Din Emniyeti

 Âlemlerin yegâne Rabbi Allah (c.c), yeryüzündeki te­miz ve helâl nimetlerin bütününü biz kulları için yaratmış­tır... Yaratmış olduğu bunca nimetleri, biz insan kullarının faydasına ve hizmetine vermiştir... Şöyle buyurur yegâne Rabbimiz Allah:

"Görmedin mi Allah, yerdekileri ve denizde O'nun em­ri ile akıp gitmekte olan gemileri sizin yararınıza verdi. Gö­ğü de, kendi izni olmadıkça yer üzerine düşmekten korur. Şübhesiz Allah, insanlara karşı şefkatlidir, çok merhametli­dir.

Sizi diri tutan, sonra öldürecek, sonra da diriltecek olan O'dur. Gerçekten insan pek nankördür.[1]

"Nasıl oluyor da Allah'ı inkâr ediyorsunuz? Oysa ölü i-ken sizi O, diriltti. Sonra yine sizi öldürecek, yine diriltecek ve yalnızca O'na döndürüleceksiniz.

Yerde olanların tümünü sizin için yaratan O'dur. Sonra göğe yöneîip (istiva edip) de onları yedi gck olarak düzenle­yen O'dur. O, her şeyi bilendir.[2]

"Sizin için yeryüzüne boyun eğdiren O'dur. Şu hâlde onun (yerin) omuzlarında yürüyün ve O'nun rızkından yivin. Sonunda gidiş O'nadır.[3]

"Yere (gelince) onu döşeyip yaydık, sonra sarsılmaz dağlar bıraktık ve onda her şeyden ölçüsü belirlenmiş ürünler bitirdik.

Ve orada, sizler için ve kendisine rızık vericiler olmadı­ğınız kimseler (varlıklar ve canlılar) için geçimlikler kıldık.[4]

"Gökte rızkınız vardır ve size va'adolımmakta olan da. [5]

Sayısını ancak kendisi bildiği bunca temiz, helâl ve faydalı nimetleri insan kullan için yaratan Kâinatın Rabbi Allah, cinleri ve insanları yahnızca kendisini tanısınlar ve gereği gibi ibadet ederek, kendisine şirk koşmasınlar diye yaratmıştır...

Rabbimiz Allah şöyle buyuruyor:

"Ben, cinleri de, insanları da yalnızca Bana ibadet et­sinler diye yarattım. [6]

Zatına ve sıfatlarına hiç bir şekilde şirk koşmadan yal­nızca kendisine ibadet etsinler, yani yalnız ve yalnız O'nun emirlerine tabi olsunlar diye yarattığı insan kullarına, yol gösterici Peygamberler ve rehber olan Kitablar da gönder­miştir... İnsanları, imtihan sahası olan dünya hayatlarında e-ğiten Rabbimiz Ailah, onlara helâl ve haram sınırlarını be­lirlemiş, neyin yapılıp, neyin yapılmayacağını apaçık beyan buyurmuştur... Bu buyruklar doğrultusunda hareket eden in­sanlar, yeryüzü imtihanını başarılı bir şekilde verir, dünyada nutlu ve mes'ud oldukları gibi ahirette de cennet ehlinden olurlar...

Şöyle buyurur Rabbimiz olan Allah:  ,

Peygamberler, müjdeciler ve uyarıcı korkutucular olarak (gönderildi). Öyle ki, Peygamberlerden sonra insanların

Allah'a karşı (savunacak) delilleri olmasın. Allah, üstün ve güçlü olandır, hikmet ve hüküm sahibidir. [7]

Peygamberler (Allah'ın salat ve selamı cümlesinin üze­rine olsun), insanların içinden, onlar gibi beşer olan ve Rab­bimiz Allah tarafından seçilip yetiştirilen has kullardır. [8]

Rabbimiz Allah, bu gerçeği şöyle beyan buyurur:

"Böylece sana da Biz, kendi emrimizden bir ruh verdik. Sen, Kitab nedir, İman nedir bilmiyordun... Ancak Biz, onu bir nur kıldık. Onunla, kullarımızdan dilediklerimizi hida­yete erdiririz. Şübhesiz sen, dosdoğru olan bir yola yöneltip iletiyorsun.

Göklerde ve yerde bulunanların tümü Kendisine aid olan Allah'ın yoluna. Haberiniz olsun, işler, Allah'a döner. [9]

Misak anında kendilerinin kuİ, Allah'ın yegâne Rab ol­duğuna inanarak kabul eden insan kulların, [10] verdikleri sözlerine ne kadar sadık oldukları ortaya çıksın diye imtihan dünyasına gönderildiler... Dünya hayatında, Rableri Allah'a verdikleri ahidlerinde durmak ve dünya hayatını emrolun-dukları şekilde devam ettirmeleri için, kendilerine hayat kı­lavuzu gönderilmiştir... Bu ilâhî hayat kılavuzunu nasıl uy­gulayacaklarına dair de, kılavuzu onlara en ince noktasına kadar anlatacak, onların arasında emin bir şahıs veya şahıslar seçilmişlerdir...

Bu seçilen şahıs veya şahıslar, kitab nedir, iman nedir bilmeyen kişilerdi.-. Bu emin seçkin yüce şahsiyetler, Rabbi-miz Allah tarafından öğretilmiş ve eğitilmişler... Onlara İ-man Öğretilmiş, Kitab öğretilmiş ve uygulanması yaptırıl­mıştır... Neye, kime ve nasıl iman edilecek ne, kim nasıl reddedilecek, öğretildiği gibi, ibadet , ahlâk ve muamelatın hepsi kendilerine bildirilip öğretilmiştin..

Hayat, İman ve ibadeti!.. İman ve imanın gereği olan hal ve harekette bulunmak, Rabbimiz Allah'ın emrettiği ha­yatın yaşanmasıdir... Bu hayatın sağlık ve selamet üzere, hu­zur ve saadet üzere yaşanması, insanlara Rabbleri Allah ta­rafında gönderilen İlâhî hayat kılavuzu olan Kitab'ın, seçkin şahsiyetlerin gösterdiği şekilde uygulanması ile gerçekleşir,.. Bu hayat kılavuzu kitablarm en sonuncusu ve kendisin­den sonra kitab olmayan Kur'ân-ı Kerinrdir... Hayat kıla­vuzları olan İlâhî Kitabları insanlığa açıklayan ve uygulayan seçkin Peygamberlerin (Allah'ın saiat ve selâmı cümlesinin üzerine olsun) sonuncusu ve kendisinden sonra ne bir Nebi ne de bir Rasul gelmeyecek olan Rasulullah Muhammed (s-a.s.)'dir.[11]

Rabbim Allah tarafından en güzel ve yüce ahlâk üzere yaratılıp terbiye edilerek, seçilip hidayet rehberi kılınan ye­gâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.), Allah'ın izniyle kendisine tabi olanları dosdoğru olan Allah'ın yoluna yöneltip ilet­mektedir... Kendilerine yegâne Rabbimiz olan Allah'dan al­dığı Kitabı ve hikmeti Öğretmektedir... Kendiliğinden her­hangi bir şey söylemeye yetkili olmayan önderimiz Ra­sulullah (s.a.s.), her ne söylemiş ve yapmışsa, Allah'ın ken­disine bildirdiği vahiy ile yapmıştır...

Bu gerçeği Rabbimiz, şöyle beyan buyuruyor:

"Battığı zaman yıldıza andolsun, sahibiniz (olan Pey­gamber) şaşırıp sapmadı ve azmadı.

O, hevadan (kendi istek düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz.

O (söyledikleri) yalnızca vahyolunmakta olan bir va­hiydir. [12]

Yalnızca kendisine vahyolunana tabi olan yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.), [13]Allah'a, kendisinin Nübüvvetine ve ahiret gününe inananlara, kitab ve hikmeti öğretiyor, onlara nurlu yolu gösteriyor ve kendilerini temizliyordu. [14]

Rasulullah (s.a.s.)'ın önderliğine ve Kur'ân-ı Kerim'in rehberliğine tabi olup iman eden mü'minler, olgunlaşmaları için imtihana tabi tutulmuşlardır... Bu imtihan sırasında hak batıldan, doğru eğriden, gerçek yalandan apaçık ayrılacak ve net bir şekilde belli olacaktır... İnsanlar, yalnızca "biz de i-man ettik" demek ile kalmayacak, gerçekten iman edip et­medikleri veya iman derecelerinin ne olduğu bu imtihan sirasında ortaya çıkacaktır...

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

"Elif-Lâm-Mim.

İnsanlar (yalnızca) 'İman ettik' diyerek, sınanmadan birakılıverileceklerini mi sandılar?

Andolsun, onlardan öncekilerini sınamadan geçirdik. Allah, gerçekten doğrulan da bilmekte ve gerçekten yalan­cıları da bilmektedir. [15]

İlâhî hikmet gereği imtihan olunan iman edenler, Rab­bimiz Allah'ın emrettiği, razı olduğu ve Rasulullah (s.a.s.) gösterdiği şekilde hareket eden, ifrat ve tefritten kaçınan va­sat ümmeti, yani adalet üzere olunan ümmeti oluştururlar...

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

Böylece Biz, sizi insanlara şahid (ve örnek) olmanız için vasat bir ümmet kıldık, peygamber de üzerinizde bir şahid olsun.[16]

Aşırılığın her türlüsünden kaçınan, dini dosdoğru anla­yıp yalnız Allah'a has kılan[17] ve Allah'ın sınırlarını koruyan[18] mü'minlere şu uyanda bulunur Rabbimiz Allah:

"De ki 'Ey Kitab Ehli, haksız yere dininiz konusunda aşırı gitmeyin ve daha önce sapmış, bir çoğunu saptırmış ve dümdüz yoldan kaymış bir topluluğun heva (istek ve tutku)lanna uymayın.

İsrai loğu Harından küfredenlere, Davud ve Meryem oğlu İsâ diliyle lanet edilmiştir. Bu, isyan etmeleri ve haddi aş­maları nedeniyledir.

Yapmakta oldukları münker (çirkin iş)lerden birbirini sakındırmıyorlardı. Yapmakta oldukları şey, ne kötü idi. [19]

Rabbim Allah'ın, mü'min kulları için seçip beğendiği en olgun nimet olan[20] İslâm dini, [21] fıtrat dini olup insanlığın beden ve ruh ölçüsüne tamtamına uygun ölçüdedir... Ne dar­dır, ne geniştir... Darlık ve genişlik gibi haddi aşmayı da asla kabul etmez... Kendisine tabi olunduğunda insanı mutlu ve mes'ud edecek olan yegâne hayat nizâmı İslâm dini, emrettiklerini koyduğu ölçülerde yapılmasını buyuran Allah'ın kanunudur... Allah'ın emrettikleri, O'nun gösterdiği ölçüler­de uygulamayanlar, hadlerini aşmış, Allah'ın sınırlarını çiğ­nemişlerdir... Bu, haddi aşma, ister noksanlık, isterse fazla­lıktan yana olsun aynıdır... Her ikisi de, emredilmediği hâlde meydana gelen aşırılıktır... Bu aşırılıklar, yani ifrat ve tefrit­ler, Allah'a karşı isyan etmenin ve haddini aşmanın bir ifadesidir... İfrat ve tefrit, Rabbimiz Allah'ın emirlerini, ya bir yana bırakarak, ya da heva ve hevesine göre yorumlayarak istenilenin dışına çıkılmak suretiyle meydana gelir... Rabbi­miz Allah, böyle hareketleri, böyle düşünce ve inançları ya­saklamış, Allah'ın sınırlarını aşanları ve hadlerini bilme­yenleri sevmediğini beyan buyurmuştur:

" Ey iman edenler, Allah'ın sizin için helâl kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Şübhesiz Allah haddi aşanları sevmez.[22]

Rabbimiz Allah tarafından mü'min kuliarına helâl kılı^ nan temiz ve güzel şeylerin, mü'minler tarafından haram kı­lınması, Allah'a karşı bir isyan ve haddi aşmak olduğu gibi. Allah tarafından haram kılınan her hangi bir şeyin helâl kı­lınmasın da, Allah'a karşı bir isyan ve haddi aşmaktır... Rab­bimiz Allah, haram kıldığını, yani yasakladığını helâl kılan ve helâl kıldığını, yani serbest bıraktığını haram kılan, yani yasaklayan isyankârları hiç sevmez... Gerçek mü'minler, helâl ve haram sınırını belirleyici olarak yalnız ve yalnız Â-lemlerin Rabbi Allah'a inanır ve Allah'ı kabul ederler... Allah'dan başka hiç bir makamı ve merciyi helâl ve harem, ya­ni serbest ve yasak koyucu olarak tanımaz, tanımadıkları gi­bi aynı zamanda seksiz ve şübhesiz reddederler... Çünkü ka­nun koymak, hüküm va'zetmek yalnız ve yalnız yegâne ha­kim Allah'a aiddir...  Hakimiyet,  kayıtsız ve  şartsız Allah'ındır.[23] Kanun koymada ve hakimiyet noktasında Rabbi­miz Allah'ın hiç bir ortağı yoktur. [24]

"Allah, göklerin hakimi, bizler de sınırları belli ülkemi­zin hakimiyiz. Bizim ülkemizde egemenlik Allah'ın değil, egemenlik, kayıtsız şartsız insanlarındır. Bundan dolayı ül­kemizin yönetiminde, ekonomisinde, hukukunda ve ekono­mik sorunların çözümünde Allah'ın kanunları geçersizdir. Biz, kendi kanunlarımızı, egemenliğin kayıtsız şartsız ken­dilerine aid olan insanımızdan aldığımız yetki ile kendimiz istediğimiz şekilde yaparız..Allah'ın yönetimle, ekonomiyle, hukukla ve sosyal sorunlarla ilgili kanunlarıyla hareket et­mek isteyenler, bölücü ve anarşisttirler. Bunlar, bizim mevcud beşerî düzenimizi kaldırıp yerine Allah'ın nizâmı olan İslâm'ı koymak ve bizim egemenliğimizi yok edip Al­lah'ın egemenliğini koymak istiyorlar. Bunlar, bizim kendi heva ve heveslerimizden kaynaklanan, birbirimiz için uygun gördüğümüz yasaları kaldırıp yerine Allah'ın kanunlarını geçirmek istiyorlar. Bu Allah taraftarları olan mü'min müs-lümanlar, vatan hainidirler. Gerici, yobaz ve teröristlerdir. Bunİar, hemen yakalanrnalı ve Aiiah taraftarları mü'min müslümanlar oldukları için en ağır ceza ile cezalandırılmalı­dırlar... Eğer onlara karşı şiddetli davranmaz, onları ortadan kaldırmaz isek onlar, bizim beşerî düzenimizi yıkacak ve ye­rine Allah'ın dini İslâm'ı ikâme edeceklerdir... Vurun, öldü­rün, yok edin bu Allah taraftarları olan mü'min müslümanlan! vs..." diyen ve dediklerini de hayatta uygulayanlar, Al­lah'a karşı olan düşmanlıklarını apaçık ortaya koyan,isyan edip hadlerini aşanlardan başkası mıdır?

 

Tarihe baktığımızda Allah düşmanlarının sembolü hâli­ne gelen Mısır bölgesinin egemen tağutu Firavn'm şöyle de­diğini, Rabbimiz Allah (c.c.) Kur'ân-ı Keriminde haber veri­yor:

"Fir'avn dedi ki: "Bırakın beni, Musa'yı öldüreyim de O (gitsin) Rabbine yal varsın. Çünkü ben, sizin dininizi (yer­leşik düzeninizi) değiştirmesinden, ya da yeryüzünde fesad (anarşizm, terörizm) çıkarmasından korkuyorum.[25]

İnsanlık tarihi boyunca ve günümüzde küfrün tek millet olduğu ve küfür cephesinde hiç bir şeyin değişmediği, ayrıca yeni bir şeyin olmadığını vurgulayarak hatırlatılmalıdır. [26]

İmanın karşısında ve Tevhid ile savaşan küfür, tek mil­let olduğu gibi, iman ve iman cephesi de tarih boyu tek mil­let ve tek cephe olmuştur... Aslında iman milletinde ve iman cephesinde de bir değişme olmadığı gibi, yeni bir şey yok­tur...

Alemlerin Rabbi Allah'a Meleklerine, Kitablarma, Ra-sullerine, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah'dan olduğuna katıksız, seksiz, şübhesiz ve şirksiz iman, dün ne i-se, bugün de, yarın da odur... Dünkü mü'mİnler ne ise, bu­günkü mü'minler de öyledir... Dünkü mü'min, neye inanı­yorsa, bugünkü mü'min de aynı şeye inanır... Dünkü mü'min imanın gereği olan salih amellerde nasıl bulunup takva üzere yaşıyorsa bugünün mü'mini de, imanın gereği olan salih ameli yaşayarak takvayı ortaya koymaktadır...

Mü'min muvahhid müslümanlar, her zaman ve her mekânda bir milletin, bir ümmetin ve bir vücudun mensubudurlar...

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"Gerçek şu ki,sizin bu ümmetiniz tek bîr ümmettir. Ben de, sizin Rabbinizim, öyleyse Bana ibadet ediniz.[27]

Rabbi bir, Kitabı bir, Peygamberi bir, akidesi bir, usûlü ve hedefi bir olan İslâm ümmeti, aşırılığı olmayan vasat bir ümmet olduğunu bir kez daha hatırlatalım...

Haddini aşan taşkınlar, her zaman ve her mekânda mağlub olmuş, zelil hayatı, helak olmakla sonuçlanmıştır...

Abdullah (İbn Mes'ud, ra) dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor:

"Taşkınlar (haddi aşanlar), helak olmuştur. [28]

İmtihan sahası olan dünya hayatında nefsini aşağılık, yaşantısını zelil kılanlar, ancak Allah'ın dini olan yegâne hayat nizâmı İslâm'dan yüz çevirirler... İslâm'dan yüz çevi­ren egemen güçler, hem kendilerini hem yönettiklerini, hem de yeryüzünü ifsad eder ve oluşturdukları huzursuzluğu her tarafa yaymaya çalışırlar... İnsanın fıtratına uygun olan, yani fıtrî olan İslâm'dan başka hangi ideolojik düzen olursa ol­sun, insanoğlunun baş belâsı ve huzursuzluğunun kaynakla­rından birisidir... Çünkü İslâm'ın karşısına dikilen tüm beşe­rî ve tağutî ideolojiler ve düzenler, hem teorisi, hem de pra­tikleriyle insan fıtratına, yaratılış gayesine, tamamıyla ters­tir... Çünkü bu ideolojik düzenleri oluşturanlar, kuranlar, kurduranlar, koruyan ve devam ettirenler, kulluğu bırakıp ilâhîık makamına göz dikenler ve kendi paylarına o makamı işgal edenlerdir... Beşerî ve tağutî düzenlerde, bu düzen taraftarları birbirilerinin rabbleri ve birbirilerinin kullarıdır...

Bu gerçeği beyanla yegâne Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:

"De ki: 'Ey Ehl-i Kitab, bizimle sizin aranızda müşterek (ortak) bir kelimeye gelin, (ki o da şudur:) Allah'dan başka­sına kulluk etmeyelim, O'na hiç bir şeyi ortak koşmayalım I ve Allah'ı bırakıp kimimiz, kimimizi rabler edinmeyelim.' Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: 'Şahid olun, biz ger­çekten müslümanlanz.[29]

Mü'minlerin, dosdoğru yola, yani İslâm'a davet etmele­rine kulak kapatanlar ve haktan yüz çevirip birbiriîerine ta-pınanlar, birbirilerinin kanun koyucu, yani rableri olanlar i-çin yine şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

"Onlar, Allah'ı bırakıp büginlerini ve rahiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih'i de. Oysa onlar, tek olan bir İlâh'a ibadet etmekten başkasıyla emrolunma-dılar. O'ndan başka İlâh yoktur. O, bunların şirk koşmakta oldukları şeylerden yücedir. [30]

Allah'ı bırakıp birbirlerinin rabler edinip, birbirine ta­pınıp ibadet ederek, birbirlerinin kullan olanları beyan eden bu ayetin tefsirini bizzat önderimiz Rasulullah (s.a.s.) yap­mıştır...

Adiyy b. Hatim (r.a.) anlatıyor:

Boynumda altından bir haç olduğu halde Rasulullah (s.a.s.)'e geldim.

Rasul-ı Ekrem:

"Ya Adiyy, bu putu üstünden ati" buyurdu.

Kendisinin, Beraat (Tevbe) Sûresinden:

"Onlar, Allah'ı bırakıp bilginlerini ve rahiblerini rabler (ilâhlar) edindiler.[31] ayetini okuduğunu işittim.

Buyurdu ki:                           

"Gerçi onlar, bunlara ibadet etmiyorlardı. Fakat bunlar, her hangi bir şeyi onlara helâl kıldıkları vakit onu, helâl ka­bul ediyorlar ve herhangi bir şeyi haram kıldıkları vakit onu, haram kabul ediyorlardı.[32]

Allah'ın kanunlarında yasak ve serbest olanları bırakıp, kendi zevklerine, beşerî ideolojilerine göre yeniden kanun yapıp Allah'ın yasakladığını serbest, serbest bıraktığını ya­saklayan, yani helâli haram, haramı helâl kılanlar rablık-larını, Hanlıklarını ilan etmişlerdir... Onların bu kanunlarına boyun eğen, razı olan ve hiç bir ikrah-ı mülci olmadan tabi olup itaat edenler, onları kendilerine rab veya ilâh edinmiş­lerdir... Ya Allah'ı tamamıyla bırakıp onlara itaat etmiş, ve­ya Allah ile beraber olanlara tabi olmuşlardır... Her iki hâlde küfür etmiş ve şirk koşmuşlardır... Ya tamamen tağuta kul olmuş, ya da bazı işlerde Allah'a itaat ederken, bazı işlerde de tağuta itaat eder olmuşladır... Böylece iki iiâhlı bir kul hâline gelmişlerdir...

Hayatî meselelerde tağut ilâhına tabi olurken tağutun zarar görmediği ve onun hakimiyetinin sarsılmadığı işlerde de Allah'a ibadet etmeye devam edenler, imanlarına şirk ka­rıştıranlardır...

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"Onların çoğu, ancak ortak koşarak Allah'a iman eder­ler. [33]

Allah'ın emirlerini reddeden, kanunlar koyan tağutlarm kanunlarına tabi olanlar, "ben de müslümanım" demeleri, onların müslüman olduklarını gösterir değildir... Tağutlara itaat eden, destek olan ve onların yaşamalarına yardımcı o-lanların, müslümanhk iddiaları bomboş bir iddiadır... Bu id­dia sahibleri, ya gerçekleri bilmez cahillerdir, ya da saf ve bilgisiz insanları bu yolla aldatmak isteyen kurnaz hainler­dir!

Rabbimiz Allah, yalnızca kendisine kul olan ve bütün şeytanî, tağutî ideolojileri düzenleriyle reddeden muvahhid mü'min kullarını uyarıyor:

"Ey insanlar, hiç şübhesiz Allah'ın va'dı haktır, öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcılar) da, sizi Allah ile (Allah'ın adını kullanarak) aldatmasın.[34]

Bu hain tipler, saf insanları Allah'ın adını kullanarak aldatma yolunu tutmuşiardir... Gerçekten Allah'dan, Allah'ın dininden ve O'nun Rasulü'nden tamamen yüz çevir­miş, bu da yetmiyormuş gibi Allah'a ve muvahhid mü'minlere azılı düşman olmuşlardır...

Rabbimiz, bunlar için şöyle buyuruyor:

"Kendi nefsini aşağılık kılandan başka, İbrahim'in di­ninden kim yüz çevirir? Andolsun, Biz O'nu, dünyada seçtik, gerçekten ahirette de O, salihlerdendir.

Rabbi O'na: 'Teslim ol, deyince (O;) 'Âlemlerin Rabbi-ne teslim oldum' demişti.

Bunu İbrahim, oğullarına vasiyet etti. Yakub da: 'Oğuüarım şübhesiz Allah, sizlere bu dini seçti. Siz de, ancak müslüman olarak can verin.' (diye benzer vasiyette bulun­du) [35]

Rabbimiz Allah'ın seçip vazifeli kıldığı bütün Peygam­berler (Allah'ın salat ve selâmı cümlesinin üzerine olsun), aynı dinin, yani İslâm dininin mensublandırlar.., İlk insan, ilk medeniyet kurucusu ve ilk Peygamber Hz. Âdem (a.s.) dan,son Peygamber Rasulullah Muhammed (s.a.s.) Önderi­mize kadar tüm Peygamberler,birbirinin devamı, kardeşi ve tamamlayıcılarıdırlar...

Ebu Hüreyre (r.a.)'m rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Ben, Meryem oğlu İsa'ya dünya ve ahiret de insanların en yakınıyım.

Esasen Peygamberler, babalan bir kardeştirler, anaları ayrı ayrıdır, dinleri birdir.[36]

Allah'ın vazifeli kıldığı bütün Peygamberler, Allah'ın izni ve emriyle insanlara aynı mesajı vermiş ve bir tek haki­katten bahsetmişlerdir...

Rabbimiz Allah'ın beyanıyla:

"Andolsun Biz her ümmete: 'Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının' (diye tebliğ etmesi için) bir Peygamber gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allah hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine de sapıklık hak oldu. Artık, yeryü­zünde dolaşın da yalanlayanların uğradıkları sonucu gö­rün. [37]

Mesaj aynı ve bir, hedef ve usûl aynı ve bir: Allah'a şirk koşmadan iman ve imanın gereği olan salih amel,yani takva üzere bir hayat sürmek... Allah'ın kanunlarına tabi olmakve Allah'ın kanunlarını yürürlükten kaldırıp kendi yan­larından kanun koyanlardan kaçınmak, onlara itaat etme­mek!..

Tevhid ve imanı kabul, şirk ve küfrü red!.. Allah'a evet, tağutu red!..

Hayat, iman ve cihaddır!.. önce katıksız bir iman, sonra imanın gereği olan bir hayat yaşamaya en son imkânıyla gay­ret etmek, yani her haliyle, her yönüyle Allah yolunda cihad!..

İşte Peygamberlerin (Allah'ın salat ve selâmı üzerlerine olsun) Allah'dan vahy yoiuyla alıp insanlara apaçık beyan ettikleri nurlu yolun ilkeleri..,

Rabbimiz şöyle buyurur:

"Ey iman edenler, rükû edin, secdeye varın, Rabbinize ibadet edin ve hayır işleyin, umulur ki, kurtuluş bulursunuz.

Allah adına gerektiği gibi cihad edin. O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbra­him'in dini(nde olduğu gibi). O (Allah), bundan daha önce de, bunda (Kur'ân'da) da sizi müslümanlar, olarak İsimlen­dirdi. Peygamber, sizin üzerinize şahid olsun, siz de insanlar üzerine şahidler olasınız diye. Artık dosdoğru namaz kılın, zekatı verin ve Allah'a sarılın, sizin Mevlâniz O'dur. İşte ne güzel Mevlâ ve ne güzel yardımcı.[38]

Bu apaçık ve nurlu yolun, bu yegâne hayat nizâmının iik ilkesi, seksiz ve şübhesiz, içinde şirk, küfür, bid'at ve hu­rafe bulunmayan katıksız imandır... İmandan hemen sonra Allah'a karşı olan kulluğun en belirgin özelliği olan, rükû ve secdeleri içeren, mü'mini her türlü kötülükten alıkoyan, ge­reği üzere kılınan dosdoğru namazdır. [39]

Muvahhid mü'minler, ancak yegâne Rab Allah'ın huzu­runda rükûya eğilir ve secdeye varırlar... Allah'ın huzurunda rükû eden ve pak alnını tevazu duygusu ile kulluğun gereği ayakların değdiği yere koyup secde eden mü'minler, Al­lah'dan başka hiç bir güce ve makama karşı eğilmezler...

Yalnız ve yalnız Allah'ın emrettiği ve önderimiz Ra-sulüllah (s.a.s.)'in gösterdiği, yaptığı, öğrettiği şekilde hare­ket eder muvahhid mti -miriler, yani Allah yolunda gereği gi­bi cihad ederler,.. AHah tarafından seçilen ve kendilerine

"Müslüman" ismi verilen Allah taraftarları kullar, "Müslü­man" isminden ve "Müslüman" sıfatından başka hiç bir isim ve sıfata rıza göstermezler... Bu mü'min muvahhid müslü­manlar, insanların üzerinde birer şahiddirler... İnsanların, kendilerinden hayat dersi gördükleri Tevhid adamlarıdırlar... Önder Rasulullah (s.a.s.), nasıl ki, mü'min müslümaniar için bir örnek, bir önder ise, mü'min müslümanlar da, diğer in­sanlar için bir iyilik, güzellik, ahlâk örneği ve önderleridir­ler... Ve muvahhid mü'minier, eşi benzeri bulunmayan Mev­lâ ve yardımcısı olan Allah'a sarılmış, yani iman ile itaat et­mişlerdir... Bu, Peygamberlerin içinde tek başına bir ümmet olan İbrahim (a.s.)'ın dini ve anlayışıdır.[40] Put kıran putçu düzeni yıkan İbrahim (a.s.)'m dini... Bu din Adem (a.s.)'dan bu yana İslâm'dır... İslâm'a tabi olanlar, namazlarını dos­doğru kılanlar ve zekâtını verenlerdir... Gerek bedenî, gerek malî ibadetlerini yerli yerince yapanlar, muvahhid mü'min müslümaniardır...

"İbrahim, ne Yahudi idi, ne de Hıristiyandı. Ancak O, hanif (muvahhid) bir müslümandı, müşriklerden de değildi.

Doğrusu, insanların İbrahim'e en yakın olanı, O'na u-yanlar ve bu peygamberle iman edenlerdir. Allah, mü'minlerin velisidir.[41]

Katıksız bir mü'min, hâlis bir muvahhid olan İbrahim (a.s.)'ın izini takib eden, Onun varisleri olan mü'min muvah-hidier, O'na en yakın olanlardır... O'nun bıraktığı Tevhid dâ­vasının varisleri önder Rasuiullah (s.a.s.) ve O'nu getirdiği hak dine iman ederek tabi olanlar da, put kıran İbrahim (a.s.)'a en yakın olanlardır!.. Âlemlerin Rabbi Allah da, mü'min kullarının velisi, yani dostudur...

Yegâne Rabbimiz Allah, kendilerine dost ve yardımcı olduğu muvahhid mü'min kullarına şu emri veriyor:

"Ey iman edenler, Allah'dan nasıl korkup sakınmak ge­rekiyorsa, öylece korkup sakının ve siz, ancak Müslüman olmaktan başka (bir din ve tutum üzerinde) ölmeyin.[42]

Önce iman, sonra takva ve hayatın her anını Allah'a teslimiyet ile İslâm üzere devam ettirmek... Katıksız bir mü'min müslüman olarak devam eden ve izzet üzre sürdü­rülen hayat sonuçlanırken, yine bir mü'min müslüman olarak sonuçlandırılmalıdır!.. Yalnız ve yalnız Rabbi Allah'a kul olan bir mü'min müslümanm, hayatı, ölümü, namazı ve tüm ibadetleri yalnızca Alemlerin Rabbi Allah için olmalı, yani Allah'ın emrettiği şekilde. [43]

İslâm üzere bir hayat ve İslâm üzere bir ölüm... Hayatın en güzeli ve ölümün en güzeli... Hayır üzre olmak ve hayır­larda yarışarak, [44] hayatı hayır üzre noktalamak, ölümünden sonra hayırla anılmak. [45]Ne kadar hayırlı bir durum!..

İman ile küfrün, Tevhid ile şirkin ve bunların taraftarla­rı olan Hizbullah ve hizbuşşeyytanın mücadelesinden oluşan insanlık tarihinin her döneminde yaşayan mü'min müslü-manların tek arzusu: Katıksız müslümanlar olarak yaşayıp ve yine o hâl üzere ölmek!..

Hangi çağda ve dünyanın hangi bölgesinde yaşarsa ya­şasın, muvahhid mü'minlerin arzusu; İslâm üzere yaşayan bir müslüman olarak ölmektir...

Allah'dan başka hayatına hakim olan herhangi bir merciî kabul etmemek, İslâm'dan başka bir hayat nizâmına razı olmamak, Rasulullah (s.a.s.)'den başka bir örnek ve önder tanımamak ve Kur'ân'dan başka tüm beşerî düsturları red­detmek, katıksız mü'min müslüman'm en belirgin özelliği­dir...

Şu ayetlere dikkat edelim! İnsanlık tarihinin çeşitli za­manlarında ve değişik mekânlarda yaşamış mü'minlerin ortak isteklerine kulak verelim;

 (İman eden sihirbazlar dediler ki:) 'Rabbimiz üstü­müze sabır yağdır ve bizi müslümanlar olarak öldür.[46]

"Hani Havarilere: 'Bana ve Peygamberime iman edin' diye vahy (ilham) etmiştim. Onlar da 'iman ettik, gerçekten müslümanlar olduğumuza sen de şahid ol' demişlerdi. [47]

Yûsuf (a.s.) da, bir duasında şöyle yalvarır Âlemlerin Rabbi olan Allah'a:

"Rabbim, Sen bana, mülkten (bir pay ve ona yönetme imkânı) verdin. Sözlerin yorumdan da (bir bilgi) öğrettin. Göklerin ve yerin yaratıcısı, dünyada da, ahirette de-benim velim Sensin, müslüman olarak benim hayatıma son ver ve beni salih olanların arasına kat. [48]

Mü'min, muvahhid, müslüman, muttaki ve salih kulla­rın can-ı gönülden arzusu, müslüman olarak yaşamak ve müsliiman olarak Ölmek olduğunu tekrar vurgulayıp şu ayet-i kerimeye dikkat edelim!..

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

"İşte bu (Kur'ân), uyarıhp korkutulsunlar, gerçekten O'nun yalnızca bir tek ilâh olduğunu bilsinler ve temiz akıl sahibleri iyice öğüt alıp düşünsünler diye bir bildirip duyur-ma(bir belağ)dır.[49]

Âlemlerin Rabbi Allah (c.c.) tarafından, insanlar ara­sından seçtiği Peygamber kullarına vahy etmek suretiyle in­dirilen ilâhî mesaj Kur'ân-ı Kerim, muvahhid mü'minlerin yegâne hayat yasasıdır... Kur'ân, temiz akıl sahibleri, yani a-kilları ve beyinleri tağutlar tarafından tamamen dumura uğ­ratılmamış, anlama kabiliyetine sahib olanlar için apaçık bir mesajdır...

Kur'ân-ı Kerim, bütün insanlara Rabblerinin ve İlâhla­rının bir tek Rabb ve İlâh, yani Allah olduğunu, O'ndan baş­ka hiç bir yaratıcının olmadığı gibi kanun koyucu hakim bulunmadığını bildirip izah etmek için indirilmiştir... Yegâ­ne hayat nizâmının İslâm dini olduğunun beyanıdır Kur'ân-ı Kerim... İslâm'dan başka diğer tüm ideolojilerin ve yönetim şekillerinin batıl olduğunu açıklamak için inzal olunan Kur'ân,iman etmeyenleri İçinde bulundurdukları korkunç felaketten ve uğrayacakları çok kötü akibetten uyarmak için ilâhî bir bildiridir... Şirk ve küfür içinde olanları uyarmak, onları batıldan kurtarıp hakka ulaştırmak, yani karanlıklar­dan nura çıkarmak için bir rehber olan Kur'ân, insanların ta­bi olacakları nizâmın yalnız ve yalnız îslâm olduğunu du­yurmak için gönderildi...

İslâm'dan başka bir din ve tüm hayatı kapsayıcı, her problemi en güzel çözücü başka bir nizâm yoktur!.. Çünkü yegâne Rabbimiz Allah'ın katından beyan edilmiştir İslâm!.. Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

"Hiç şübhesiz Allah katında din, İslâm'dır.[50]

Din, mutlak mânâda hayat tarzı anlamına geldiği gibi, yol, Allah'a itaat, üstün olduğu kabul edilen herhangi bir varlığa boyun eğme ve onun yetki ve hükümlerini benimse­me anlamında da kullanılır... Ayrıca din, üstünlük, üstün gelme, itaat, kulluk, ibadet, millet, şeriat, mezheb, adret, taklid, ceza, mükâfat, muhakeme, hesap, kaza ve siyaset an­lamlarına gelir...

Din, ona iman edip gereğini yerine getiren insanları dünyada ve ahirette kurtuluşa erdiren, Allah tarafından vahy yolu ile indirilen itikadî ve amelî hayat nizâmıdır... Katıksız Tevhid akidesi ve ibadet, ahlâk, muamelattan oluşan salih amel, İslâm dinin gayesini oluşturur...

Rabbimiz Allah tarafından muvahhid mü'min kullarına bahşedilen kâmil bir nimet olan hayat nizâmı îslâm dini, yö­netimiyle, ekonomisiyle, hukukuyla, sosyal meseleleriyle hayata hakim olduğu vakit ancak vad'edilen huzur ortamı oluşur... İslâm'ın en önemli yanı olan hakimiyet yönünü bir tarafa bırakma veya rafa kaldırmak suretiyle gündeme getir­mek, bölünmez, parçalanmaz dini parçalamanın tâ kendisi­dir... Dini, yani İslâm'ı kendi paylarını parçalayanlar, parça parça olurlar... Bütünler parçalanınca güçten, kuvvetten dü­şerler... Güç-kuvvet, birlikberaberlik kalmayınca, huzur ve kurtuluş da olmaz...

Rabbimiz Allah, mü'min kullarını şöyle uyarıyor:

"Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı yapışın. Dağılıp ayrıl­mayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimeti hatırlayın[51]

"Allah'a ve Rasulüne itaat edin ye çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsmız, gücünüz gider. Sabredin. Şübhesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. [52]

Kendisinde hiç bir noksanlık olmayan ve hayatın her-problemini çözen İslâm nimeti, tamamlandığı bütünlük için­de kabul edilip hayata uygulanmalıdır... Bütünlüğüne zerre kadar zarar vermeden hayata hakim kılınirsa, va'dedilen kurtuluş gerçekleşir...

Meydanlara Tağutlar hakim olmuş ve İslâm, şuursuz vicdanlara hapsedilmiş bir ortamda elbette huzur olamaz!..

Emniyet tağutlara, korku müslümanlara aid olduğu bir mekânda anarşi olmaz da, ne olur? Bölünmez bir bütün olan İslâm Dini'nin parçalandığı, iktidardan uzaklaştırıldığı ve] tekrar hayata hakim olmasın diye gece-gündüz nöbet tutul­duğu bir bölgede, mü'min müslümanlar mahkum, tağut ha­kim iken, hangi mutluluktan bahsedilebilinir?

Müslüman muvahiddler, hep beraber bir yürek, bir bilek olup Allah'ın dinine sarıldıkları zaman ve kâmil İslâm ni-metlerine hakkıyla sahib çıktıkları zaman, çağın tağutlanna karşı savaşını verebilirler... İşte o zaman şu ayet-i kerimede­ki hakikat gündeme girer:

Bugün küfre  sapanlar,  sizin dininizden (dininizi yıkmaktan) umud kesmişlerdir. Artık onlardan korkmayın, Ben'den korkun. Bugün size dininizi kemâle erdirdim, üze­rinizdeki nimetimi tamamladım ve size dîn olarak İslâm'ı seçip beğendim.[53]

Muvahhid mü'minler, hangi ortamda olursa olsunlar, hangi çağda bulunursa bulunsunlar, tabi olacakları hayat ni­zâmı İslâm'dır... Yegâne Rabbleri Allah, örnek ve önderleri Rasulullah (s.a.s.) ve hayat rehberleri Kur'ân-ı Kerim'dirî.. Bu düsturlara iman edip itaat eden mü'minler, bir vücudun sapasağlam organları gibi birliklerini oluşturmak ve beraber hareket etmelidirler...

Muttaki ve muvahhid müslümanlar, dünyanın hangi bölgesinde oiursa olsunlar, hangi ırktan, hangi renkten, hangi dilin mensubu olursa olsunlar, bu sapasağlam vücudun birer organlarıdırlar.[54] ve birbirinin kardeşleridirler. [55]İman ve salih amel üzere bir araya geien ve bir olan muvahhid mü'minler, İslâm'ı hayat dışına iten beşerî, tağutî ideolojilere karşı net tavırlarını sergilerler... İslâm'ın haki­miyetine karşı savaş açıp müntesibleri olan müslümanları bir bir şeytanî tuzaklara mağlup edip esir hâline getiren tağutî i-deoloji ve şeytanî düzen taraftarları, İslâm'ın yerine bir din­miş gibi kendi felsefelerini sunmuş, zor ile kabul ettirmeyi başarmışlardır... fdeolojileriyle, yani inanç ilkeleriyle ve pratikleriyle, yani amelî yönüyle felsefelerini İslâm'ın yerine ikâme eden bu işgalci tağut gayr-ı müslimlere karşı muvahhid mü'minler, en azından birinci merhalede şu net tavrı ortaya koymalı d ir lar:

"De ki: Ey kâfirler,

Ben, sizin taptıklarınıza tapmam.

Benim taptığıma da, siz tapacak değilsiniz.

Ben de, sizin taptıklarınıza tapacak değilim.

Siz de, benim taptığıma tapacak değilsiniz.

Sizin dininiz size, benim dinim bana. [56]

Hangi oltamda olursa olsun, ister Daru'l İslâm'da ol­sun, isterse Daru'l-Harb'-te olsun, muvahhid mü'minler, tek cemaat, tek millet ve tek ümmettirler... Hayat nizâmı olan İslâm üzere birleşmiş, şirkten, küfürden, tağutun tüm kurum ve kuruluşlarından arınmışlardır... Muvahhid mü'minler, ge­cenin gündüze girmediği, su ile ateşin bir arada bulunmadığı gibi, küfür ve şirk iie bir arada bulunamaz, kısmen de olsa meyil gösteremezler... Onların hâl ve hareketleri, Allah'ın emri ve Rasulullah (s.a.s.)'in gösterdiği şekilde gerçekleşir... İslâm'dan her hangi bir delilleri olmadan bir meseleyi gün­deme getirmezler... Rabbleri Allah'ın öğrettiklerine tabi olan mü'min müslümanlar, İslâm toprakları işgal edip egemen­liklerini zor ile sürdüren tağutların öğretilerine uymazlar...

Şu ayet-i kerimede beyan edilen hâl gibi:

"Böylece (Yûsuf) kardeşinin kabından önce onların kablarını (yoklamaya) başladı, sonra da onu (su kabını) kar­deşinin kabından çıkardı. İşte Biz, Yûsuf için böyle bir plan düzenlemiştik. (Yoksa) hükümdarın dininde (yürürlükteki kanunlara göre) kardeşini (yanında) alıkoyamazdı. Ancak Allah'ın dilemesi başka. Biz, dilediğimizi derecelerle yük­seltiriz ve her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen var.[57]

Hz. Yûsuf (a.s.), kendisine Rabbi Allah'ın öğrettiği ve emrettiği şekilde hareket ediyor... İçinde bulunduğu gayr-i İslâmî toplumun yürürlükteki gayr-ı İslâmî kanunlarına göre etmiyor, edemiyor... Çünkü Rabbimiz Allah, insanın hayatı­na hakim olan kanunların yalnızca kendisinin kanunları ol­duğunu beyan buyuruyor: Hakimiyet, Kayıtsız ve Şartsız ALLAH'ındıri

"Hüküm, yalnızca Allah'ındır. O, kendisinden başkası­na kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din, işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler. [58]

Dosdoğru olan dinin gereği: Allah'dan başkasının em­rine, hükümlerine tabi olmamak, yani yalnızca Allah'ın kulu olmak ve emir kulu olmamaktır... Çünkü hüküm koymaya, kanun yapmaya Ailah'dan başka hiç kimsenin hakkı yok­tur... İnsanları yaratan Allah, yarattığı insan kulları için de onların fıtratlarına uygun kanunlar koymuştur... Çünkü ya­ratma ve emretme yalnızca Allah'a aiddir...[59]

Bir emri olan ruhtan[60] ve topraktan bir vücud olarak ya­rattığı insan kulları için şahısları ile ilgili tabi kanunları ya­ratıp harekete geçiren Rabbimiz Allah, kulların toplumsal yapılan için de tabiî kanunlar va'zetmiş ve bunların toplum içinde kulları tarafından uygulanmasına emretmiştir... Çünkü yaratma ve emretme yalnızca O'na aiddir... Yarattığı kulları­nı, en iyi şekilde yalnızca Allah tanır... Nasıl davranırlarsa mutlu ve mes'ud olurlar bildiğinden dolayı, insan kullarına emirlerini o doğrultuda veren Rabbimiz Allah, emrine karşı gelen ve emrini dinlemeyip emredilen konuda kendisince bir hüküm belirleyip onunla amel edenleri şeytan ile beraber ce­henneme dolduracağını beyan buyuruyor...

Âlemlerin Rabbi Allah'a karşı isyan eden ve tağutlaşan şeytan, Allah'ın yegâne yaratıcı olduğunu inkâr eden birisi değildir... Şeytan, hem Allah'ın ilâh olduğuna, hem de ahiret gününün varlığına iman eden birisidir... Bütün bu inanmak ve bilgi sahibi olmasına rağmen kendisini şeytani aştıran şey, Allah'ın "Âdem'e secde edin" emrine itaatsizlikle beraber, kendince bir hüküm beyan edip, Allah'ın hükmüne tabi ol­mamakla beraber, kendi hükmüne tabi olmasıdır... Allah'ın hükmüyle hükmetmeyip hevasından kaynaklanan kendi hükmüne tabi olması, onu kâfirleştirmiştir... Allah'ın hayırlı kıldığını hayırlı görmeyip, kendisinin hevasından hayırlı ola­rak iddia ettiğini kabul edip ileri sürmesi, Allah'ın hükmüne karşı hüküm ortaya koyması, kendisini şeytanlaştınmştir.[61] Onun Allah'a ve ahiret gününe inanması, yaptığı bu suçtan dolayı lanetlenmesini engellememiştir... Çünkü o, bu' inancıyla beraber, Allah'ın hükmüyle hükmetmem iş, heva-u he­vesinden ve kendi felsefesinden olan kendi hükmüne tabi olmuştur...

Rabbimiz Allah'ın erirlerinden bir tanesine karşı red tavn sergileyenin hâli böyle olursa, ya Allah'ın emirlerinden oluşan Kur'ân-ı Kerim'i devre dışı bırakıp hükmünü yasak­layan, hayatî meselelerin tümünde heva-u heveslerinden kaynaklanan kanunlarla hükmeden egemen tağutların hâli nice olur?

Rabbimiz Allah, İblis'in şeytanlaşmasım şöyle beyan eder:

"Andolsun. Biz, sizi yarattık,sonra size suret (biçimşekil) verdik, sonra meleklere: 'Âdem'e secde edin' dedik. Onlar da -İblis'in dışında- secde ettiler. O (İblis), secde e-denlerden olmadı.

(Allah) dedi ki: 'Sana emrettiğimde, seni secde etmek­ten engelleyen ne idi?' (İblis) dedi ki: ;Ben, O'ndan hayırlı­yım. Beni ateşten yarattın, O'nu ise çamurdan yarattın.'

(Allah): 'Öyleyse oradan in, orada büyüklenmen senin (hakkın) olmaz. Hemen çık. Gerçekten sen, küçük düşenler­densin.'

O da: '(İnsanların) dirilecek zamana güne kadar beni gözle(yip ertele)1 dedi.

(Allah): 'Sen, gözlenip ertelenenlerdensin' dedi.

Dedi ki: 'Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım.

Sonra da muhakkak onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından kendilerine sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulamayacaksın.'

(Allah) dedi ki: 'Kınanıp alçaltılmış ve kovulmuş ola­rak oradan çık. Andolsun, onlardan kim seni izlerse, cehen­nemi sizlerle (tümünüzle) dolduracağım.[62]

Hakimiyet, kayıtsız ve şartsız Allah'ındır!

Bunu kabul etmeyenler ve kendilerini hüküm koyucu e-gemen güç olarak iktidar makamında görmeye çalışanlar, selefleri olan İblis'in durumundan ibret ve ders alıyorlar mı acaba?

Fir'avn da, selefi ve üstadı şeytanın yolunu izlemiş, tağutî düzenini yıkıp yerine Allah'ın nizâmını olan İslâm'ı hakim kılmak isteyen Hz. Musa (a.s.) ve iman eden müslü-manlara karşı korkunç bir savaş başlatmıştı... Tevhid ordu­sunun baş komutanı, Allah'ın seçkin kullarından ve Allah'ın peygamberi Hz. Musa (a.s.)'ı öldürmek için parlamentosun­dan karar çıkmasını bile teklifte bulunmuştu... Çünkü eğer Hz. Musa (a.s.) sağ kahrsa, onun ve onunla beraber iktidarda bulunanların düzeni yıkılacak, büyük bir inkilâb ile toplum­sal değerler değişecekti. [63]

Hüküm konusunda Allah'a şirk koşanlar veya kendi hükmünü, Allah'ın hükmüne tercih edenler, yani müşrik ve kâfirler, kendilerinin ya da atalarının ortaya koyduğu ideolo­jik düzenleri kendilerine din etmişlerdi... Dün böyle olduğu gibi bugün de böyledir! Beşerî ideoloji sahibi olup sapıtanîa-nn yanı sıra, hak dine mensub olduktan sonra dinlerini nevalarına uygun bir şekilde değiştirenler de sapıklara ka­rışmışlardır... Allah'ın kendilerine haram kıldığını, yani yapmalarını yasakladığını, kendilerine helâl kılan, yani yap­malarını emreden veya serbest bırakanlara itaat etmeleri, bundan dolayı onları Allah'dan başka rab edinmeleri, ken-j dilerini müşrik yapmıştı...

Bu konuda Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"Yine bunu, gibi onların ortaklan, müşriklerden çoğunaj çocukiarını öldürmeyi süslü gösterdiler. Hem onları helake düşürmek, hem de kendi aleyhlerinde dinlerini karmaşık-kılmak için. Allah dikseydi, bunu yapmazlardı. Sen, onları ve düzmekte oldukları iftiraları bırak.[64]

Rabbimiz Allah, kendi katından insan kullarına doğruyu! anlatan ve nurlu yolu gösterip onları sapıklıklardan kurtaran, Kur'ân-ı Kerim'i gönderdi ki, İnsanların içine düştüğü şirk-j ten, küfürden ve sapkınlıklardan dolayı uyarsın... insanlar, bu uyarıya kulak versin ve itaat etmek suretiyle kurtuluşa ersinler... Hak Din'e mensub olduklarını söyleyip de dinlerine, şirk ve hurafe katanlar da kendilerine gelip yaptıkları bu büyük zulümden vazgeçerek doğruyu yanlıştan ayırsınlar ve temizi pisten arındırsınlar... Böylece hak ortaya çıksın ve batıl zail olsun gitsin... Şu bir gerçek ki, batıl, eninde sonun­da zail olmaya mahkumdur. [65] Mü'minler için şifâ ve rahmet^ olan Kur'ân-ı Kerim'e tabi olundukça batıl, kendiliğinden yok olur. [66]Kur'ân'da beyan edilen hak uygulanır ve hayata hakim kıhmrsa, batıla yaşama hakkı kalmaz!..

Rabbimiz, Allah, İslâm Dini'nin temel kaynağı ve muvahhid mü'minlerin hayat yasası Kur'ân-ı Kerim için1 şunları beyan buyurur:

(Bu) Kitabın indirilmesi, üstün ve güçlü olan, hüküm ve hikmet sahibi bulunan Allah katmdandır. Hiç şübhesiz, Biz, sana bu kitabı hak ile indirdik. Öyleyse sen de dini, yal­nızca O'na hâlis kılarak Allah'a ibadet et.

Haberin olsun, hâlis (katıksız) olan din, yalnızca Al­lah'ındır. Ondan başka veliler edinenler(şöyle derler): 'Biz bunlara, bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibadet e-diyoruz. 'Hiç şübhesiz Allah, aralarında ihtilaf ettikleri şey­lerden hüküm verecektir. Gerçekten Allah, yalancı kâfir olan kimseyi hidayete eriştirmez.[67]

Hak ile indirilen Kur'ân'a iman ve itaat eden muvahhid mü'minler,dini yalnızca Allah'a has kılanlardır... Hayatları­na yalnız ve yalnız Allah hakimdir, yani her ne yapıyor ve yapacaklar ise, Allah'ın emrettiği ve Önderimiz Rasulullah (s.a.s.) den gördükleri, ve O'ndan öğrendikleri şekilde ya­parlar... Dini Allah'a has kılmak, hayatta Allah'tan başkası­nın emirlerine itaat etmemek demektir... Yalnız ve yalnız Allah'ın kulu olmaktır dini Allah'a has kılmak!.. Yalnız Al­lah'a kul olan mü'min müslümanlar, Allah'tan başka merci­lere, yani Allah'ın kanunlarını geçersiz kılıp kendi yaptıkları kanunlara itaat edilmesini isteyen tağutlara kısmen de olsa itaat edemezler!.. Şeytanın taraftarları olan tağutlar, şeytanın emirlerine itaat etmekle Allah'a isyan etmiş ve şeytana kul olmayı, Allah'a kul olmaya tercih etmişlerdir.

Şeytana ve şeytanîlere kulluk yapanlar, yani Allah'ın hükümleriyle hükmetmeyen ve beşerî ideolojilere tabi olan­lar, iktidar koltuğunu işgal etmiş ve yine işgal ettikleri İslâm topraklarında müslümanları müstaz'aflaştırarak en korkunç zulme tabi tutmuşlardır... Ne pahasına olursa olsun, bu tağutlara itaat edilmemeli, onların gideriimesi, ve ortadan kaldırılması için cihada kuşanmalıdır muvahhid mü'min müslümanlar... Bu mukaddes vazife, Allah'ın mü'min kulla­rına mutlak bir emridir... İslâm topraklarını işgal eden, Islâmı devre dışı bırakan ve kendi kanunlarıyla hükmeden tağutlara karşı cihad edip, yeryüzünü o fitnecilerden temiz­lemek, mü'min müslürnanlara farz kılınmıştır. [68]

Rabbimiz Allah, yalnız kendisine kulluk edilmesini em­reder... O'na kulluk yaparken, bir başkasına kısmen de olsa kulluk yapmaya asla rıza göstermeyen Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"Ey ÂdemoğuHarı, Ben, size and vermedim mi ki, şey­tana kulluk etmeyin, çünkü o, sizin için apaçık bir düşman­dır.

Bana kulluk edin, doğru olan yol budur.

Andolsun o, sizden birçok insan kuşağını saptırmıştı. Yine de aklınızı kullanmıyor muydunuz? [69]

Birbirine tamamen zıd olan iki şeyden biri mutlaka ya­pılmalıdır... İkisi birden yapılamaz... İkisinden biraz alınarak karıştırmak batıldır... Temize pisin karışması, temizi kirletir, hiç bir zaman pisi, temiz yapamaz... Ya hakka tabi olunur, ya batıla... Hak ve batıl karışacak olursa, batıl gündeme gi­rer... Rabbimiz Allah, hakkın batıldan tamamen ayrılmasını [70] ve hakkı batıla kanştırmamayı emreder. [71]

Rabbimiz Allah (c.c.) şunu sorar:

"Peki onlar, Allah'ın dininden başka bir din mi arıyor­lar? Oysa göklerde ve yerde her ne varsa istese de, istemese de O'na teslim olmuştur ve O'na döndürülmektedirler.

De ki: 'Biz Allah'a, bize indirilenejbrahim, İsmail, İshak. Yakub ve torunlarına indirilene, Musa'ya İsa'ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere iman ettik. Onlardan hiç biri arasında ayrılık gözetmeyiz. Ve biz, O'na teslim ol­muşlarız.[72]

Allah'ın dininden başka bir din yoktur. Ancak din gibi görünmek, dinin yerine geçip insanlara hakim olmak ve ha­yatı kuşatmak isteyen batıl beşerî ideolojiler vardır... Tarih boyu her zaman ve her mekân da bu batıl ve zulme dayalı isteklerini gündeme sokmuşlar, ama her hâl-u kârda zelil ve rezil olmuşlardır... Çünkü iddia ettiklerini gerçekleştireme­miş ve gerçekleştiremeyeceklerdir de!.. Hayatı kuşatıcı ve insanın her problemine en tabiî çözümü ortaya koyan Al­lah'ın dini İslâm'dır. Batii ideolojiler ve taraftarları, "biz de bunu yaparız" deyip ortaya çıkmışlar ve bir-iki meseleye hokkabazlıklarla çözüm getirince, hayatî tüm meseleleri hâl edecek bir makamda görülmeye başlanmışlar... Çok az za­man sonra ne mal oldukları anlaşılmış ve içlerinin kof oldu­ğu ortaya çıkmıştır... Küfür ve şirk ideolojilerin ve düzenle­rin, yani teorik ve pratik yönleriyle hangisi olursa olsun başı rezalet, sonu felakettir... İlk ortaya atılan batıl ideolojilerin her hangi birisi, aklî deliller ve mantıkî hokkabazlıklarla toz  pembe gösterilir. Öyle görmek isteyenler de, öyle görürler... Teoriden pratiğe aktarılınca, gerek isteyerek, gerekse zor ile bir yönetim şekline dönüşünce, yani hayata hakim olunca ne korkunç bir zulüm düzeni olduğu, aklı dumura uğramamış oianlar tarafından görülür...

Din, yani insan fıtratına uygun, insanı dünya ve ahirette nıes'ud edecek olan yalnız ve yalnız İslâm'dır... Tertemiz kaynak suyu, tertemiz yayla havası, hormondan ve her türlü katkı maddesinden arındırılmış tabiî mayalı tandır, ya da odunla pişmiş fırın ekmeği, insan fıtratına ne kadar uyuyor ve faydalıysa, İslâm dini onlarla kıyaslanamayacak kadar insan fıtratıyla uyumlu ve faydalıdır... Çünkü fıtrîdir İslâm Dini... Bir insan vücudunda beyin ve kalb, o vücud için ne kadar fıtri ise, İslâm onlardan daha fıtrîdir... İnsan, gerek ferdî, ge­rekse toplumsal meselelerinde beyine, kalbe, göze, ağza, kulağa, ayağa, ele, akla, fikre, zihne, zekaya ve idrake ne ka­dar ihtiyacı varsa, onlardan daha fazla islâm'a ihtiyacı var­dır... İslâm olmadan, bu organların ve soyut nesnelerin sıh­hatinden söz edilemez... İslâm olmayınca insan, gerek ferd olsun» gerek toplum olsun hastalıklıdır... Stres içinde, zarar ve ziyan içindedir.[73] İslâm'sız bir toplum, ateş çukurunun kanarında ve intihar etmek üzeredir... Beden için ruh ne ise, hayat için İslâm odur!..

İslâm'ı hayat nizâmı olarak kabul etmeyen ve beşeri batıl ideolojilerin herhangi birisini yönetim düzeni olarak benimseyip koruma altına alanlar, ya da İslâm'ı kabul ettik­ten sonra terk edip batıl düzenlerden herhangi birisine sarı­lanlar, diğer bilgisiz bırakılan insanları kandırmak için ken­dilerini ne kadar İslâm'a mensub kılarlarsa kılsınlar Allah, onları kabul etmeyeceğini beyan buyuruyor... Allah'ın kabul buyurmadı ki arını,  mü'min müslümanlar da kabul  etmez, reddederler... Çünkü mü'min müslümanlar, Allah'ın emrine tabi olanlardır... Allah'ın kabul buyurduğunu kabul eder, reddettiklerini reddederler... Bu red ve kabulü kendilerine emreden Allah'ın emrine yerine getirirken, önder ve örnek Rasulullah (s.a.s.)'ın Sünnetine uygun hareket ederler... Al­lah ve Rasulü (s.a.s.) bir şeye .nasıl hükmetmişler ise, müslü-man kadın ve erkek onu, o şekilde kabul edip uygulaması, onların imanlarının gereğidir... Mü'min müslümanların, Al­lah ve Rasuîullah (s.a.s.)'ın hükmüne karşı itiraz yetkileri yoktur... Kalblerini ihata eden katıksız imanları, bu itirazı engelleyicidir...

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

"Allah ve Rasulü, bir işe hükmettiği zaman, mü'min o-lan bir erkek ve mü'min olan bir kadın için o işte kendi is­teklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Ra-sulü'ne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla saptırmıştır.[74]

Rabbimiz Allah (c.c), İslâm nizâmından başka gerek teoride, gerekse pratikte bir beşerî ideoloji ve düzeni kabul edip uygulayanları asla kabul etmediğini beyan etmiştir...

Bu konuda Rabbimiz, şöyle buyurur:

"Kim İslâm'dan başka bir din ararsa (veya benimserse), asla ondan kabul edilmez. O, ahirette de kayba uğrayanlar­dandır.

Kendilerine apaçık belgeler geldiği ve Peygamberin hak olduğuna şahid oldukları hâlde, imanlarından sonra küfre sapan bir kavmi Allah, nasıl hidayete erdirir? Allah, zulme­den bir kavmi hidayete erdirmez.

İşte bunların cezası, Allah'ın, meleklerin ve bütün in­sanların laneti üzerinde olmasıdır.

İçinde temelli kalıcıdırlar. Onların azabı hafifletilmez ve onlar gözetilmez.

Ancak bundan sonra tevbe edenİer, salih olarak davra­nanlar başka. Çünkü Allah, gerçekten bağışlayandır, esirge­yendir.

Doğrusu imanlarından sonra küfredenler, sonra küfürle­rini artıranlar, bunların tevbeleri kesinlikle kabul edilmez, işte bunlar, sapıkların tâ kendileridir.

Şübhesiz, küfredip kâfir olarak ölenler, bunların hiç bi­risinden, yeryüzü dolusu altın olsabunu, fidye olarak verse de kesin olarak kabul edilmez... Onlar için acıklı bir azab vardır ve onların yardımcıları yoktur.[75]

"Allah, zulmeden bir kavmi hidayete erdirmez." Çünkü bu zulüm, Allah'a şirk koşmaktır... Allah, şirk koşanları asla affetmeyeceğini apaçık beyan buyurmuştur. [76]

Abdullah (İbn Mes'ud r.a.) şöyle anlatır:

"İman edip de imanına zulüm karıştırmayanlar, işte e-min olmak ancak onların hakkıdır. Doğru yola giden de onlardır. [77]  Ayeti indiği zaman bu, müslümana ağır geldi de:

Ya Rasulullah, bizim hangimiz nefsine zulmetmez ki?, dediler.

Rasulullah (s.a.s.):

"Bu ayetteki zulüm, sizin anladığınız gibi değildir. O zulüm, ancak şirktir."

Lokman'in oğluna Öğüt verirken:

"Ey oğlum, Allah'a şirk koşma. Hiç şübhe yok şirk, gerçekten büyük bir zulümdür.[78] buyurdu. [79]

Şirk ve küfür işleyerek İslâm'dan irtidad edenler, tevbe eder. küfür ve şirkten vazgeçer, tekrar iman ederek saîih a-mel işlerse ve bu güzel hâlini muhafaza ederse, Allah, kendi­sini affedeceğini beyan buyuruyor... Bu ayetlerin "Esbab-ı Nuzûlü" hakkında şu olay nakledilir:

İbn Abbas (r.a.) anlatıyor:

Ensar'dan bir adam. müslüman olduktan sonra dinini terk edip nıürted oldu, müşriklerin arasına girdi. Sonra pişman oldu, kavmine haber göndererek:

Benim için Rasulullah'a sorun (tekrar İslâm'a girece­ğim), tevbem kabul olur mu?, dedi.

Akrabaları Rasulullah'a gelerek:

Filan   kimse,   İslâm'ı   terk   ettiğine   pişman   oidu, tövbesinin kabul edilip edilmeyeceğini sana sormamızı iste­di, dediler.

Bu sırada şu ayetler nazil oldu:

"Kendilerine apaçık belgeler geldiği ve Peygamberin hak-olduğuna şahid oldukları hâlde, imanlarından sonra küf­re sapan bir kavmi Allah, nasıl hidayete erdirir? Allah, zul­meden bir kavmi hidayete erdirmez.

İşte bunların cezası, Allah'ın, meleklerin ve bütün in­sanların laneti üzerine olmasıdır.

İçinde temelli kalıcıdırlar. Onların azabı hafifletilmez ve onlar gözetilmezler.

Ancak bundan sonra tevbe edenler, salih olarak davra­nanlar başka. Çünkü Allah, gerçekten bağışlayandır, esirge-yendir.[80]

Bunun üzerine (Rasulullah, s.a.s.), kendisine tevbesinin kabul edildiğine dair haber gönderdi. O da. müslüman oldu.[81]

İman ederek İslâm dairesine girdikten sonra, ya Allah'a şirk koşmak veyahud zaruriyyat-ı diniyeden herhangi bir şeyi inkâr etmek suretiyle tekrar küfre dönenlerin cezası, hem dünyada, hem de ahirette çok büyüktür... Mürted olduktan sonra, tekrar tevbe ederek İslâm'a dönmeyenlere, Allah îânet ediyor, melekler lanet ediyor ve bütün insanlar lanet ediyor... Ayrıca şiddetli bir azabın içinde temelli kalmak da, mürtede verilen cezalardandır... Mürted olan kişi, en hayırlısına ka­vuştuktan sonra vefasızlık yaparak hayırlıyı terk edip yeni­den en hayırsız ve şer olana dönendir...

Yegâne Rabbimiz, İslâm'dan razı olmuş ve İslâm'dan başka hiç bir nizâmı kabul etmemektedir... Aslında yalnızca İslâm nizâmdır, hayat nizâmıdır... İslâm'ı terkedenlerin orta­ya koydukları şirkten ve küfürden kaynaklanan ideolojileri ve onun pratiği, nizâm olma vasfına sahib değildir... Nizâm, her şeyi yerli yerinde ve her meselesi hâl olmuş, kendi içinde ve dışında çözülmedik veya çözememiş problemi olmayan bir kavramdır... Bu da, ancak ve ancak İslâm'dır... İslâm'ın dışındaki beşerî ve tağutî rejimlerin tümü karmaşa üzerine kurulmuşlardır... İnsanın heva-u heveslerinden kaynaklanan tağutî rejimlerin hepsi, noksanlıklar, çıkmazlar ve çözümsüz problemlerin içinde bocalayıp durmaktadırlar...

Ebu Hüreyre (r.a.) bize şu hadisi rivayet etmektedir:

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

Kıyamet günü ameller gelir.

Namaz gelir ve:

Ey Rabbim, ben namazım, der.

Allah Teâlâ:

Sen hayır üzeresin, buyurur.

Sadaka gelir ve:

Ey Rabbim, ben sadakayım, der.

Allah Teâlâ, o na:

Sen hayır üzeresin, buyurur.

Sonra oruç gelir ve:

Ey Rabbim, ben orucum, der.

Allah Teâlâ da, O' na:

Sen hayır üzeresin, buyurur.

Böylece bütün ameller gelir ve Allah Teâlâ hepsine de:

Sen hayır üzeresin, buyurur.

Son olarak İslâm gelir ve:

Ey Rabbim, Sen selâm'sın, ben de İslâm'ım, der.

Allah Teâlâ, Ona:

Sen hayır üzeresin. Bugün seninle olacağım ve seninie vereceğim, buyurur.

Allah Teâlâ, Kitabında:

"Kim, İslâm'dan başka bir din ararsa (veya benimser­se), asla ondan kabul edilmez. O, ahirette de kayba uğra­yanlardandır.[82] buyurur.[83]

Mücahid'den rivayet olunmuştur... Mücahid der ki:

El-Haris b. Süveyd, RasuluUah (s.a.s.)'in huzuruna ge­lerek müslüman olmuştu... Ancak daha sonra dini terkedip kabilesine dönmüştü... Bunun üzerine yüce Allah, yukarıda zikredilen ayeti kerimeyi inzal buyurdu...

Kabilesinden biri bu ayetleri ona okuyunca, El-Haris, ona:

Allah'a yemin ederim ki, senin doğru olduğunu, Ra-sulullah'ın senden doğru olduğunu, Allah (c.c.)'nin en doğru olduğunu biliyorum.

Vallahi, biliyorum ki, sen doğrusun, Allah'ın Rasulü senden daha doğrudur. Allah ise bu ölçünün en doğrusudur, dedi.

Ve yine İslâm'a döndü. Amma bu kez iyi bir müslüman oldu. [84]

Yegâne hayat nizâmı olan İslâm Dini, Âlemlerin Rabbi Allah tarafından en yüce bir nimet olarak tamamlanmıştır. Allah düşmanları, o günden bu güne hep İslâm'ı yok etmek için yar güçleriyle savaşmışlardır... Ağızlarıyla[85] ve kılıçla­rıyla İslâm'ı ortadan kaldırmaya uğraşmışlar, fakat Allah'ın korumasında olduğundan dolayı [86]İslâm'a herhangi bir zararı olmamış ve olamaz da!.. [87]

İslâm Dini, Allah tarafından koruma altına alındığı gibi, dini korumak için muvahhid mü'minlere emir verilmiştir... Bu uğurda malları ve canlarıyla cihad etmeleri mü'minlerin baş vazifelerindendir. [88]

Rabbimiz Allah, iman ettikten sonra imanı, çok iyi mu­hafaza etmeyi emreder. [89] İman'.a şirk, küfür, bid'at ve hurafe karıştırılmamalı, katıksız iman, her türlü yabancı maddeler­den arındırılmalıdır... İman, çok titiz bir şekilde korunmalı, imandan sonra küfre dönüş, ateşe atılmaktan daha zor gel­meli, [90] bundan dolayı iman üzre ayak diremeli ve çok sabırlı olunmalıdır...

Rabbimiz, şöyle buyurur:

"Gerçek şu, iman edip sonra küfre sapanlar, sonra yine iman edip küfre sapanlar, sonra küfürleri artanlar, Allah, onları bağışlayacak değildir, onları doğru yola da iletecek değildir.[91]

Bu korkunç felakete düşmemek için muvahhid mü'min kullarını şöyle uyarıyor Rabbimiz AHah:

"Ey iman edenler, eğer kendilerine kitab verilenlerden herhangi bir gruba boyun eğecek olursanız, sizi imanınızdan sonra tekrar küfre döndürürler. [92]

Eğer mü'min müslümanlar, yahudi ve hıristiyanlardan herhangi bir guruba tabi olursa, yani onların ideolojilerini, felsefelerini ve hayat düzenlerini benimseyecek olursa, bu hâl ve hareketleri, kendilerini mürted eder... îmanlarından sonra tekrar küfre döndürür... Çünkü ehl-i küfrün, inanç ve inançlarından kaynaklanan hayat anlayışlarına uymak, on­lardan olmak, yani onlar gibi kâfir olmak ile sonuçlanır... Müşrik ve kâfirlere akidelerinde İtaat etmek, şirk ve küfiirdür...

Rabbimiz Allah buyurur:

Gerçekten şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına gizli çağrıda (fisıldaşma ve telkinlerde) bulunurlar. Onlara itaat ederseniz, şübhesiz siz de müşriklerden olursunuz. [93]

îbn Ömer (r.a.)'m rivayeti eriyle önderimiz Rasuluü (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Kim bir millete (kavme) benzemeye özenirse, o da onlardandır. [94]

İmanın, yani Tevhid akidesinin en korkunç düşmanı, gayr-i müslimîerin akidelerine ve yaşantılarına meyletmek, onlar gibi inanıp yaşamaktır... Bu irtidad durumunun tama­men veya kısmen olmasının arasında bir fark yoktur... Aki­deyi ve ameli tamamıyla değiştirmek iie kısmen değiştirmenin arasında bir fark yoktur... Elfaz-ı küfür ile ahval-ı küfrün tamamıyla oluşması ile kısmen oluşması, sonuçta irtidadı gündeme getirdiği için sonuç itibariyle biribirilerinin aynısı­dır... İslâm akidesinden herhangi bir şeyi inkâr etmek, bütü­nünü inkâr etmek demektir...

İşgal altındaki İslâm topraklarındaki egemen ideolojiler ve düzenlerin tümü, gayr-i müslim müşrik ve kâfirlere aid olan batıl felsefelerinin sonunda ortaya atılan felsefe ve dü­zenlerdir... Bu tağutî düzenler ya Yahudîlerin, ya da Hıristi­yanların gündeme soktuklarıdır... Komünizm, sosyalizm, ka­pitalizm, faşizm, nasyonalizm... vs. vs. gibi beşeri ve tağutî düzenlerin hepsi, teorisi ve pratiğiyle Yahudi ve Hıristiyan­ların malıdır... Demokrasi ve Lâiklik gibi gayr-i İslâmî yö­netim şekillerini ortaya atan, geliştiren ve işgal ettikleri İslâm topraklarında iktidar koltuğuna oturtanlar da, yine Yahudî ve Hıristiyanlardir... Büyük şeytan Amerika ve onun zulmünde ortakları olan diğer müstekbir ülkeler, İslâm top­raklarını ve orada esaret altında yaşayan müstaz'af müslü-manları, bu gayr-i İslâmî, tağutî rejimlerle sömürüyor ve sömürmeye devam ediyor...

Bu Allah düşmanlarının, muvahhid mü'minlere karşı olan düşmanlıklarını şöyle beyan buyurur Rabbtmiz Allah:

Eğer güç yetirirlerse, sizi dininizden, geri çevirin-

ceye kadar sizinle savaşmayı sürdürürler. Sizden kim dinin­den geri dönerse ve kâfir olarak ölürse, artık onların bütün yapıp etmeleri (amelleri) dünyada da, ahirette de boşa çık­mıştır. Ve onlar, ateşin halkıdır, onda sürekli kalacaklarchr.[95]

Müstekbir tağutlann tek gayesi, mü'min müslümanları dinlerinden, yani yegâne hayat nizâmı olan İslâm'dan tama­men veya kısmen vazgeçirmektir... İslâm'dan vazgeç irdikten sonra   onları   yönetmek   ve   yönlendirmek   çok   kolaydır müstekbir işgalci tağutlar için... mü'min müslümanlar, İslâm'a sarıldıkça, onlarca baş etmek hayli zor olur... Çünkü müslümanlar, ya şehadet, ya zafer diye iki güzel şeyden biri­ne talib olunca ve Allah yolunda müstekbir tağutlarla cihad edince, onları yenmenin kolay olmadığını gördüler gayr-i müslimler... Müslümanların bu yenilmez gücünün İslâm'dan kaynaklandığını tesbit eden, egemen tağutlar, eğitim ve öğ­retim yoluyla onları İslâm'dan koparmaya ve hayat kaynak­larını kurutmaya başladılar... Kurdukları şeytanî tuzaklarla müslümanlan yavaş yavaş İslâm'dan kopardılar...

Bu şeytanî tuzaklar, öyle hassas ve öyle sinsi uygulandı ki, İslâm ile ilişkisi kesildiği hâlde milyonlarca insan "ben müslümanım" diye haykırıyorlardı... Halbuki onlar gerekse akidede, gerekse amelde gayr-i müslimlere tabi olmuş ve kendilerine hidayet apaçık belli olduktan sonra yine topukla­rı üzere gerisin geriye dönmüşlerdi...

Rabbimiz Allah, bu korkunç irtidad felaketini şöyle be­yan buyurur:

"Şübhesiz, kendilerine hidayet açıkça belli olduktan sonra, gerisin geri (küfre) irtidad eden(dönen)Ieri, şeytan kışkırtmış ve uzun emellere kaptırmıştır.

İşte böyle, çünkü gerçekten onlar, Allah'ın indirdiğini çirkin karşılayanlara dediler ki: 'Size bazı işlerde itaat ede­ceğiz.' Oysa Allah, onların saklamakta oldukları (sır olarak konuştuklarını) biliyor.

Öyleyse melekler, onların yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları zaman nasıl olacak?

İşte böyle, çünkü gerçekten onlar, Allah'ı gazablandıran şeye uydular ve O'nu razı edecek şeyieri çirkin karşıladılar. Bundan dolayı (Allah,) onların amellerini boşa çıkardı.

Yoksa kalblerinde hastalık bulunanlar, kendi kinlerini, hiç çıkarmayacağını mı sandılar?    

Eğer Biz dilersek, sana onları elbette gösteririz, böyle­likle sen, onları, simalarından tanımış olursun... Andolsun, sen onları, sözlerinin anlatım biçimlerinden de tanırsın. Al­lah, amellerinizi bilendir.[96]

Bu, böyledir!..

Allah'ın indirdiklerini, yani Kur"an-ı Kerim'i yegâne hayat yasası ve İslâm'ı yegâne hayat nizâmı olarak görme­yen, hoş karşılamayan, kabul etmeyen ve onunla amel etme­yen, bununla beraber İslâm'a ve müslümanlara savaş açan müstekbir tağutlara, bazı konularda itaat etmek, imandan sonra küfre dönmektir...

Allah'a şirk koşarak ve O'nun dinine küfrederek düş­manlık yapan, Allah'ın kanunlarını hiçe sayıp onlara rağmen kendisi de kanun yapıp zor ile egemen olduğu ülkede yürür­lüğe sokan tağutlara itaat etmek, Allah ile ilişkiyi kesmek­tir... Allah'ın düşmanlarına itaat eden, onlara destek olan, onlara rıza gösteren ve şirk üzere kurulan iktidarına katkıda bulunanların Allah ile ilişkileri kalır mı?

Allah iie, O'nun dinî ile ve Ö'nun tnü'min müslüman kullarıyla savaşanların safında yerini alanlar, onlara itaat e-denlerin müslümanhğmdan söz edilir mi?

Bu korkunç durum imandan sonra küfre dönme duru­mudur... Tevhid akidesini, tamamen, ya da kısmen şirk ve küfürle değiştirme, imandan sonra küfre dönme hâlidir... Bu da irtidaddır!.. îmanı zedeleme ve yok etmektir!..

Katıksız imanın ve salih amelin korunması konusunda hassas davranan muvahhid mti'minler, bu durumdan alabil­diğine kaçınmalıdırlar!..

Şu ayet-i kelimeler dikkatli okunur ve üzerlerinde derin derin düşünüldüğü zaman, olayın ciddiyeti daha iyi anlaşılır:

"Doğrusu, imanlarından sonra küfre dönenler, sonra küfürlerini aılıraniar, bunların tevbeleri kesinlikle kabul edilmez. İşte bunlar, sapıkların tâ kendisidir.

Şübhesiz, küfredip kâfir olarak Ölenler, bunların hiç bi­risinden, yeryüzü dolusu altın olsa-bunu fidye olarak verse de-kesin olarak kabul edilmez. Onlar için acıklı bir azab vardır ve onların yardımcıları yoktur.[97]

"Onlar, imana karşılık küfrü satın alanlardır. Onlar, Allah'a hiç bir şeyle zarar veremezler. Onlar için acıklı bir azap vardır. [98]

"Şübhesiz, inkâr edenler, Allah'ın yolundan alıkoyanlar ve kendilerine hidayet açıkça belli olduktan sonra, peygam­bere karşı gelip zorluk çıkaranlar, kesin olarak Allah'a hiç bir şeyle zarar veremezler. (Allah) onların amellerini boşa çıkaracaktır.

Ey iman edenler, Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin ve kendi amellerinizi geçersiz kılmayın. [99]

Üzerinde hiç bir şiddetli baskı, yani ikrah-ı mülci olma­dan müşrik veya kâfir olup şirk ve küfrüne devam eden, ya da imandan sonra küfre dönüp bu hâl üzere ölenleri Allah, bağışlamayacak ve onlar, ebedî cehennemde kalacaklar­dır. [100] Bunu, Rabbimiz Allah apaçık beyan etmektedir:

"Hiç şübhesiz, inkâr edenler, Allah'ın yolundan alıko­yanlar, sonra kendileri kâfirler iken Ölenler, işte Allah, onla­ra kesinlikle mağfiret etmeyecektir. [101]

İrtidad, yani İslâm Dininden dönmek, İslâm Dinini, ta­mamen yada kısmen beşerî düzenlerle değiştirmek, Tevhid akidesini kısmen ya da tamamen tağutî ideoloji ilkeleriyle değiştirme, Rasuluîlah (s.a.s.)'den tevatüren gelen Sünnet'i ve zaruriyyat-ı dİniyyeden herhangi bîr şeyi inkâr etmektir... Böyfc bir hâl ve tavır, insanı imandan sonra küfre döndürür...

Eskiden irtidad edenler, ya Yahudi oluyor havraya de­vam ediyor, ya Hristiyan oluyor, kiliseye devam ediyor, ya Mecusî oluyor, ateş tapınağına devam ediyor veya diğer batıl akidelere inanıyor ve onların putlarına açıkça taparak tavrını ortaya koyuyordu... Zamammızdaki irtidad eden mürtedler, böyle açık bir tavır sergilemediklerinden dolayı hem irtidad ediyor, hem de kendisini müslüman olarak ifâde ettikleri için insanların onların hakkındaki kanaatleri netleşemiyor... Mürted olan, hem komünist hem müslüman, hem kapitalist, hem müslüman, hem, sosyalist hem müslüman, hem liberalist, hem müslüman, hem faşist, hem müslüman, hem rasyonalist, hem müslüman, hem laik, hem müslüman hem ve hem demokrat, hem müslüman olduğunu beyan ediyor... İnancının ve yaşantısının hemen hemen tamamı-, İslâm'ı red­deden tağutî ideolojilerden herhangi birisine göre olduğu hâlde, İslâm'dan da bazı belirtilerin olduğu göze çarpmakta­dır... Yılda bir-iki defa Bayram Namazlarına katılması, ara sıra Cuma veya Teravih namazlarına devam etmesi, Rama-zan'da bazan oruç, tutması, Ölüleri için mevlüt okutması, vs. vs. gibi... Siyaset anlayışı, ekonomik ve hukuk inancı ve ge­rek ferdî, gerek ailevî, gerekse sosyal yaşantısı, tağutî ideo­lojilerin gereği gibi birisi ya da birileri, kendilerinin müslü­man olduğunu söylemeleri ne kadar geçerli olabilir?..

İslâm akîdesine inanan birisinin de, kısmen bir başka i-deolojiyi benimsemesi, akîdesini zedeler ve kendisini İslâm dairesinin dışına çıkarır... İslâm akidesinin yüzde yüzünü in­kar ile, yüzde birini inkâr arasında hiç bir fark yoktur... Çün­kü akîde bölünmez bir bütündür!.. İtikadın tesbiti konusun­da, kişinin ikrarı, hâl ve hareketine itibar edilir... Çünkü kalbindekini bilmeye ve düşüncesinin tesbitine imkân yoktur..[102]Ancak aşırı baskı, işkence, canın veya vücud azalarının herhangi birisinin telefi söz konusu olduğu ikrah-ı mülci hâli başka... İkrah-ı mülci hâlinde olan bir muvahhid mü'min, kendisine işkence eden müşrik ve kâfirlerin zoruyla elfaz-ı küfür söylerse, mesul değildir... Bu hâlin dışında, herhangi bir dünya menfaati, makamı, mevkisi ve itibarını kazanmak için, şirk ve küfür olan sözleri kullanır, ya da harekette bulu­nursa, kendisi o hâl üzere bilinir ve değerlendirilir...

Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:

"Kim imanından sonra Allah'a (karşı) küfre sapıp da -kalbi imanla tatmin bulmuş olduğu hâlde baskı altında zor­lanan hariç- küfre göğüs açarsa, işte onların üstünde AI-lah'dan bir gazap vardır ve büyük azab onlarındır.

Bu onların dünya hayatını ahirette göre daha sevimli bulmalarından ve şübhesiz Allah'ın da küfre sapan bir top­luluğu hidayete ulaştırmaması nedeniyledir. Onlar, Allah'ın kalblerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. Gafil olanlar da onların tâ kendileridir.

Hiç şübhe yok, onlar ahirette ziyana uğrayanlardır.[103]

İbni Abbas (r.a.)'a göre bu ayet, Ammar b. Yasir (r.a.) hakkında inmiştir.

Müşrikler, O'nu, babası Yasir'i, annesi Sümeyye'yi, Suheyb'i, Bilal'i, Habbab'i ve Salim'i yakalayıp işkence yapmışlardır.

Sümeyye'ye gelince, O, iki deveye bağlanıp önünden mızraklandi. O'na müşrikler tarafından:

Sen, erkekler için müslüman oldun, diye iftira olundu ve nihayet öldürüldü.

Kocası Yasir de, öldürüldü.

Onlar, İslâm uğuruna öldürülen ilk şehidlerdi.

Ammar'a gelince: O,müşriklerin istediklerini zorbalıkla sadece diliyle onlara söyledi.

Bu yüzden Rasulullah (s.a.s.)'e, Ammar'ın inkâr ettiği haberi verildi.

Rasulullah (s.a.s.) ise;

"Hayır, muhakkak ki Ammar, tepeden tırnağa kadar i-man ile doludur. îman, O'nun etine ve kanına karışmış­tır."buyurdu.

Nihayet Ammar ağlar bir vaziyette, Rasulullah (s.a.s.)'e geidi.

Rasııluliah (s.a.s.), O'nun gözyaşlarını siliyor ve şöyle buyuruyordu:

"Eğer onlar, sana yine işkence yaparlarsa, demiş oldu­ğun bu sözü tekrar et!,." derken Allah Teâlâ, bu ayeti indirdi...[104]

İslâm âlimlerinden müfessir Elmahlı Muhammed Hamdi (r.a.), Nahl Sûresinin 106. Ayetin tefsirinde şu olayı da kaydeder:

"Bir de Müseylimetü'l-Kezzab, iki kişiyi tutmuştu

Birisine:

Muhammed hakkında ne dersin? dedi.

Rasulullah, dedi.

Benim hakkımda ne dersin? dedi.

Seri de, dedi.

Binaenaleyh bunu bırakıverdi.

Öbürüne:

Muhammed hakkında ne dersin? dedi.

Rasulullah, dedi.

Benim hakkımda ne dersin? dedi.

Dilsizim, cevabını verdi.

Üç defa tekrar etti. O, yine aynı cevabı verdi. Binaena­leyh bunu katleyiedi,

Rasulullah (s.a.s.), haber alınca buyurdu ki:

"Evvelkisi Allah'ın ruhsatını tuttu, ikincisi hakkı izhar etti,"

Demek kî böyie ikrah-ı mülci hâlinde yalnız lisanıyla kelime-i küfrü telafuz etmek caizdir. Fakat bu, ruhsattır ve ayetten anlaşıldığı üzere kalbi iman ile mutmain olmak şar­tıyla bir ruhsattır. Fakat izhar-ı hakk ve i'zaz-i dini için helaki göze ahp da İctinâb etmek azimettir. Ve hu hususta, azimet ile amel efdaklir.[105]

İbn Abbas (r.a.)'m rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:

''Ümı-netimin yanılması, unutması ve zorlandığı şey(in günah)ı Allah Teâiâ affeylemiştir. [106]

Rabbimiz Allah, muvahhid mü'min kullarına ikrah-ı mülci konusunda şu ruhsatı da vererek şöyle buyurur:

"Mü'minler, mü'minleri bırakarak kâfirleri veliler (dostlar) edinmesinler. Kim böyie yaparsa, Allah dan hiç bir Şey (yardım) yoktur. Ancak onlardan korunma gayesiyle sakınma(mz) başka. Allah, sizi kendisiyle sakındırır. Varış, Allah'adır.[107]

Mü'min müslümanın neye ve nasıl uyacağını, Rabbimiz Allah beyan buyurmuş ve emretmiştir:

"Sonra seni din konusunda bir Şeriat (ve düzen) sahibi kıldık. Sen, ona uy ve bilmeyenlerin heva(istek ve tutkularına uyma.

Çünkü onlar, Allah'dan (gelecek) hiç bir şeyi senden savamazlar. Hiç şübhesiz zalimler, birbirilerinin velisİdirler. Allah ise, müttakiler veüsidir. [108]

"Dinde zorlama yoktur. Gerçek şu ki, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp (inkâr edip) Allah'a inanırsa o, sapasağlam bir kulpa yapış­mıştır, bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir.

Allah, iman edenlerin velisi(dostu ve destekleyicisi) d ir. Onları, karanlıklardan nura çıkarır, küfredenlerin velisi ise tağuttur. Onları da, nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, orda sürekli olarak kalacaklardır. [109]

Rabbimiz Allah tarafından Kur'ân-ı Kerim indirilmekle ve vazifelendirilen Rasulullah (s.a.s.) tarafından apaçık açıklanması ile yeryüzünde yaşayan insanlara hak nedir, batıl nedir anlatılmıştır... Kendilerine bu beyanın ulaşmadığı böl­ge ve insanlar var ise, mü'minlerin oralara tebligatı ulaştırmaları ve onları İslâm'a davet etmeleri gereklidir.[110] Hak ile batılı iyice ayırt edinceye kadar, insanlara anlatılmalıdır... Hak ile batıl, yani iman ile küfür, Tevhid ile şirk, iyilik ile kötülük, güzellik ile çirkinlik birbirinden iyice ayrılmıştır, amâ insanların da bunu kavraması gerekir... Bundan dolayı olay apaçık, hem de kafalar çatlatılırcasına izah edilmelidir.[111] Zamanda ve ortamda İslâm'ın gereği gibi hareket e-dilmeli, Allah'dan başka hiç bir güçten, hiç bir nesneden korkulmamalıdır...

İnsanlar ile İslâm'ın arasındaki tüm engeller kaldırıl­dıktan sonra, İnsanlar zorlanmadan İslâm ile başbaşa bırakılmalıdır... Hak ve batıl birbirinden ayırt edilecek bir şuura eren, İslâm ile aralarında engel kalmayan insanlar, kendi se­çimlerini kendileri yapmalıdır... Cihad, İslâm ile insanlar arasında bulunan engelleri kaldırma çabasıdır... Bu engeller nasıl kaldırılması gerekli ise, o yolun kullanılması cihad iba­detinin ilkelerindendir...

Bütün bu çabalardan sonra kim tağutu inkâr eder, tanı­maz, terk ederek Allah'a iman ederse, O, kopması imkânsız sapasağlam bir kulpa, yani İman, Tevhid, İslâm ve doğruluk kulpuna yapışmış, sikısıkıya tutunmuş ve kurtulanlardan ol­muştur...

Böyle sapasağlam iman edildikten ve imanın gereği salih amel işlendikten sonra gerek ferdî, gerekse toplumsal olarak dinin korunması, İslâm devleti tarafından gerçekleşti­rilir... İsİâm nimetinin korunması, bu konuda hassas olunma­sını emreden Rabbimiz Allah, kim ki, İslâm'dan dönerse kendi zararına bir iş yaptığını beyan buyurur:

"Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri dönerse (irtidad ederse) Aiiah (onların yerine), Kendisinin onları sevdiği, onlarında Kendisini sevdiği, mü'minlere karşı alçak gönüllü kâfirlere karşı ise güçlü ve onurlu, Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir top­luluk getirir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir.[112]

"Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Vekil olarak Allah yeter.

Eğer dilerse, ey insanlar, sizi giderir (yok eder) ve başkalarını getirir. Allah, buna güç yetirendir. [113]

Mü'min kullarının bu konuda dikkatli olmalarını buyu­ran Rabbimiz Allah (c.c.) iyiler, salihler ve sadıklarla beraber bulunmayı[114]  emrederek şöyle buyurur:

"Sizin dostunuz (veliniz), ancak Allah, O'nun Rasulü, rükû ediciler olarak namaz kılan ve zekâtı veren mü'minlerdir...

Kim Allah'ı ve O'nun Rasulü'nü ve iman edenleri (dost) veli edinirse, hiç şübhe yok, galib gelecek olanlar,Allah'in taraftarlarıdır. [115]

Din emniyetinin gerçekleşmesi için çok sağlam bir toplum yapısı olması gerekli... İslâm'ın hayata hakim olma­sı, İslâm adına adil bir iktiranın varlığı ve din aleyhine işle­nen suçları, Allah ve Rasulü (s.a.s.)'in emrettiği cezaları, uygulanması, vazgeçilemez, olmazsa olmaz şarttır!..

Yegâne hayat nizâmının ferde, aileye, sokağa, caddeye, mahalleye, bölgeye, köye, kasabaya ve vilayete, yani zamana ve mekâna hakim olması gerekir ki, din emniyeti gereği gibi gerçekleşsin...

107

108

109 "

110

DİN EMNİYETİ

63

Yönetimiyle, hukukuyla, ekonomisiyle ve sosyal mese­lelere çözümüyle İslâm'ın hakim olmadığı ve suç işleyenlere Allah'ın hadlerinin uygulanmadığı, yani İslâm'ın mahkum, rnü'min müsİümanların esaret altında yaşadığı işgal edilmiş İslâm topraklarında din emniyetinden söz etmek mümkün değildir!..

Allah'ın hükmüyle hükmolunan İslâm Nizâmında din, tâ çocukluğundan itibaren emniyet altına alınır... Fıtrat üzere doğan her müslüman çocuğu, anne-baba, yakın çevre, eğitim sistemi ve mevcud İslâm Devleti "nin el ele vererek, fıtrat di­ni İslâm'a göre yetiştirmesiyle kendi kendine yabancı olma­dan büyür.,. Doğumdan ölüme kadar aynı emin ve huzurlu ortamda hayatını sürdürdüğü İçin herhangi bir sapma söz konusu olamaz...

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Her çocuk ancak fıtrat üzere dünyaya getirilir (yani doğar). Bundan sonra annesi-babası (Yahudi ise) onu Yahudi yaparlar, (Nasranî/Hıristiyan ise) onu Nasrani yaparlar, (Me-cusî ise) onu Mecusî yaparlar. Nitekim kusursuz doğan hay­van yavrusu içinde siz, kulağı, burnu ve ayağı kesik olanını hiç görüyor musunuz?"

Bundan sonra Ebu Hüreyre (r.a.) şu ayeti söyledi: "Öyleyse sen yüzünü, Allah'ı birleyen (bir hanif/bir muvahhid) olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir ki, insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışı için hiç bir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur, ancak insanların çoğu bilmezi er.[116]/[117]

Fıtrat üzere doğan çocuk, fıtrat dininin hakim olduğu İslâmî ortamda fıtrat üzere olmaya devam eder... Zaman için bu fıtratı ve fıtrat ortamını bozmak isteyenlere de, anlaya­cakları lisandan konuşulup ıslah olunmalarına gayret edilir...

Abdullah ibn Ömer (r.a.)'nın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Aİlah'dan başka hak ilâh olmadığına ve Muham-med'in Rasulullah olduğuna şehadet, namazı ikame, zekâtı edâ edinceye kadar insanlarla muharebe etmekliğim bana emrolundu.

Onlar bu işleri yapınca müslümanlık hakkının gereği (olan hadler) müstesna-İslâm hakkı olmak üzere canlarını ve mallarını benim elimden kurtarırlar. (Batınlarından dolayı olan) hesablanna gelince, o (hesabı görmek) Allah'a aiddir.[118]

Fıtratın bozulması için çalışan ve yeryüzünü ifsad eden fitneci müşriklere yapılması gereken muamele için Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

"Haram aylar (süre tanınmış dört ay) sıyrılıp bitince (çıkınca) müşrikleri bulduğunuz yerde -öldürün, onları tu-tuklayın, kuşatın ve onların bütün geçit yerlerini kesip tutun.

Eğer tevbe edip namaz kılarlarsa ve zekât verirlerse yollarını in açıverin. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. [119]

Muvahhid mü'minler için ders, ibret ve örnek olan şu olayı, Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), vefat edip Ebu Bekir halife yapıldığı ve Arab kavminden kâfir olanlar kâfirliğe döndükleri zaman (ordu gönderilmesine) Ömer:

Ya Eba Bekr, bu insanlara karşı nasıl harb açar, kıtal yaparsın? Halbuki Rasulullah (s.a.s.):

"Ben, insanlarla onlar: 'Lâ ilahe illallah' deyinceye ka­dar harb etmeye emrolundum. Her kim bu, 'Lâ ilahe illallah' şehadet kelimesini söylerse, hak ile olmak hariç benden ma­lını ve canını korumuş olur. (Gizli küfür ve masiyetinin) he­sabı ise, Allah'a aiddir" buyurmuştu dedi.

Ebu Bekr, cevaben:

Vallahi ben, namaz ile zekât arasını ayıran kimselerle muhakkak harb ederim. Çünkü zekât malî bir haktır. Allah'a yemin ederim kî, bunlar, Rasulullah'a veregeldikleri bir dişi oğlağı benden men'ederlerse, bu men'ediş üzerine onlarla muhakkak harb ederim!, dedi.

Bunun üzerine Ömer:

Vallahi, şunu gördüm ki, mürtecilerin mürtedlerin katli hakkındaki halifenin bu hükmü, Allah'ın Ebu Bekr'in gön­lünde yarattığı genişliğin eseridir... Bu sayede onlarla harb etmenin hak olduğunu öğrendim, dedi.[120]

Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in irtihalinden hemen sonra çeşitli bölgelerde irtidad fitnesi baş gösterdi... Fitne ateşini körükleyip alevlendiren mürtedlere karşı yerin­de ve sert önlemleri alan, yeni Halife seçilen İmam Ebu Be­kir (r.a.)'m kesin kararlı tavrı olayın kısa zamanda bitmesine vesile oldu... Din emniyetini ortadan kaldırıcı bu irtidad fitne isyanlarını kısa zamanda bastıran İmam Ebu Bekir (r.a.)'uı tavrı, Abdullah b. Mes'ud (r.a.) şöyle anlatır:

"Rasulullah (s.a.s.)'dan sonra Öyle durumda olduk ki, şayet yüce Allah bize Ebu Bekir'i ihsan etmemiş olsaydı, helak olup gidebilirdik. O, bize çocuklu çocuksuz her bir de­venin sırtında çarpışmaya, her bir Arab bölgesine gitmeye ve ölümümüz gelinceye kadar yalnız Allah'a ibadet etmek üze­re bizleri topiadı ve birleştirdi. Allah, Ebu Bekir'e onlarla savaşmak azmini vermişti. Allah'a yemin ederim, O, irtidad edenlerden, ya onları küçük düşüren programını, ya da sür-günîeriyle sonuçlanan savaştan başkasını kabul etmiyordu. Onları küçük düşüren programı şuydu: Kendilerinden öldü­rülenlerin cehennemde, bizden öldürülenlerin cennette oldu­ğunu kabul edecekler, bizden öldürülenlerin diyetini ödeye­cekler. Buna karşılık bizler, onlardan aldığımızı ganimet ola­rak almış olacağız. Ayrıca onların bizden almış olduklarını bize geri vereceklerdi. Sürgün savaşı ise, onların ülkelerin­den çıkarılmaları demekti.[121]

İrtidat fitnesinin başını ezmek ve ateşini söndürmek için ani ve kesin kararlı olmanın diğer bir örneğini, Ebu Musa el-Eş'arî (r.a.) nakleder:

Sonra O'nun arkasından Muaz ibn Cebel (Yemen'in bir bölgesine vazifeli olarak) gitti. Nihayet Muaz, Ebu Musa'nın yanına geldiği zaman Ebu Musa, O'nun için bir yastık koydu ve O'na:

Bineğinden in(ve yastık üstüne otur)!, dedi.

Ebu Musa'nın yakınında bağla sıkıca bağlanmış bir a-dam bulunuyordu.

Muaz, Ebu Musa'ya:

Bu bağlı insan nedir?, dedi.

Ebu Musa:

Bu, bir Yahudi idi. İslâm'a girdi, sonra da yine Yahudi oldu, dedi.

Ebu Musa, Muaz'a:

Otur!, dedi.

Muaz üç kere:

Allah'ın ve Rasulullah'm hükmü olarak, dininden dö-' nen bu kişi öldürülünceye kadar benoturmam!, dedi

Bunun üzerine Ebu Musa, onunla ilgili emrini verdi, o mürted de öldürüldü.[122]

Yeryüzünde irtidad fitne ateşini alevlendirenlerin boz­guncu oldukları malumdur... Ümmetin içinde ateşlenen bu fitneyi yapanlara cezaların en ağın verilmeli, tevbe edip hâllerini düzeltmedikleri taktirde hemen uygulanmalıdır...

Allah'a, Rasulullah'a, Kur'ân'a ve İslâm'a karşı yapılan hareketler, fitnenin en korkuncudur... Asr-ı Saadet'te ve on­dan bu yana böyle yapanlar, bu hâllerinden men'edilmeye çalışılır, tevbeye davet edilir, hâllerini düzeltmez, tevbe et­mez ve vazgeçmezlerse ölüm ile cezalandırılır... Böyle bir önlem ile din emniyeti sağlanmış olur...

Abdullah İbn Abbas (r.a.), şu ibret verici olayı nakleder:

Rasulullah (s.a.s.)'ın zamanında ümmü veledi olan bir âmâ (kör) vardı. Ondan (cariyesinden) iki de oğlu olmuştu.

Kadın, Rasululîah'in aleyhinde çok konuşur ve O'na küfrederdi. (Ümmü Veled, müslüman değildi.) Âmâ, kadını bundan men'eder, fakat kadın dinlemezdi.

(Amâ, hadiseyi şöyle anlattı)

Bir gece Rasulullah'dan bahsettim. Cariyem (Ümmü veledim) yine Rasulullah'm aleyhinde söylendi, dayanamayıp kalktım, kargıyı (mızrağı) aldım, karnına sapladım ve öl­dürdüm.

Sabahleyin ölüyü buldular. Rasulullah'a haber verdiler.

Rasulullah, cemaatı (katili ortaya çıkarmak için) topladı ve:

"Bu öldüren, Allah için bana inanıyorsa kalksın." bu­yurdu.

Bunun üzerine âmâ, çekinerek Rasuîullah'a yaklaştı ve:

Ya Rasulullah, onu, ben öldürdüm. Ümmü veledim idi. Bana iyi davrandı. Ondan inci gibi iki oğlum var. Fakat se­nin aleyhinde çok konuşur, sana küfrederdi. O'nu bundan men'ederdim, dinlemezdi. Dün akşam, senden bahsettim, yine sana dil uzattı. Dayanamadım, kalktım, kargıyı aldım, karnına sapladım, öldürdüm, dedi.

Bunu dinleyen Rasulullah (s.a.s.):

"Şahid olun, cariye öldürülmeyi hak etmiştir. Onu öldürmek, cezayı gerektirmez!" buyurdu.[123]

Bunun için Sünen-i Neseî'nin şerhinde şunlar kayıtla­dın

"Rasulullah (s.a.s.), Ama'nın doğru söylediğini vahy ile haber almış olabilir. Bu hadisten şu da anlaşılır:

Bir zimmî, Allah ve Rasulü'ne dil uzatırsa, himayeden çıkmış olur. Onu, öldürmek caiz olur! [124]

Emiru'l-mü'minin İmam Ali (r.a.) da, şu olayı anlatır: Bir Yahudi kadını, Rasulullah (s.a.s.)'e söver ve hak­kında yakışıksız sözler söylerdi. Bir zat, onun boğazını sıktı ve öldürdü.

Rasulullah (s.a.s.), onun kanını ibtal etti (yani kısas ge­rekmediğini bildirdi).. [125]

Yegâne Rabbİmiz Allah'a ve yegâne önderimiz Ra­sulullah'a karşı hakaretler ile Kur'ân ve İslâm'ı kısmen de olsa inkâr kişiyi mürted edeceğinden öldürülmesi vacib o-lur... Buna dair şu açık haberi kaydedelim:

Ebu Berze el-Eslemî (r.a.) anlatıyor:

Bir adam Ebu Bekir (r.a.)'a küfretti. Bunu duyunca Ebu Bekir'e:

Onu öldüreyim mi ? dedim.

Beni azarladı ve:

Rasulullah'dan başka hiç kimse için adam öldürülmez! dedi.[126]

Rasulullah (s.a.s.) döneminde irtidad eden birisinin ib­ret veren korkunç akibetini beyan eden şu sıhhatli habere dikkat edelim!..

Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor:

(Naccar oğullarından) Hristiyan bir adam vardı. Sonra müslüman olmuştu. El- Bakara ve Âl-i İmrân Sûrelerini okumuştu. Rasulullah (s.a.s.)'e vahy katipliği de yapıyordu. Bu adam sonra Hristiyanlığa geri döndü.

Bu mürted:

Muhammed, bir şey bilmez, yalnız benim kendisine yazdığım şeyleri bilir, demeğe başladı. Ve (aradan bir çok zaman geçmeden) Allah, onu öldürttü. Hiristiyanlar,onu gömdüler. Fakat sabah olunca gömüldüğü yer, onu dışarıya atmıştı.

Bunun üzerine Hristiyanlar:

Bu, Muhammed'in ve Sahabîlerin işidir. Onların ara­sından çıkıp kaçtığı için bu din kardeşimizin Ölüsünden ke­fenini soydular ve onu (meydana) bıraktılar, diye iftira etti­ler.

Ve onun için derin bir çukur kazıp içine bıraktılar. Fa­kat sabah olunca gömüldüğü yer onu (yine) dışarı attı.

Hristiyanlaryine:

Bu, Muhammed ve sahabîlerin işidir. Onların arasın­dan çıkıp kaçtığı için bu din kardeşimizin ölüsünden kefeni­ni soydular ve onu, kabrin dışına bıraktılar, dediler.

Ve bir yerde yine ona bir çukur kazdılar. Ve güçleri yettiği derecede derinleştirdiler. Fakat sabah olunca bu ye­rinde onu, dışma atmış olduğu görüldü. Bunun üzerine hıristiyanİar, bu işin insanlar tarafından yapılmadığını bildi-ler ve onu açıkta bıraktılar.[127]

Yahudî ve Hristiyanlar, tarih boyu İslâm'la, müslüman-larla savaşmalarını sürdürmüşlerdir... Özellikle Yahudiler, bu konuda çok daha kinli ve kanlı bir düşman olmuştur... Rusulullah (s.a.s.) zamanında, ellerindeki tüm imkânlarını şeytanî bir düşünce ile kullanarak İslâm'a saldırmışlardır... Hatta müslüman olanları şübheye düşürmek için, sabah müs-lüman olmuş, akşam İslâm'dan çıkmış ve İslâm'ın aleyhinde propaganda yapmaya başlamışlardı... Niyetleri, "Belki bu ifsad hareketleriyle müslümanlan dinlerinden dolayı şübhe­ye sokar, İslâm'dan soğuturuz." düşüncesiydi...

Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:

"Kitab Ehlinden bir bölümü, dedi ki: 'İman edenlerin üzerine inene, gündüzün başlangıcında inanın, bitiminde ise. inkâr edin. Belki onlar da dönerler. [128]

Abdullah ibn Abbas (r.a.), bu ayetin esbab-ı nüzulünü şöyle anlatır:

Abdullah b. es-Sayf, Adiyy b. Zeyd el-Haris b. Avf, bir­birlerine:

Gelin! Muhammed ve Ashabına indirilene gündüz ina­nalım, gece de inkâr edelim ki, onları dinlerinden şübheye düşürelim. Belki onlar da, bizim yaptığımız gibi yapıp dinle­rinden dönerler, demeleri üzerine bu ayet-i kerimeler nazil oldu.[129]

Bu hususta Süddî, diyor ki:

"Arine bölgesinde bulunan köylerin on iki hahamı var­dı:..

Onlar, birbirilerine şöyle demişlerdi:

Siz, gündüzün başına Muhammed'in dinine girin ve 'Şehadet ederim ki, Muhammed haktır ve doğru söyleyendir' deyin. Gündüzün sonu olunca da inkâr edin ve deyin ki: 'Muhammed yalancıdır ve siz müslümanların dayandığınız herhangi bir şey yoktur. Bunun üzerine tekrar dinimize dön­dük. Bizim dinimiz bize, sizin dininizden daha sevimlidir.'

Hahamlar, telkinlerine devam ederek dediler ki:

-Böyle yaptığınız takdirde belki onlar, şübheye düşerler ve kendi kendilerine derler ki: 'Bunlar, gündüzün başlangı­cında bizimle beraberler. Acaba bunlar, dinlerinden niçin döndüler? [130]

Kırılasıca elleriyle ilâhî kitab Tevrat'ı bozan Yahudiler, İslâm düşmanlarının içinde en azılı olan müşriklerle birlikte, bu azgın düşmanlığının iki grubundan birisini oluştururlar. Bu konuda Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"And olsun, insanlar içinde, mü'minlere en şiddetli düşman olarak Yahudîleri ve müşrikleri bulursun. [131]

Yalnız ve yalnız Allah rızasını kazanmak, Allah'ın em­rettiği, Rasulullah (s.a.s.) gösterdiği şekilde ve Allah yolunda mallarımız, canlarımız ve dillerimizle cihad etmemizden ga­ye, yeryüzündeki mü'min müslümanların din, can, akıl, nesil ve mal emniyetlerini sağlamaktır... mü'min müslümanların, din ve dünya işlerini huzur içinde yürütme imkânını sağla­mak, Allah yolunda cihad etmenin gayesidir... Bununla beraber, cihad ibadetini diri tutmak ile dünya barışını korumuş ve bozgunculuk yapanlar bertaraf edilmiş olur!..

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"Hafif ve ağır savaşa kuşanıp çıkın ve Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihad edin. Eğer bilirseniz bu, sizler için daha hayırladır.[132]

Enes b. Malik (r.a.)'ın rivayetiyle hayat ve cihad önde­rimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Müşriklere karşı mallarınızla, canlarınızla ve dilleri­nizle savaşın. [133]

Yine Ashabın önde gelenlerinden Enes b. Malik (r.a.)' in rivayetiyle şöyle buyurur önderimiz Rasulullah (s.a.s.):

"Üç şey imanın esaslarındandır:

(Birincisi:) Lâ ilahe illallah diyen bir kişiye, (el ve dil uzatmaktan) çekinmemiz. (İşlemiş olduğu) bir günah yüzün­den onu kâfir saymamam izdir. (Yani İslâm'a uymayan) bir fiilinden dolayı onu, İslâm dışı Üân etmememizdir.

(İkincisi:) Cihad, Allah'ın beni (peygamber olarak) gönderdiği andan, ümmetimin en çok neslinin Deccal'le sa­vaşacağı ana kadar devam edecektir. Adaletli (bir idareci)'nin adaleti onu, ortadan kaldıramayacağı gibi, zalim (bir idareci)'nin zulmü de kaldıramaz.

(Üçüncüsü ise:) Kadere imandır. [134]

Muvahhid mü'min müslümanlara farz olan Allah yo­lunda cihad konusunda en küçük bir ihma! ya da gevşek dav­ranmak, mü'min müslümanlarm emniyetlerine vurulan en büyük darbe olur... İşgal altındaki İslâm topraklarında yaşa­yan müztaz'af müslümanlarm içine düştüğü zillet durumu­nun en büyük sebebi, işgalci müstekbirlere karşı cihad bay­rağını yükseltmemektir...

Allah yolunda cihad, Allah'ı yegâne kanun koyucu ka­bul etmeyen, yani hakimiyetin kayıtsız şartsız Allah'a aid olduğunu kabullenmeyen, Allah'ın yeryüzündeki kullan üze­rindeki hakimiyetini gasbeden, hakimiyeti kendilerine kayıt­sız ve şartsız has kılanlara karşı yapılır...

Allah yolunda cihaddan el çekmek, elleriyle kendilerini tehlikeye atmaktır'..

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"Allah yolunda infak edin ve kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şübhesiz Allah, iyilik edenleri sever.[135]

Bu ayet-i kerimeyi doğru ve iyi anlayabilmek için, aye­tin tefsiri ve mahiyetindeki şu olayı kavramak gerekir. Eşlem Ebu îmran et-Tacibî (r.a.) anlatıyor: Rûm şehrinde (İstanbul'da) idik. Rumlardan karşımıza büyük bir saf çıkardılar. Onlara karşı, onlar kadar veya daha fazla müslümanlardan çıktı. Mısırlıların başında Ukbe b. A-mir bulunuyordu. Cemaatin komutanı ise, Fudale b. Ubeyd idi.

Müslümanlardan bir asker, Rumların safına hücum ede­rek onların arasına girdi. Askerler bağırarak:

Sübhanallah, dediler. "Kendi eliyle kendini tehlikeye atıyor.[136]

Bunun üzerine Ebu Eyyubu'I-Ensarî, ayağa kalktı ve şöyle dedi:

Ey insanlar, siz bu ayeti bu tarzda te'vil ediyorsunuz. Oysa bu ayet, biz Ensar topluluğu hakkında naziî oldu.

Allah, İslâm'ı kuvvetlendirip ve yardımcıları çoğalınca, biz, Rasulullah (s.a.s.)'den saklı olarak birbirimize:

Mallarımız ziyan oldu. Cenab-i Allah, İslâm'ı güçlen­dirmiş ve İslâm'ın yardımcıları da çoğalmıştır. Artık biz, mallarımızın başına dönsek, onların ıslahıyla meşgul olsak, demiştik..

Allah, Rasulü'ne:

"Allah yolunda infak ediniz de kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayınız.[137]Ayetini indirerek, bi­zim cihaddan uzak kalma düşüncemizi reddetti.

Bundan dolayı gerçek tehlike, malları başında durup onların ıslahı ile uğraşarak cihadı terk etmemizdir.[138]

İmam Ebu Bekir (r.a.)'ın rivayetiyle yegâne hayat önder ve örneğimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Bir kavim cihadı terk ederse, Allah, kendilerine mut­laka umumî bir azab verir. [139]

Bu konuda bir diğer hadisi Abdullah b. Ömer (r.a.) ri­vayet eder.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Iyne yoluyla ahş-veriş yaptığınız, öküzlerin kuyruğuna yapıştığınız, tarımı seçtiğiniz ve cihadı terk ettiğiniz zaman Allah, size öyle bir zillet musallat eder ki, dininize dönünceye kadar, onu üzerinizden atamazsınız. [140]

Bir vesile ile bu hakikati böylece beyan ettikten sonra, mü'min müslümanların din, can ve nesil emniyetini koruma konusunda ve bu emniyetlere karşı işlenen suçlara verilecek ceza için Rasulullah (s.a.s.)'in şu beyanlarına bakalım... ,

Abdullah b. Mes'ud (r.a.), rivayet eder:

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Allah'dan başka (ibadete layık) ilâh olmadığına ve be­nim Allah'ın Rasulü olduğuma şehadet etmekte olan bir müslüman kimsenin kanı helâl olmaz, ancak şu üç şeyden biri ile helâl olur:

Maktulün hayatı karşılığında öldürülmesi (kısas),

Zina edenin evli (veya dul) olması (recm),

İslâm dininden çıkıp müslüman cemaatını terk etmesi (irtidad).[141]

İmam Ali (r.a.), bir topluluğu yakmıştı. Bu yakma habe­ri îbn Abbas'a ulaşınca, îbn Abbas:

Ben olsaydım, bu dinden dönenleri yakmazdım... Çün­kü Rasulullah (s.a.s.):

"Allah'ın azabıyla azablandırmayın." buyurdu...

Ben, onları muhakkak öldürürdüm... Nitekim Ra­sulullah (s.a.s.):

"Dinini değiştireni öldürünüz." buyurdu, demiştir. [142]

"Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı" adlı meşhur eserde şöyle denilmektedir:

"Mürtedlik: -Allah korusun- Kelime-i Şehadet ile Müslümanlığı tahakkuk etmiş bir insanın iman direklerine da­yandıktan  ve  İslâm'ın  hükümlerini  benimsedikten  sonra kendi arzusuyla kâfir olmasıdır... Bu da, ya ''Allah'a eş ve ortak koşuyorum" demek gibi sarih bir sözle olur, veya küfrü icab ettiren "Allah, diğer cisimler gibi bir cisimdir." demek gibi, veyahud apaçık bir şekilde küfrü gerektiren bir fiili yapmakla olur...

İmamlar dediler ki:

Kişinin mürtedliğinin sabit olması için iki adil erkeğin şahidlik etmesi zorunludur... Üzerinde şehadette bulunan şe­yin de aynı olması gerekir... İkisi de o adamın kâfir olduğuna şehadette bulunurlarsa kadı onlara:

Ne ile kâfir oldu?, diye sorar...

Onlar da:

Şöyle dedi, veya şöyle yaptı da kâfir oldu, diye cevab verirler...

Dört Mezheb İmamı ittifak ederek dediler ki:

Allah korusun, mürtedliği sabit olan kimsenin öldürül­mesi vacib olur... Kanı, mubah olur... Zindıkın da öldürülmesi vacib olur... Zındık, kâfir olduğunu gizleyerek, zahiren müslüman olduğunu söyleyen kimselerdir.[143]

Aynı eserde "Mürtedin Tevbe Etmesi" bölümünde şunlar beyan edilir:

Hanefıler dediler ki:

Mürted, İslâm Dini dışındaki bütün dinlerden [144]alaka­sının kesik olduğunu şu sözlerle ifade eder:

Tevbe ettim, İslâm'a döndüm... İslâm dışındaki bütün dinlerden uzağım...

Bunu derken, öldükten sonra diriliş ve hesablaşmanın olacağını ikrar etmek müstehabtır... Bunu söyler. Çünkü dini yoktur... Geçtiği dinden uzaklaştığını söylemesi yeterli olur... Çünkü amaç gerçekleşmiştir...

Tahavî, dedi ki:

Ebu Yusuf a, bir adamın nasıl müslüman olacağı sorul­duğunda şu cevabı verdi:

Müslüman olacak adam, Allah'dan başka ilâh olmadı­ğına, Muhammed'in O'nun kulu ve Rasulü olduğuna şehadet etmelidir... Allah katından peygamberi Muhammed'in ge­tirmiş olduğu hükümlerin gerçek olduğunu ikrar etmeli, intisab ettiği dinden beri olduğunu söylemelidir... Bu dine (İslâm dışı herhangi bir dine) girmedim ve irtidad ettiğimi söylediğiniz dinden beriyim, demelidir...

işte böyle demesi, tevbedir.[145]

Allah'dan başka kanun koyucuların hükümlerini kabul eden, İslâm'dan başka beşerî ve tağutî ideolojiler, doktrinler ve düzenler kabul eden, Kur'ân-ı Kerim'den başka tağutî hayat düsturu kabul eden İslâm'dan çıkmış, o kabul ettiği ne ise, ona dahil olmuştur... İslâm'dan ilişkisini kesmiş ve yeni bir akidenin sahibi hâline gelmiştir... İmanı küfürle, Tevhidi şirkle değiştirmiştir... Daha önce müslüman iken, bunu hâli-ve diliyle ikrar ederken, daha sonra tağutî bir inancı benim­ser ve ona göre hareket ederse, irtidad gündeme girer... Bu mürtedin, tekrar İslâm'a girmesi için beyan edildiği gibi ha­reket etmesi gerekir... İslâm akidesini şirk ve küfür akidesi ile değiştiren kişi bu tavrını, ister sözlü, ister fiilî gerçekleştirsin her iki halde de mürted olmuştur... Hangi niyet ile ya­pıldığına bakılmaz ve zahire göre karar verilir. [146] Niyet, kul ile Allah arasında olan bir şeydir... Ortada Allah ve Rasulü (s.a.s.)'in ruhsat verip mazur gördüğü ikrah-ı mülci olmadık­ça hüküm, zahire göre verilir...

İşin mahiyetini bilerek ve isteyerek mürted olan bir kigi, o ana kadar işlemiş oiduğu tüm ibadetleri, hayırları ve sevabları ibtal eder... Onun, o ana kadar işlediği tüm amelle­ri boşa gitmiş olur...

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

Sizden kim dininden geri döner ve kâfir olarak ölürse, artık onların bütün yapıp etmeleri (amelleri) dünyada da, ahirette de boşa çıkmıştır ve onlar, ateşin halkıdır, orada sürekli kalacaklardır.[147]

Kim imanı tanımayıp küfre saparsa, elbette onun yaptığı boşa çıkmıştır. O, ahirette hüsrana uğrayanlardan­dır. [148]

"Andolsun, sana ve sendin öncekilere vahyolundu (ki): 'Eğer şirk koşacak olursan, şübhesiz senin amellerin boşa çıkacak ve sen, hüsrana uğrayanlardan olacaksın. [149]

İrtidata karşı maddî ve manevî önlem alan, müslü-manları bu korkunç faciaya düşmekten alıkoyan hayat nizâ­mı İslâm, irtidada giden bütün yolları da tıkamıştır...

İman noktasında kişinin ayağının kaydığı en Önemli mesele, bid'at ve hurafe meselesidir...

Bid'at ve hurafeller de, din emniyetini zedeleyen, za­man zaman, yer yer din emniyetini ortadan kaldıran ve onlarla iştigal edeni İslâm dairesinin dışına çıkaran çok sinsi birer düşmandırlar... Çoğunluğuyla iyi niyet ve dostluk kifa­yetine bürünerek ortaya çıkar... Koyun postundaki kurda karşı çok hassas olunmalıdır...

Bid'at: Dinden olmadığı hâlde, dindenmiş gibi kabul edilerek inanılıp amel edilen ve sonuçta kendisinden sevab beklenilen ibadet hâline getirilen fikir, hal ve hareketlerdir...

Hurafe: Aslı olmayan, varlığına inanılan, kendisinden umulan veya korkulan gayr-i İslâm'ı şeylerin akide ve amel hâline getirilmesidir...

Bid'at ve hurafeler, günah olmakla başlar, duruma göre küfür ve şirke kadar uzanır...

Yegâne hayat nizâmı İslâm Dini, Kitabıyla, Sünnetiyle, İcmasıyla, Kıyasıyîa ve diğer delilleriyle çok iyi tanınması gerekir ki, kendisinden olmayan bid'at ve hurafeler bilinmiş olsun... Bu da, çok iyi, ciddi ve yetkili mercilerce gerçekleş­tirilen İslâmî eğitim ve öğretim ile ortaya çıkar... Bu eğitim ve öğretim de, İslâm'ın hayata hakim olduğu bir "Dar'l-İslâm"da gerçekleşir!..

Egemen müstekbir tağutlarla, irtidadla, bid'at ve hura­felerle mücadele etmek için İslâm'ın otoriter gücü olması gerekir... Eğer o bölgede İslâm hakim değilse ve Allah'ın hadleri uygulanmıyorsa, gerek irtidad, gerekse bid'at ve hu­rafeler serbest bir şekilde meydanlarda at oynatırlar... Hatta egemen müstekbir tağutlar tarafından teşvik edilir ve des­teklenirler... Tağutlar, irtidad hareketlerini, bid'at ve hura­feleri destekler ki, insanlar İslâm ile tanışmasınlar ve din o-larak bunlarla oyalanıp dursunlar... Çünkü insanlar, İslâm ile tanışır ve İslâm'ı kabul eder, gereğini yerine getirirlerse, tağutİarın egemenlikleri sona erer, pabuçları dama atılır...

îrtidad hareketlerinin yok olması ve irtidad fitnesinin e-zilmesi için bir İmam Ebu Bekir (r.a.)'a ihtiyaç olduğu gibi, bid'at ve hurafelerin ortadan kaldırılması içinde, bir İmam Ömer (r.a.)'a ihtiyaç vardır... Hulafat Raşidin'den olan bu imamlarımızın adaleti ve dirayeti gibi adii İslâm yöneticilerin varlığına muhtaç olan ümmet, onlarsız kalınca irtidad. bid'at ve hurafeler alabildiğince çoğaldı ve iktidar makamını işgal ettiler...