, hem de kendini çok beğendirecek hale getirmeye karşıyım” demişsiniz. Son yıllarda özellikle tesettürün algılanışında büyük değişimler olduğu görülüyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Örtülü de olsa kadın dişi. Kadın olmaktan gelen özellikleri var. Farklı karakterlerde kadınlar var. Bunların hepsinin aynı tarz, aynı tip bir üniforma gibi örtünmesini zaten bekleyemeyiz. Herkes kendi anlayışına, ruh haline göre bir örtünme biçimi geliştirebilir. Ama örtünmenin kendi mantığı zaten sizin toplum içerisinde cinsel kimliğinizi kapatmayı içerir. O cinsel kimliğinizi kapatmak yerine daha belirginleştiren bir örtü gerçek amacına uygun mudur? Belki bu biraz tartışılabilir. Ama ben tek bir örtü şeklini de asla savunmuyorum. Tabiî meselâ ben günlük hayatımda şöyle bir başörtü takmam. Ekranda kullansam da sokakta böyle bir şey kullanmıyorum. Günlük hayatın içinde daha sade olmayı tercih ediyorum. Bu benim örtülü olma halim. Örtülülükle ilgili duruşum. Daha süslü olmayı tercih edenler de var elbette. Onlara “Bu İslâmî değildir” demek de doğru değil. Şunu hep unutuyoruz, kendi üzerimizden toplum mühendisliği yapılmasına karşı çıkarken biz de başkalarına aynı toplum mühendisliğini yapıyoruz.
Batılıların, sadece Müslüman kadın şiddete maruzmuş, eziliyormuş gibi görerek buna müdahale etme girişimlerinde bulunmalarının altında yatan nedenler neler olabilir?
İslâmın en yumuşak karnı olarak kadını görüyorlar. Ve baktıklarında İslâm toplumlarının çoğunda kadın sorunlarına odaklanarak ön plana çıkartıyorlar. Hindu kültürü kadın sorunlarının en ağır yaşandığı bir kültürdür ama kimse Hindistan’daki kadın sorunlarından bahsetmez. Bu elbette biraz önyargılı bir bakış. Bu seçilip algılanıyor ve ön plana çıkartılıyor. Ama durumun böyle olması bu toplumlarda sorun olmadığını da göstermiyor. Kadınlar için güllük gülistanlık bir hayat yok İslâm coğrafyasında. Elbette sorunlar var ama bu toplumlarda bu sorunlarla baş edecek kadınlar da var, bir bilinç de var, mücadele de var. Kadınların ortak bir görüşü var, “Biz Condelezza Rice’ın gelip bize insan haklarını anlatmasını istemiyoruz” diyorlar.
Öyleyse kadınların bu duruşu üzerinden İslâm dünyasının geleceği konusunda ümitvar olabilir miyiz?
Elbette ortak noktamız İslâm, ama bizi birleştiren İslâm bir bütün İslâm dünyası profili çıkartıyor mu ortaya, onu tartışmak lazım. Ama şundan elbette ümitvar olabiliriz; bu coğrafyadaki kadınlar batıdan bakıldığı gibi baskılanan, sesleri kısılan ve ezilen kadınlar değiller. Bu coğrafyanın kadınları kimliklerine sahip, değerlerini koruyan, mücadeleci kadınlar. Bu belgesel aslında bunu söylüyor, İslâm coğrafyasının kadınları özgür ve kendi sözlerini kendileri çok rahat ifade edebiliyorlar.
Naciye Kaynak
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
Bizim Aile AylıkKadın ve Aile Dergisi »
Yorum yok
» Yorumu Gönder
Sadece üyeler yorum yazabilir Lütfen giriş yapın veya üye olun!.
|