|
 Ebubekir Sifil Milli Gazete 22- /14/2006
5 gün süren bir Ýsviçre seyahatinin araya girmesiyle geçen haftanýn yazýlarýný yazamamýþtým. Þükür kavuþturana… Ýsviçre izlenimlerimi daha sonraki bir zamanda aktarmak üzere bugün bir baþka konuya deðineceðim.
Murat Hafýzoðlu, Ýnkiþaf’ýn 4. sayýsýnda yer alan “Ýncil-i Þerif ve Havariler’in Öyküsü” baþlýklý makalesinde þunlarý söylemiþti: “Muvahhid Ýsevîlik Hristiyanlýða dönüþmeden önce ya da “erken Hristiyanlýk” döneminde neler olup bittiðinin ortaya çýkarýlmasýnda Nec’u Hammâdî ve Ölü Deniz yazmalarýnýn son derece büyük önemi bulunmaktadýr. Ancak dinî/tarihî tecrübelerimiz, bu yazmalarýn gerek tarihlenmesi, gerekse muhtevalarý konusunda Yahudi-Hristiyan bilim adamlarýnca yapýlmýþ çalýþmalarýn ilan edilen sonuçlarý hakkýnda bize hep ihtiyat telkin etmektedir. Terk-i dünya etmesinin üzerinden bir nesil bile geçmeden Hz. Ýsa (a.s) ve Ýncil etrafýnda oluþturulan efsane yumaklarý, “apokrif” ilan edilip insanlýktan gizlenen Ýncil versiyonlarý ve diðer metinler, “Hakk’ý batýlla karýþtýran” bir kitle karþýsýnda bulunduðumuzu ihtar edip durmaktadýr.”
Uçakta giderken okuduðum Ölü Deniz Parþömenleri Gerçeði isimli kitap (M. Baigent-R. Leigh’den Sakýp Murat Yalçýn, Nokta Kitap, Ýst.-2005) bu tesbitin tam bir tasdiki mahiyetinde. Müslüman bir Dinler Tarihi uzmanýnýn kaleminden çýkmýþ olmasýný arzu ederdim.
1947’deki ilk keþiften sonra Ölü Deniz (Kumran) parþömenleri üzerinde kurulan Vatikan kaynaklý tekel, inanýlmayacak bir direnmeyle belgelerin neþrini yarým asýr geciktirmeyi baþarmýþ, bu süre zarfýnda hiçbir bilim çevresinin parþömenlere ulaþmasýna izin vermemiþti. Nihayet 90’lý yýllara gelindiðinde, baðýmsýz araþtýrmacýlarla hayli elektrikli tartýþmalar yaþandýktan sonra parþömenlerin fotoðraflarýnýn yayýmlanmasýna razý göstermek zorunda kaldýlar ve o tarihten sonra –esasen devam etmekte olan– bir dolu haklý itham ve isnadýn muhatabý olmaktan kurtulamadýlar tabii olarak.
Bu sonuç, problemin nihai çözümü anlamýna gelmiyor tabii. Bir de bu belgeler üzerinde bulunan “yorum tekeli” dikkat çekiyor. Hangi belgenin ne anlattýðý, ne þekilde yorumlanmasý gerektiði konusunda da baþlangýçta kararlý bir direniþ var. Ancak gelinen noktada hakikat adýna epey mesafe kat edildiðini söyleyebiliriz.
Hafýzoðlu, deðindiðim yazýsýnýn sonunda, Dinler Tarihi konusunda çalýþanlarý, Hristiyanlýk Tarihi’ni, Hristiyanlýðýn resmî metin ve söylemlerine inhisar ettirme alýþkanlýðýndan sýyrýlarak yazmaya ve okumaya ve Hristiyanlýk içinde mevcudiyetini þu veya bu biçimde hala koruyan “muvahhid” çizginin izini sürmeye davet ediyordu. Yukarýda adý geçen kitabýn yazarlarýnýn da bir Müslüman gözüyle okunduðunda tam da bunu yaptýðý görülüyor. Milatýn kýsa bir süre öncesinde ve sonrasýnda Kumran’da sakin bulunan kitlenin býraktýklarý ile Ahd-i Cedid’in çeþitli yerleri arasýnda yapýlacak dikkatli bir karþýlaþtýrmanýn, sözünü ettiðim çizgiyi bariz bir þekilde aksettirdiði görülecektir.
Sanýldýðý gibi Hz. Ýsa (a.s)’ýn geliþi, Yahudilik karþýsýnda yeni bir dinin konumlanýþý anlamýna gelmemektedir. Ýsevîlik Hristiyanlýða dönüþtürülmeden önce mevcut Yahudiliðe direnen sahih Musevîlik’ten baþka birþey deðildi. Bir baþka söyleyiþle, eðer Pavlus Hristiyanlýðý oluþturmasaydý, Ýsevîlik belki de Essenîlik veya bir baþka isim altýnda yürüyüp gidecekti. Adýna ister Zealotlar, ister Essenîler isterse baþka birþey densin, Kumran belgelerini bize býrakan topluluk ile Hz. Zekeriyya, Hz. Yahya ve Hz. Ýsa (hepsine selam olsun) arasýnda, hatta Havariler ve onlarýn reisi durumundaki Yakub arasýnda kopmaz bir bað bulunduðu su götürmez bir gerçek.
Ölü Deniz Parþömenleri Gerçeði’nin yazarlarý, parþömenlerin haykýrdýðý gerçeðin dünya kamuoyundan yarým asýr boyunca gizlenmesinde Vatikan’ýn (ve þimdiki Papa’nýn) rolünü ýsrarla ve isabetle vurguluyor. Ancak bunu yaparken, 1967’deki meþhur “6 gün savaþlarý” neticesinde bölgeye hakim olan Ýsrail’in, bu tarihten itibaren parþömenler üzerindeki tekelci tutumun devamýna –en hafif tabiriyle– seyirci kalmasý konusunda hayli “hoþgörülü” davrandýklarý da dikkatten kaçmýyor. Oysa bu durum, 1950’lerin baþýnda Hristiyan ekipteki parçalarýn ele geçirilmesi için Moþe Dayan ve Ariel Þaron’un, Kudüs’ün laðým kanallarýný kullanarak saldýrmayý planlama ciddiyetiyle hiç baðdaþmýyor! (Bu tarihe kadar, biri Yahudi diðeri Hristiyan iki ayrý ekibin elinde iki grup parþömen bulunuyordu.). Þu halde belgelerin dünya kamuoyundan gizlenmesinde Ýsrail’in de hayli belirleyici olduðunu söylemek gerçeðin ifadesi olacaktýr . 1967’den itibaren Ýsrail’in egemenliðine geçen parþömenler üzerinde “çalýþtýðý” söylenen ekibin öyle esrarengiz bir gücü vardý ki, kendilerine en küçük bir eleþtiri yönelten bilim adamlarýnýn ya itibar veya mevki kaybýna uðramasý, bilim çevrelerine tam bir korku ve dehþet havasý yayýyordu. Söz konusu ekibi böylesine güçlü ve tedirgin kýlan neydi acaba?
Gerçek þu ki, Havariler’le Kumran cemaati arasýndaki baðlantý, sadece Hristiyanlýðýn deðil, Yahudiliðin de “kurgulanmýþ” bir tarih söylemi üzerine oturduðunu ayan beyan gösteren bir husus. Bu noktada Ölü Deniz Parþömenleri Gerçeði’nin yazarlarýnýn parþömenlerin muhtevasý hakkýnda sorduðu þu sorular son derece can alýcý: “Yeni Antlaþmanýn (Ahd-i Cedid) aksine, kaynaðýn çok yakýnýndan gelen, hiç düzenlenmemiþ bu metinler Hristiyanlýðýn kökenleri, Kudüs’teki sözde “Ýlk Kilise” ve belki de Ýsa’nýn kendisi üzerine yeni, anlamlý bir ýþýk tutabilir miydi? Kurumsallaþmýþ gelenekleri (Hristiyan inanç ve kabullerini, E.S.) tehlikeye sokacak, onlara meydan okuyacak ve belki de yanlýþlýklarýný kanýtlayacak bir þeyler olabilir miydi içlerinde?”
Aslýnda bu soru, Hristiyanlar yanýnda, adý geçen kitabýn yazarlarý Baigent-Leigh’in “bir tür alternatif Tevrat” dediði “Tapýnak Parþömeni” dolayýmýnda Yahudiler’e de rahatlýkla yöneltilebilir. Yönetimle ilgili meselelerden evlilik ve ibadetlere kadar hayatýn bütününü kucaklayan hükümler ihtiva eden bu parþömenin yaný sýra “Þam Belgesi” ve “Habakkuk Beyanatý” hem Yahudiler hem de Hristiyanlar için gerçekten önemli problemler doðuruyor. Bu belgelerde geçen “Yalancý” Hristiyanlar’ýn, “Günahkâr Kâhin” ise Yahudiler’in ketum tavrýný anlaþýlýr kýlýyor. Zira ilkinde doðrudan Pavlus’un, ikincisinde ise Havariler’in reisi (Hz. Ýsa’nýn kardeþi olduðu söylenen) Yakub’un katili Kâhin Ananas’ýn kastedildiði açýk.
Kumran yazmalarýný bizim için önemli kýlan da burasýdýr. Eðer Ýslam Tarihi bir anlamda Peygamberler ve onlarýn ümmetlerinin tarihi ise, hiçbir Müslüman Ölü Deniz yazmalarýna ve onlarý býrakanlara ilgisiz kalamaz. Zira bu yazmalarýn gerçeðe en uygun okuma ve yorumlamasý ancak o dönemin Müslümanca incelenmesiyle yapýlabilecektir.
Bugüne kadar Ýslam’la ve onun tarihiyle ilgili olarak Yahudi ve Hristiyan müsteþrikler tarafýndan sayýsýz eser kaleme alýnmýþtýr. Onlar týpký kendi tarihleri konusunda yaptýklarý gibi bizim tarihimizi de “kurgulamak”tan geri durmadýlar. Müslüman ilim adamlarýnýn bu sahada yaptýðý en diþe dokunur faaliyet, bunlara “reddiye” yazmakla sýnýrlý olageldi ne yazýk ki!
Dinler Tarihi sahasýnda çalýþan ilim adamlarýmýzýn bu noktadan ileriye geçmeyi denemesi için daha ne kadar beklemek gerekiyor? Yahudiliðin ve Hristiyanlýðýn tarihini en doðru yazacak olanlar Müslümanlar deðil midir?. Onlarýn tarihini yazan, Tevhid’in tarihine de hayati bir katký saðlamýþ olacaktýr. Ölü Deniz yazmalarý böyle bir çalýþmaya soyunmak için fazlasýyla kýþkýrtýcýdýr.
»
Yorum yok
» Yorumu Gönder
|