Help!
 
 
   
 
 
 
Ana Sayfa
Ana Sayfa
İslami video klipler
Dini Resimler
Dini Sohbet
Forum
islamiforum
Sohbet
sohbet
Diğer Menüler
Canlı istekler
İlahi Sözleri YENİ
Dini Haberler
Mesih Mehdi ve Deccal
Helal Gıda
İlahi Dinle İZLE
Dini Bilgiler (Fıkıh)
Kuran-i Kerim Meali
Dinimizde Nikah Evlilik
Cennet ve Cehennem
İlginç Konular
Mahrem Konular
İslamda kadın
Sihir ve Büyü
Mezhebler
Tarikatlar
Oruç
Dini Yazılar
İlahi İndir
Kurani Kerim Oku Dinle
Site Haritası
Sitenize Radyo Ekleyin
Rastgele Videolar
Fireboard Son Mesajlar
Konular
Okunma
Cevap
Yazar
şımdı benımde yureğım sana kapalı (5) (1) Gizem
baş örtülü kardeşlerım (66) (1) Gizem
yureğıme işle o guzel ismını (6) (1) Gizem
sevgılının yakınlığı (4) (1) Gizem
bugun sızı anlatan resım (5) (1) Gizem
gelırsen perşembe gunu gelmelısın (9) (1) Gizem
Emrah'tan (6) (1) NEFİ
Seninle Karşılaşmadan İlk İzlenimler (5) (1) NEFİ
gözlerınde ay tutulacak (12) (1) Gizem
hıç bır ayrılıkta hoşça kalamıyor insan (5) (1) Gizem
Toplam Forum Konusu : 717 Toplam Forum Mesajı : 1389

Mücahid evliya nedir Söylenen sözler
Evliyânın tanınmışlarından ve Tâbiînden Abdullah bin Gâlib (rah- metullahi teâlâ aleyh) Zâviye harbi denilen bir savaşa katılmıştı. Bu sıra- da oruçlu idi. Düşman saflarına hücum edeceği sırada başına biraz su döktü. Sonra kılıcını sı­yırıp kınını kırdı. Bu, şehîd düşünceye kadar sa- vaşacağım manâsına gelirdi. Düşman saflarına daldı. Savaşa savaşa şehîd düştü. Tebe-i tâbiînin büyüklerinden Abdullah bin Mübârek (rahmetullahi teâlâ aleyh) Merv'de bir yıl ticâretle uğraşır, kazancının hepsini fakirlere dağıtırdı. İkinci yıl İslâmiyet'i yaymak için cihâda, düşmanla harbe gi­derdi. O, medresede müderris, hoca; câmide vâiz, şehirde tüccâr; harb- de büyük bir kahramandı. Kılıç ve kalem sâhibi idi. Kalemiyle cihâda dâir eser yazdı, kılıcıyla da dillere destan olan kahramanlıklar gösterdi. Abbâsîler devrinde Bizanslılarla yapılan harplerden birine katılmıştı. Ab­bâsî ordusu sessiz, sâkin ve aydınlık bir gecede Tarsus'un kuzeyinde karargâh kurmuştu. Tarsus'un sırtlarında İslâm ve Bizans orduları görü­nüyordu. İki taraf da kendilerini kuvvetli göstermek için alevleri göklere yükselen ateşler yak­mışlardı. Bu ateş ocaklarından birinin etrafında te­peden tırnağa silâhlı askerler hilâl şeklinde oturmuşlar, ortalarında ise ince yapılı, nûrânî yüzlü bir zat onlara ders anlatıyordu. Kimse vaktin na­sıl geçtiğinin farkına varmamıştı. Sözü kesip, duâsını yapınca istirahate çekildiler. Sabah namazı kılındıktan sonra, harp hazırlıkları başladı. İki ordu karşı kar­şıya geldi. Bizans ordusundan iri yapılı, kendisi ve atı zırhlara bürünmüş biri kılıç sallayarak ortaya çıktı. Döğüşmek için müslüman- lardan er istedi. Müslü­man saflarından bir kahraman onun karşısına çıktı. Fakat, şehîd düştü. Bu hâl müslümanların gayretine do­kundu, ikinci bir yiğit daha çıktı. O da şehîd oldu. Sonra birkaç er daha şehîdlik şerbe- tini içti. Rum ordusunda sevinç çığlıkları yükselirken, müslüman ordu- sunda tekbir ve Allah Allah sesleri ortalığı çınlatı­yordu. Bu sırada müslü- man askerlerin arasından, atının üzerinde heybetli biri­nin meydana çıktı- ğı görüldü. Tamâmen zırhlara bürünmüştü. Fakat kimse tanımı­yordu. Rum'un karşısında dimdik durdu. Herkes son derece heyecanlı idi. Çar­pışma başladığı gibi, çevik bir hareketle kılıcını Rum'un göğsüne sapla- dı. Müs­lüman saflarında tekbîr sadâları yükseliyordu. Rum tarafı ise şaş- kına döndü. İkinci çıkan er de birincinin âkibetine uğ­radı. Sonra birkaç ki- şiyi daha öldürdü. Müslümanlar son derece sevinç­liydi. Müslüman er ye- rine dönünce bu kahrama­nın Abdullah bin Mübârek hazretleri olduğunu görüp hayret ettiler. Seferde bile ibâdetlerini gizlerdi. Gazâ arkadaşı Muhammed bin Âyun şöyle anlatır: Seferde bir gece, Abdullah bin Mübârek istirâhate çekilmişti. Ben de mızra­ğıma dayanmış oturuyordum. Benim uyuduğumu zannedip kalktı ve fecr vak­tine kadar namaz kıldı. Sonra beni namaza kaldırmağa geldi. Uyumadığımı ve halinden haberdar olduğumu anlayınca, hayâsından yüzü kızardı. Sefer boyunca böyle yaptı. İbn-i Hibbân ise şöyle anlatır: Bütün mücahidler İbn-i Mübârek ile Şam'a varmıştık. Orada halkın ibâdetini, gazâya hazır hallerini, her gün seriyyelerin, küçük askerî birliklerin geliş-gidişlerini görünce, İbn-i Mübâ­rek; "Bu güzel haller ile Rabbimizin huzûruna çıkacağız. Burada Cennet kapılarını açtık." bu­yurdu. Misis'teki ikâmeti sırasında ilim, ibâdet ve cihâddan geri durmadı. Misis'te, ikindi namazında Cumâ Mescidi'ne gelir, güneş batıncaya kadar kıbleye karşı oturur, Allahü teâlânın zikriyle, meşgûl olur, kimseyle ko­nuşmazdı. "Kim gün­düzünü Allahü teâlâyı anarak geçirirse, o, bütün gün zikretmişlerden sayılır." buyururdu. Misis nâhiyesinde on yedi bin hadîs-i şerîf rivâyet etti. Küçük yaştaki tale­besi Abde bin Süleymân'a hadîs-i şerîf yazdırır ilim öğretir, üstelik ona para da verirdi. Mücâhid velîlerden Abdülkâdir Cezâyirî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Şerif­lerden olup, soyu hazret-i Ali'nin oğlu hazret-i Hasan efendimize da­yanmakta­dır. Baba ve dedeleri Cezâyir'in Vehran tarafında, şerefli, âlim, fâzıl, zâhid ve takvâ sâhibi kimseler olup, herkes tarafından sevilir, sayı­lırlardı. Cedlerinden biri olan Seyyidî Muhammed bin Abdülkâdir, Barba­ros Hayreddîn Paşanın Ce­zayir'i fethinde bir nefer gibi çalışmış ve Ce­zayir'de Osmanlı hâkimiyetinin ku­rulmasında, ziyâdesiyle gayret sarfet- mişti. Bu sebeple Osmanlı sultanları bunun oğulları ve torunlarına büyük izzet ve îtibâr gösterirlerdi. Abdülkâdir'in babası Muhyiddîn de Kâ­dirî şeyhlerinden olup âlim bir zât idi. Şeyh Muhyiddîn, parlak bir zekâya sâhip olduğunu gördüğü Abdül- kâdir'i küçük yaşta ilim öğrenmeye sevketti. İlk tahsilini Kaytana'da ya- pan Abdülkâdir, sonra Cezayir ve Oran şehirlerinde büyük âlimlerden okudu. Daha küçük yaşta Kur'ân-ı kerîmi hıfzetti. Tefsîr, hadîs, fıkıh ve diğer ilimlerde üstün bir dereceye yükseldi. Geniş mâlumâtıyla, fazîlet ve takvâsıyla şöhreti her tarafa yayıldı. Ül­kesini pek yakın bir gelecekte bekleyen tehlikenin farkında olan Abdülkâdir kendisini ilm-i siyaset, dev­let idâresi sâhalarında da yetiştirdi. Ata binmek ve silâh kullanmak gibi her çeşit harp sanatında pek ustaydı. 1826'da babasıyla birlikte Mısır'a giden Abdülkâdir Cezâyirî burada İslâm âleminin meşhûr ilim merkezlerinden olan Ezher medreselerini zi­yâret etti. Âlimlerle görüşüp bilgi alışverişinde bulundu. Oradan Hicaz'a geçerek hac vazî­fesini îfâ etti. 1829 yılında Şam'a geldi. Burada evliyâ­nın büyüklerinden Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri ile görüşüp duâ­sına kavuştu. Buradan Bağdad'a geldi. Şerefli âilesinin tabi olduğu evli­yânın büyüklerinden nûr ve feyz menbaı Peygamber efendimizin soyun­dan Seyyid Abdülkâdir Geylânî haz­retlerinin mübârek kabrini ziyâret etti. Mânevî yardım istedi. Abdülkâdir'in yurda dönüşünden kısa bir müddet sonra 1830 Tem­muzunda Fransızlar Cezayir'i işgâl ederek ülkedeki üç yüz yıllık Türk idâ­resine son ver­diler. Vehrân ve Müstefânem bölgelerindeki halk düşmana karşı ayaklanarak Şeyh Muhyiddîn'i kendilerine emir seçtiler. Ancak o oğlu Abdülkâdir'i bu işe daha lâyık gördü ve emirliği ona devretti. Kendisi Oran'daki Fransız kuvvetleri ile harb eden askerin kumandasını ele aldı. Abdülkâdir-i Cezayirî kendisine yapılan bîat merasimi sırasında yap­tığı ko­nuşma ile cesâret, uzak görüşlülük, müsâmaha, tevâzu ve fedâ­kârlık gibi vasıf­larını ortaya koydu. Konuşmasında şöyle demişti: "Eğer liderliği kabul ediyor­sam bu cihâd alanında düşmana karşı yürüyen ilk kişi olma hakkını edinmek içindir. Benden daha değerli ve yetenekli bu­lacağınız, îmânımızı savunmada hiç bir fedâkarlıktan kaçınmayacak başka biri çıktığında yerimi ona bırakmaya ha­zırım." Emir Abdülkâdir kısa sürede gösterdiği hârikulâde şecâat, kahra­manlık, bi­nicilikteki mahâret ve soğukkanlılığı ile herkesi hayran bıraktı. Askerî bir lider olarak kendini kabûl ettirdi. Bu sebeple Fransızların Ce­zâyir'i işgâl etmesinden iki sene sonra babasının muvafakati ve bütün Cezâyir müslümanlarının arzusu üzerine ülkenin emirliğini üzerine aldı (22 Kasım 1832). Abdülkâdir-i Cezayirî bundan sonra Fransızlara karşı plânlı ve sis­temli bir harekat başlattı. Kuvvetli bir ordu kurarak Fransızları üst üste bozguna uğrattı. Bu zaferlerini siyâsî sâhada da sürdürerek birçok böl­geleri de bu yolla ele ge­çirdi. Fas Sultanı Abdurrahmân'ı kendi tarafına ve Fransızlara karşı mücâdele sâhasına çekmeyi başardı. Kahramanlığı ve zekâsı sâyesinde yerli kabîleleri et­rafına topladı. Büyük bir güçle başta Maasker olmak üzere Merakeş sınırına ka­dar bütün batı Cezâyir'e sâhib oldu. Fransızlar 26 Şubat 1834 antlaşmasıyla Abdülkâdir'in Batı Cezayir üzerindeki otoritesini tanıdılar. Ancak ertesi yıl böl­gedeki Fransız komutanı General Trezel, emirin kendisine bağlı saydığı aşîret­leri himâ­yesi altına aldığını bildirdi. Amacı, mücâhidleri bölmek ve parçala­maktı. Onun bu kararı üzerine Abdülkâdir-i Cezâyirî tekrar harekete geçti. Makta'da yapılan çarpışmada Trezel alayını müthiş bir bozguna uğrattı (1835). Bu yenilgi üzerine Fransa bölgeye yardım kuvvetleri gönderdi. Bu birlikle­rin başında gelen General Bugeaud kısa bir sürede Cezayir'i ele geçireceğine, müslümanları mahv edip Abdülkâdir'i yakalayacağına söz vererek harekete geçti. Fransızlar Maasker'i kısa sürede ele geçirdiler. Bu zaferle kendisine fev­kalade güvenen Bugeaud, Konstantine önüne geldiğinde Abdülkâdir'in asıl gücü ile karşılaştı. Abdülkâdir'in ne zaman ve ne şekilde vuracağı belli olmuyordu. Ordusu son derece disiplinli idi. En küçük bir bozulma ve ümitsizliğe düşmüyor ve insanüstü bir gayretle çarpışıyordu. Bu durum Fransız birliklerinin tekrar bozgun hâlinde geri çekilmesine yol açtı. Bugeaud Fransa hükümetine gönder­diği raporlarda: "Abdülkâdir hızlı, zekî ve ne yapacağı belli olmayan bir düşmandır. Dehâsı ve temsil ettiği inanç sâyesinde kazandığı îtibârla kitleleri bize karşı harekete geçiriyor. Kendisi sıradan bir insan değil, müslümanların severek ve arzu ile beklediği ve hasretle kucakladığı bir liderdir." diyordu. Nitekim Bugeaud çok geçmeden Abdülkâdir'le Tafna Antlaşmasını yap­maya mecbur kaldı (1837). Bu antlaşma ile Emir Abdülkâdir limanlar ve kıyı şehirleri dışında ülkenin tamâmında hâkimiyeti elde ediyordu. Abdülkâdir-i Cezayirî bu sulh devresinden faydalanarak güçlü bir devlet mekanizması kurmaya çalıştı. Devlet merkezini Maasker'den Tag- dempt'e nak­letti. Kanun ve kaideleri düzelterek İslâmiyete uygun hâle getirdi. Osmanlılar zamânında birtakım mükellefiyetler karşılığında ver- giden muaf tutulan Mehazin kabîlelerinin imtiyazlarını kaldırdı ve her­kesten zekat topladı. Fas yoluyla İn­giltere'den sağladığı top ve tüfeklerle ordusunu teknik açıdan kuvvetlendirdi. Bu arada Fransızlar antlaşmaya aykırı olarak faaliyetlerine devam ediyor­lardı. 1837 Ekiminde Osmanlı tâbiiyetini sürdüren ve kendilerine karşı direnen Ahmed Bey'i yenerek Konstantine şehrini zaptettiler. 1839'da ise Abdülkâdir'le Kabiliye bölgesinin nüfuz meselesi yüzünden görüşmek istediler. Red cevâbı üzerine harekete geçen Fransız birlikleri Cezâyir'i Konstantine'ye bağlayan Bîbân geçidini ele geçirdiler. Buna karşı Abdülkâdir de 19 Kasımda küçük fakat hareket kâbiliyeti yüksek birliklerini Fransızlar üzerine sevketti. Aynı zamanda "cihâd-ı mukaddes" ilân ederek dînini seven herkesi bayrağı altına çağırdı. Ku­mandan ve yardımcılarına gönderdiği mektuplarla onların şevkini ve gayretini arttır­maya çalıştı. Abdülkâdir-i Cezâyirî böylece Fransızlara karşı ölüm kalım harbini başlat­mış bulunuyordu. Bu harbin sonunda ya Cezayir'de İslâmı muzaf­fer kılacak veya bu uğurda çok istediği şehadete kavuşacaktı. Emir Abdülkâdir, Sumala adını verdiği merkezini seyyar bir vaziyete ge­tirdi. Düşmanın vaziyetine göre merkezini istediği yere naklediyor ve savaşın cereyan tarzını hep kendi istediği şekilde yönlendiriyordu. Bu hareketli tesisle­rinde barut, mermi ve silah da imal edebiliyor ve mal­zeme sıkıntısı çekmiyordu. Ancak Abdülkâdir'in az fakat disiplinli ordusu karşısında üst üste mağlubi­yetin ezikliği içerisindeki düşman çareyi; kadın, çocuk ve ihtiyar­ları zalimce katletmek, ekili araziyi yakıp yıkmak ve hayvanları telef et­mek gibi yollarda buldu. Böylece yüz bini aşan Fransız ordusu yirmi bin kişilik ve dağınık vazi­yetteki mücahidleri açlık ve sefalete düşürerek mağlub etmek gibi bayağı yol­lara başvuruyordu. Onların bu şekildeki davranışları ve sinsi faaliyetleri, Abdülkâdir'in ordusunda tefrika ve an­laşmazlıkların doğmasına sebeb oldu. Bu­nun üzerine Abdülkâdir Mera- keş'e çekildi. Akrabası olan Merakeş hâkimi Abdurrahmân ve Merakeş'in müslüman halkının yardımıyla Fransızlarla savaş­maya de­vam etti. An- cak bu defâ da Fas kralı Abdurrahmân'ın ihaneti ile karşı­laştı. Fas kralı, Fransızların şartlarını kabul ederek cihad meydanından çekilir­ken Abdül- kâdir'e yapılan yardımların da kesilmesini emretti. Bu durum mücâhidleri büyük bir sıkıntıya soktu. 1842 Kasımında Abdülkâdir'in harekât merkezi olan Sumala düşman eline geçti. Emir'in paha biçilmeyen şahsî kütüp­hânesi içindeki belgelerle birlikte Fransızlar tarafından tahrib edildi. Bü- yük Sahra'ya çekilen Emir Abdülkâdir orada da tarafdârlarının telef ol- ması üzerine 1847 senesinde İskenderiyye veya Akka'da kalması şar- tıyla General Lamoriciere'ye teslim olmak zo­runda kaldı. Teslim olurken ağzından çıkan tek kelime mücâdelesinin sonunu ne güzel özetlemek- tedir. "Kader." Ancak Fransızlar bir kez daha sözlerine sadık kalmadılar. Emir Ab- dülkâdir, Cezayir vâlisi Duc d'Aumele tarafından Fransa'ya gönderildi. Emir ve yanında­kiler önce Toulon'da, sonra da Loira Vadisindeki Anboi- se kalesinde beş yıl ha­pis kaldılar. Toulon'a geldiğinde Fransız kralı eğer başka bir ülkeye gitme arzu­sundan vazgeçerse kendisine büyük bir armağan verileceğini bildirdiği zaman Emir Abdülkâdir: "Kral namına bana bütün Fransa'nın zenginliğini teklif etseniz ve bu zen­ginliği şu cüppemin üzerine yerleştirseniz sizin tebaanız olmayı hâtı­rımdan ge­çirmem. Ben burada sizin misâfirinizim. İsterseniz beni hapse atın. Ancak utanç ve şerefsizlik bana değil, size ulaşacaktır." dedi. Napolyon, Fransa'da imparatorluğunu îlân ettiği zaman, Abdülkâdir-i Cezâyirî'ye Osmanlı ülkesinde kalması için müsâade verdi. 1852'de İstanbul'a gelen Abdülkâdir-i Cezâyirî Sultan Abdülmecîd Han'la görüştü ve pâdişâhın fevkalâde izzet ve ikrâmını gördü. Daha sonra Bursa'ya geçerek kendisine tahsis edilen konakta oturdu. 1855'de Bursa'da büyük bir zelzele olması üzerine Şam'a geçti. Abdülkâdir-i Cezâyirî, Şam'a gidince, zamânını ilmî çalışma, ibâdet ve ço­cuklarının terbiyesi ile geçirdi. Kimseyle görüşmedi. Bu sırada İngi­liz ve Fran­sızlar, Osmanlı Devletini kuvvet zoruyla yıkamayacaklarını anlamışlar, işi fitne ve fesatla hâlletme yoluna gitmişlerdi. Osmanlı Dev­leti içerisindeki çeşitli fırka ve milletleri birbirleriyle çarpıştırmaya başla­mışlardı. Lübnan ve Suriye'de Dür­zîleri İngilizler silâhlandırmış, Mârunî­lere de Fransızlar arka çıkmışlardı. Her iki devlet, yaptıkları çalışmalarla, Osmanlı tebeasını Osmanlı topraklarında birbi­rine kırdırıp, kendi emelle­rine âlet etmeye kalkışmışlardı. Bu oyunların bir sah­nesi olarak 1860 se­nesinde Dürzî âsileri, hıristiyan ahâliyi öldürmeye teşebbüs ettikleri vakit, Abdülkâdir, Cezâyirli muhâcirlerin yardımı ile Fransa konsolo­sunu ve bin beş yüz kadar insanı kurtardı. Bu hareketi Osmanlı hükümeti tara­fından taltif edildi. Fransa hükümeti, bu hareketin mükâfâtı olarak Emir'e Le- gion d'honneur nişanının grandcruix'sını verdi. Abdülkâdir-i Cezâyirî 1862 senesinde hacca gidip iki sene Hicaz'da kaldıktan sonra İstanbul'a gelerek, Abdülazîz Han tarafından Birinci Osmânî Nişânıyla taltif edildi. Daha sonra Şam'da ömrünü ilim ve ibâdetle geçiren Abdülkâdir Cezâyirî  H.1300'de vefat etti. Nâşı Sâlihiyye'de Muhyiddîn Arabî türbe­sine defnedildi. Devrin târihçileri "Gabe bedrün kâmilün= Mükemmel do­lunay battı H. 1300 di­yerek ölümüne târih düşürdüler. Abdülkâdir Cezâyirî, her şeyden evvel sağlam ve doğru îmân sâhibi, vakarlı bir zât idi. Bu hali, yalnız dindaşlarının değil, kendisini yakından tanımak fırsa­tını bulan Avrupalıların da takdirini celbetmişti. Çok adâletli idi. Âlicenâb ve çok merhametli idi. Ancak, düşmanlarını yıldırmak için zarûrî gördüğü anlarda şiddetli çarpışmalardan hiç çekinmezdi. Abdülkâdir Cezâyirî, ilim ve irfâna çok ehemmiyet verirdi. Âriflerin bü­yüklerindendi. Dünyâ ve âhiretin kemâlâtını kendisinde toplamıştı. Kah­raman bir mücâhitti. Şan ve şöhreti doğudan batıya her yere yayıldı. Za­mânının âlim­leri arasındaki ihtilâfları hâllederdi. Aynı zamanda kerâmet ehli idi. Çok kerâ­metleri görüldü. Kıymetli eserler yazdı. Bunlardan tasavvuf ve inceliklerine dâir yaz­dığı Mevâkıf adlı kitabının her bir bölümü mârifetlerle doludur. Kitabının seksen üçüncü bölümünde şöyle yazmaktadır: Hadîs-i şerîfde buyruldu ki: "Allahü tealâ bir kimseye bir nîmet verdi­ğinde o nîmetin onun üzerinde görülmesini ister." Hülâsa budur ki, eğer nîmetin gö­rülmesi yalnız fiil, iş ile olursa onu fiil ile göstermek ve eğer nîmetin görülmesi, söz ile olursa onu da söz ile göstermek, açıklamak la­zımdır. Haccederken yaşadığı hâdiseleri anlatırken şöyle demektedir: Medîne-i münevvereye vardığımda Resûlullah'ın Ravda-i mutahhera- sına gittim. Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem), hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer'e selâm verdikten sonra, Resûlullah'ın huzû­runda edeble durdum ve; "Yâ Resûlallah! Köleniz kapınızda durmaktadır. Yâ Resûlallah! Sizin bir nazarınız bana her şeyden daha sevgilidir ve beni zengin eder. Yâ Resûlallah! Sizin himâ­yeniz benim için kâfidir." de­dim. O zaman Eşref-i âlem (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdular ki: "Sen be- nim evlâdımsın ve yanımda makbûlsün." Bana evladım buyur­maları, sulbî evladlığı mı, yoksa kalbî evlâdlığı mı idi. Benim maksadım her iki- sinde idi. Allahü teâlâya hamd ve şükredip; "Yâ Rabbî! Bunu bana Pey- gamber efendimizin zât-ı şerîfini göstermekle tahakkuk ettir. Zîrâ Habî- bin; "Beni gören hakîkî görür. Zîrâ şeytan benim şeklimde kendini hiç kim­seye gösteremez." buyurmaktadır, diye duâ ettim. Sonra da Kade- meyn-i şerîfeyne, mübârek iki ayağı tarafına geçtim ve şark taraf­taki bir duvara yaslanıp tefekkürle meşgûl oldum. O hâlde iken kendim­den geçtim. Her şeyden habersiz kaldım. Mescid-i Nebevî'de kimi namaz kılar, kimi zikreder, kimi Kur'ân-ı ke­rîm okur, kimi duâ ederdi. Hiç bir şey duymadım ve her şeyden habersiz oldum, o esnâda; "Bu seyyidimizdir." sesini işittim. Gaybet hâlimde gözlerimi açtım. Resûlullah efendimiz beni ayak tarafından şebeke arasına çektiler. Heybetli ve sâkin idiler. Müba­rek sakalının aklığı fazla idi. Yanakları kırmızı idi. Lakin mü­bârek şemâili vasfedenlerin yazdıklarından çok daha kırmızı idi. Bana yaklaş­tıkları va­kit kendime geldim. Allahü teâlâya sonsuz hamdü senâlar ettim. Abdülkâdir-i Cezâyirî hazretlerinin yaşayışında İslâm ahlâkını bütü­nüyle müşâhede edip, görmek mümkündü. Onu gören kendisine hayran kalırdı. Gerek Fransızlarla sulh olduğu zamanlarda ve gerekse tutsaklığı devresinde Abdülkâdir Cezâyirî'yi gören generaller; kendisiyle dost ol­maya çalışırlar ve ona İslâmiyetle ilgili, sualler sorarlardı. Abdülkâdir Ce- zayirî'nin Fransız gene­rali Dumas'a İslâmiyetin kadına verdiği değer hakkındaki cevabı şu şekildedir: ...Bu meselenin gerçek yüzü ve hakîkati sizin işittiğinizin tam aksine­dir. Müslümanların nezdinde kadınlar büyük bir hürmeti ve değeri haiz­dirler. Me­sela onlar zevcelerini pek severler ve onlara karşı çok merha­metlidirler. Muhab­betin, sevgi duymanın zarûrî gereği ise hürmet etmek­tir. Yâni insan sevdiğine hürmet eder. Nitekim, sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyur­dular ki: "Zevcelerine ancak kerîm olanlar ikrâm ve iyilik eder ve onlara ancak kötü ve alçak olanlar ihânet edip kötülük yaparlar." Diğer bir hadîs-i şerîfte de Eshâb-ı kirâmına hitâ­ben buyurdular ki: "Sizin en hayırlınız, zevcesine hayırlı olanınızdır. Ben, içinizde zevcesine en hayırlı ve iyilik eden kimseyim." Resûlullah efen­dimiz, mübârek zevcelerini kendi mübârek elleri ile deveye bin­dirirlerdi. İslâm büyüklerinin bu konudaki menkıbeleri, nezaket ve edebleri sa­yıla­mayacak kadar çoktur. Ev işlerinde müslümanlar zevceleri ile müşâvere ederler. Birçok işleri zevcelerine danışır, onların gönlünü almaya dikkat ederler. Kadınlar ev işlerinde reisdirler. Dış işleri kadınlara bırakılmaz. Bu, erkeklerin işidir. Bunu kadınlara yüklemez, kendileri çekerler. Abdülkadir Cezâyirî hazretleri, komutanlarından Muhammed Hasnâ- vî'ye yazdığı bir mektupta şöyle demektedir: "...Şecâat, kahramanlık ve cömertlik sıfatlarıyla mevsûf (vasıflandı­rılmış) ve Hak teâlâya tevekkül eden mücâhid kardeşimiz Seyyid Mu- hammed Hasnâvî! Allahü tealâ sizin ve bizim halimizi yüceltsin. Dünya ve âhiretteki emellerimize kavuştursun! Kıymetli, sabırlı mücâhid karde- şim! Allahü tealâ anlayışını arttır­sın! Hayırlar ihsân eylesin! Lütf ile hayırlar üzerinde muhâfaza eylesin. Muhak­kak ki cihâd, peygamberlerin (aley- himüsselâm) şiârı, müminlerin mesleği ve asıl sanatıdır. Seni bu himmete kavuşturan Allahü teâlâya hamdederim. Gayret ve çalışmalarına sevaplar ihsân buyurup, bu yolda sana yar­dım eyle­sin! Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde, sevgili Peygamberine hitâben cihâdın fazîle­tini, kendi yolunda şehîd olmanın yüksek derecesini beyân ve ifade buyurmuş­tur. Bunlar üzerinde iyice düşünüp, buna kavuşmak için Allahü teâlâdan yardım dilemelidir. Böylece, Allah yolunda şehîd ol­manın ne demek olduğu iyi anlaşı­lır. Cihâdın ve şehîd olmanın fazîleti ve yüksek derecesi Tevrat ve İncil'de de bildirilmiştir. Karşılığında Allahü teâlâ Cennet'i vâd buyurmuştur. Şerefini bu­radan anlamalıdır. Kendi yo­lunda cihâd edenlerin, cihâda katılmayanlara nisbetle pek büyük bir ec- re kavuşacaklarını da müjdelemiştir. Kıymetli kardeşim! Sözün kısası şudur ki, Allahü teâlâ bir kimseye din ve dünyânın hayrını dilemedikçe ona cihâd nasîb etmez. Kime din ve dünyânın hayrını dilerse, onu cihâda kavuşturur. Şu hâlde, kavuştuğun nîmetin kadrini iyi bilmelisin. Daimâ sizin işlerinizi ve hâllerinizi tâkib et­mekteyiz ve sizinle görü­şüp kucaklaşmayı çok arzu ediyoruz. Size duâ ediyoruz. Allahü teâlâdan ümîd ederiz ki, en hayırlı, bereketli bir za­man- da bizi buluşturup görüştürsün. Amin..." Muhammed bin Hasan Bay'a gönderdiği pek fesahatli ve edebî mektubunda da Allahü teâlâya hamd ve Resûlüne sallallahü aleyhi ve sellem salât-ü selâm­dan sonra şöyle demektedir: "...Sizi tebrik etmek ve aramızdaki muhabbeti tâzelemek düşünce­siyle vekî­limizi gönderiyoruz. Muhakkak ki, müminler tek bir beden gibi­dir. Biri incinirse hepsi incinmiş olur. Hepsi aynı ızdırâbı duyar. Hakîkî mümin, din kardeşi için sağlam bir destek ve yardımcıdır. Dâimâ birbirle­rini destekler ve kuvvetlendi­rirler. Yardımlaşma ise, ancak Allahü teâlâ- nın râzı olduğu şeylerde ve takvâ hu­sûsunda olmalıdır. Bu, Allahü teâ- lânın size emridir..." Millî Mücâdelenin ilk bayraktârı Ahmed Hulûsi Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) Denizli Müftülüğünde iken Türkiye'nin paylaşılmasını ihtivâ eden Mondros Mütârekesi imzâlanmıştı. Şubat 1919'da Paris'te bir araya gelen Îtilâf devletleri temsilcileri Balıkesir, Aydın ve İzmir'i Yuna­nistan'a vermeyi karar­laştırdılar. Bu gelişmeler üzerine Nûreddîn Paşa, bölge ileri gelenleri ve din adamları liderliğinde, İzmir Müdâfaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak Cemiyeti adı al­tında bir teşkilât kurdu. Bir kongre toplan­masını kararlaştıran cemiyet, Balıke­sir, Aydın ve Denizli livâlarından de­lege gönderilmesini istedi. Denizli'den gön­derilen delegeler arasında Ahmed Hulûsi Efendi de bulunuyordu. Kongreye İz­mir vâli ve kolordu komutanı Nûreddîn Paşa başkanlık etmiş ve ilhak tahakkuk ettiği tak­dirde mukâ- vemet edebilmek için teşkilât kurulması kararlaştırılmıştı. Paşa, İzmir'in Yunanistan'a verilmesi hâlinde silâhlı bir müdâfaaya kalkı­şılaca­ğını söy- lediği sırada Ahmed Hulûsi Efendi büyük bir uzak görüşlü­lükle kendi­sine şöyle demişti: "Paşa! İstanbul işgâl altındadır. İşgâl kuvvetleri İstanbul hükûmeti üzerinde tazyiklerde bulunarak sizi terfian veya memuriyetinizi nakil sû­retiyle İzmir'den uzaklaştırırlar. Çünkü buradaki hıristiyan unsurlar işgâl kuvvetleriyle temas hâ­lindedirler. Sizin burada fiilî mukâvemet için girişe­ceğiniz her hareketi onlara bildirirler. Onlar da hükûmete tesir ederek, bu teşebbüsü netîcesiz bırakırlar. Bakınız Rum papazlarından metropolit Hrisostomos daha şimdiden bu şehrin fahrî vâlisi gibi hareket etmeye başlamış ve Yunan işgâlinin hazırlıklarına gi­rişmiş bulunmaktadır." Ahmed Hulûsi Efendinin söyledikleri çok geçmeden gerçekleşti. Nû- reddîn Paşa azledilerek yerine vâliliğe Kambur İzzet, kumandanlığa da emekli paşalar­dan Nâdir Paşa tâyin edildi. Ahmed Hulûsi Efendi ise, İzmir Redd-i İlhak Kongresinden döndükten sonra memleketin elîm bir âkıbete sürüklenmekte olduğunu görerek der­hâl yo­ğun bir teşkilâtlanma çalışmasına girişti. Onun bu faâliyetlerini De­nizli mutasar­rıfı Fâik Bey (Öztırak) şöyle anlatmaktadır: Ahmed Hulûsi Efendi, benimle çok uzun ve mahrem görüşmelerde bulundu. Denizli sancağının kazaları olan Acıpayam, Buldan, Sarayköy, Tavas ve Çal'da bilhassa müftüler ve müderrislerle eşrâfın rehberlik ettiği heyetlerin teşkîlini te­min ettiğini söyleyip, artık mukadder olan Yunan iş­gâli önünde neler yapılması îcâb ettiğinin şimdiden düşünülüp lüzumlu tedbirlerin alınmasını teklif ve tav­siye etti. Bugün daha iyi anlıyorum ki, müftü efendinin sözlerinde hiç bir imkâ­nın gerçekleşmesi şartı yoktu. Ya­pılması gereken vatanın istiklâli ve haysiyeti îcâbıydı. İlmi, irfânı, ahlâkı ile muhitin hürmet duyduğu muhterem şahsiyeti, sancağın her tarafında sevilen ve sayılan adamdı. Ahmed Hulûsi Efendi çok zor şartlar altında vazîfeye çağırdığı kimseleri meziyet ve husûsiyetleriyle çok iyi takdir ederek tâyin ve tespit etmişti. O müstesnâ günlerin bendeki en derin inti­baı şudur: Çok güç şartlar altında girişilecek hizmetlere lâyık mânevî rehberler bulur ve onların telkinleri kalp ve vicdanlarda ümit izleri mey­dana getirebilirse elde edilemeyecek güzel netîceler, ufukların ardında demektir. Ben Ahmed Hu­lûsî Efendinin mübeccel ve muhterem varlı­ğında bu ebedî hakîkatın en muhte­şem misâlini görmüşümdür." Bu arada beklenen fecî âkıbet gerçekleşti. İzmir 15 Mayıs 1919 Per­şembe sabahı Yunanlılar tarafından işgâl edildi. Acı haber Denizli'ye ulaştığı zaman ir­kilmeyen, ümitsizlikle yıkılmayan tek insan Ahmed Hu­lûsi Efendiydi. Çünkü o, mukadder sonucu biliyor, din, vatan ve nâmus için neler yapılması gerektiğini düşünmüş bulunuyordu. İzmir'in işgâli üzerine ilk iş olarak Denizli'de bir pro­testo mitingi tertipledi. Müftülük dâi­resinin yakınındaki bir câmide bulunan Sancak-ı şerîfi asılı bulunduğu yerden tekbirler ve salât ü selâmlar ile indirdi. Etrafında şehrin ileri gelen şeyh ve imâmları olduğu hâlde câminin etrâfında bekleşen kalabalığın önüne geçti. Kalabalık Belediye Meydanına doğru yürü­meye başladı. Tekbir seslerini işiten halk, işini gücünü bırakarak Belediye Mey­danına koşuyordu. Müftü Hulûsi Efendi meydanı doldurmuş bulunan Denizlili­lere hitâben ağlamaklı bir sesle şöyle konuştu: "Hemşehrilerim!.. Karşımıza çıkarılan düşman daha dünkü uşakları­mızdır. Biz onlara mağlûb da olmadık. Bu düşman her kim olursa olsun Türk'ün ve Müslümanlığın son müstakil yurdu olan topraklarımızı da eli­mizden almak isti­yor. Bizler şimdiye kadar esir yaşamadık ve yaşayama­yız. Silâhımız yoksa sa­pan taşıyla düşmana karşı çıkmak ve onu tepe­lemek her Türk ve Müslümana farz-ı ayndır. Fetvâ veriyorum. Silâh azlığı veya çokluğu mühim değildir. Bir­çok ülkelere hükmetmiş Fâtihlerin to­runlarıyız." Sözü sık sık tekbirlerle kesilen ve son derece heyecanlı geçen mi­ting, De­nizli halkının düşmana mukâvemet için hazır bulunduğunu ve şehrin muhterem müftüsü Ahmed Hulûsi Efendinin emir ve direktiflerine uyacaklarını göster­mişti. Fakat Ahmed Hulûsi Efendi yalnız Denizli için değil, bütün civar, vilâyet ve kazâları da içine alan bir millî mukâvemet hareketi meydana getirmek isti­yordu. Bu sûretle Aydın ve Nazilli'ye emin adamlarından birkaçını göndererek onlarla temasa geçti. Müftü Efendinin faâliyetlerini yakından tâkib eden Denizli Rumları ise; "Onun sarığını ba­şına dolayacağız." diye haber göndermekteydiler. Ancak kahraman De­nizli müftüsü bu tehditlerden korkacak ve din ve nâmus müdâfaasından geri duracak bir kimse değildi. Bizzât kendisi Dinar'a ve Afyonkarahisar'- a gitti. Bu bölgelerdeki diğer müftü, vâiz ve müderrislerle te­masa geçerek silahlı çeteler teşkil edip, ilerleyen Yunan kıtaları karşı­sında bir mukâ- vemet cephesi meydana getirmek husûsunda onları ha­rekete geçirdi. Bu bölgede efeler, yedek subaylar, mütekaid (emekli) su­baylar ve halktan herkes mahallî müftülerin idâre ettiği teşkilâta kaydolu­narak kısa zaman- da harbe hazır vaziyete getirildiler. Hazırlıklarını tamamlayan Hulûsi Efendi, Yunanlıların Nazilli'ye gir­meleri üzerine emrindeki kuvvetle derhal harekete geçti. Nazilli'de bulu­nan Yunan ku­mandanı üç-beş bin kişilik bir kuvvetin üzerine geldiğini haber alınca derhal mevziini terkederek Aydın istikâmetine çekildi. Müftü Hulûsi Efendi kumanda­sındaki milis kuvvetleri Nazilli'yi kolaylıkla ele ge­çirdiler. Fakat burada durma­yarak Aydın'a doğru gerilemiş bulunan Yu­nan kuvvetlerinin takibine başladılar. Nazilli'de ve yol boyunca uğranılan her köyde toplanan halka, heyecanlı nutuk­lar îrâd eden Müftü Efendinin emrindeki kalabalık gittikçe artıyordu. Bu nûr yüzlü din adamına karşı herkes büyük hürmet, îtimâd ve muhabbet besliyordu. Ahmed Hulûsi Efendi bu gayret, şevk ve inançla Aydın'ı Yunanlılar­dan geri almaya muvaffak oldu. Bundan sonra artan kuvvetlerin idâresi işini kumandan­lık vasıfları iyi bilinen Demirci Mehmed Efeye bıraktı. An­cak bu sırada toparla­nan Yunanlılar büyük kuvvetlerle gelerek Aydın'ı tekrar işgâl ile büyük katli­amlarda bulundular. Bundan sonra bölgede tam bir ölüm kalım mücâdelesi başladı. Ah- med Hu­lûsi Efendi bizzât bir nefer gibi çarpışmalara katıldı. Verdiği vâz- larla da topla­dığı gönüllülerle milis kuvvetlerini devamlı destekledi. Böyle- ce Denizli bölge­sinde Yunan ilerleyişine set çekti. Bu müdâfaa hattı ol- masaydı. Ankara'nın, dü­zenli askerî birliklerin kurulmasını sağlayama­dan Yunan birliklerinin eline geçmesi işten bile değildi. Ahmed Hulûsi Efendi Kurtuluş Savaşının kazanılmasından sonra ge­lişen si­yâsî olaylara karışmamış ve geri kalan ömrünü Allahü teâlâya tâat ve ibâdetle geçirmiş, gençlere dîn-i İslâmı öğretmeye çalışmıştır. Millî mücâdele mücâhidlerinden Ahmed İzzet Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri; 14 Mayıs 1919'da İzmir'in işgâli ile memleketin acılar içine düştüğü yıllarda Çal'da müftü ola­rak vazîfe yapmaktaydı. Halkın ne yapacağını şaşırdığı o karanlık gün­lerde pekçok defâ Çarşı Câmii şerîfinde, hükûmet önündeki meydanda dînî nutuklar söyledi. Halkı mukâvemete teşvik etti. Kendisine gelenleri ümitsizliğe kapılmadan teşkilât­lanmaya sevketti. Kaymakam Fazlı Güleç ise; "Müftü Efendi, şer'an üzerine düşen va­zîfeyi yapmıştır. Bu bâbta benim de hakk-ı kelâmım vardır. Beni dinler­seniz orduları­mız dağılmış, silâhı elinden alınmıştır. Askerlerimiz cephe­leri bırakmıştır. Bu sebeple Müftü Efendinin söylediklerini yapmak, düş­manı gazaplandırmaktan, neticede ise onların ayakları altında perişân olmaktan başka bir işe yaramaya­caktır." diye ona karşı çıkıyordu. Bunlara karşılık Ahmed İzzet Efendi kendi ifâdesiyle sözlerini şöyle nak­letmektedir: Gözlerimiz görerek, bedenimizde can varken, kendimizi ve mukad­desatımızı düşmanın yed-i habîsine, kirli eline terk ve vatana ayak basmalarına tahammül edemeyeceğimizi, behemehal müdâfaa ter­tibâtı almamız lâzım geldi­ğini, silâhsız ve vâsıtasız da olsa düşmana kar- şı koymaklığımızı, evvela bizleri sonra evlâd-ü iyalimizi şehîd etme­den memleketimize düşman giremeyeceğini, hattâ hepimizi şehîd etseler bile, Allahü teâlânın izni olmadan düşmanın bu top­raklara ayak basma­sının mümkün olamayacağını söyledim. Ancak fikir birliği tam hâsıl olmadığı için bu hareket bir müddet için netîce­siz kaldı. Ahmed İzzet Efendi kendi köyü olan Süller'e gitti. Bu sı­radaki hâlini ise şöyle anlatmaktadır: Bir müddet köyümde kaldım. Bu­rada kendi kendimi he­sâba çektim. Kalbim bana; "Bu bapta sen haklısın, ısrar et, cenâb-ı Hakk'ın vâdi yerini bulacaktır." diyordu. Ahmed İzzet Efendi bundan sonra fiilen düşmana karşı koyma hare­ketine katıldı. Önce Ali Kurt köyüne gitti. Burada 25-30 kişilik bir çeteye sâhib olan Dede Efe'yi düşman üzerine harekete geçmeye iknâ etti. Bu­radan Denizli'ye geldi. Müftü Ahmed Hulûsi Efendiyi görerek kendisine fikirlerini anlattı. Ahmed Hulûsi Efendi çok memnun olarak kendisini tebrik etti. Sonra mutasarrıf Fâik Öztırak'la görüştü. Faik Beyin; "Çâresiz vaziyetteyiz. Böyle bir durumda bir kaymakam, bir mutasarrıf ve bir vâli ne yapabilir?" sözleri üzerine fevkalâde celallenen Ahmed İzzet Efendi; "Fâik Bey! Kaymakamlık, mutasarrıflık ve vâ­lilik, milletle kâimdir. Millet cayır cayır yanmaya başladı. Biz buna seyirci ka­lamayız. Ne yapacaksa­nız yapınız. Ben kudretim nisbetinde bu uğurda bir vazîfe almaya gel­dim." cevâbını verdi. Ahmed İzzet Efendi bundan sonra düzenli birlikler kuruluncaya kadar teşkil ettiği milis kuvvetleriyle bizzat savaşlara katıldı. Ahmed Hulûsi Efendi ve De­mirci Mehmed Efe ile birlikte hareket etti. Yunanlılara ağır kayıplar verdirdi. Elinde tüfek olduğu hâlde birliklerinin en önünde çar­pışmalara iştirak etti. Na­maz vakitlerinde emrindekilere namazı kıldırıyor sonra yine en önde ileri atılı­yordu. Bu hâli ile bölge halkının gönlünde taht kurdu. Yediden yetmişe herkesin sevgisini, saygısını kazandı. Bu savaş esnâsında Ahmed İzzet Efendinin köyü de yağma ve tahrib edi­lenler arasındaydı. Köyü basan işgâl birlikleri Ahmed İzzet Efendiyi aramışlar, bulamayınca evleri ve değirmenlerini ateşe vermişlerdi. İşgâlin kalkmasından sonra mahallî hükümet Ahmed İzzet Efendinin zararını on bin altın olarak tespit etti. Bu vakâyı haber aldığı zaman Ahmed İzzet Efendi şöyle demiştir: "Bu ka­dar serveti ve hattâ cânı fedâ etmeden dâ­vâyı tahakkuk ettirmek ve Allahü teâlâya tam kulluk etmiş olmak müm­kün değildir. Önemli olan vatan ve mille­timizin, nâmus ve mukaddesâtı­mızın kurtulmuş olmasıdır." Ahmed İzzet Efendi, Kurtuluş Savaşının kazanılmasından sonra öm­rünü büyük bir tevâzu ve ferâgat hissi içinde yaşayarak geçirdi. Muhitinin ve çevresi­nin fakir insanlarına karşı bütün varlığını sarfederek hizmete koştu. Yardımla­rıyla birçok kâbiliyetli gencin, okuyup yetişmesini sağladı. 1952 yılında ebedî âleme göçtü. Osmanlı âlim ve velîlerinin en meşhûrlarından, büyük devlet adamı Ahmed İbni Kemâl  Paşa (rahmetullahi teâlâ aleyh) baba tarafından as­ker, anne tarafın­dan ise ilim ile meşgûl olan bir âileye mensuptu. Küçük yaştan îtibâren âilesinin nezâretinde iyi bir tahsil ve terbiye gördü. Daha sonra baba mesleği olan asker­lik yolunu seçti. Altı-bölük sipahisi olarak Sultan İkinci Bâyezîd Hanın seferle­rine katıldı. Ancak bu sırada karşılaştığı bir hâdise onun hayâtını, geleceğe yö­nelik plânlarını tamamen değiştirerek baba mesleği olan askerliği bırak­masına ve il­miye sınıfına geçmesine sebeb oldu. Kendisi bu olayı şöyle nakletmektedir: Sultan İkinci Bâyezîd Han ile bir sefere çıkmıştık. O zaman vezîr, Halîl Pa­şanın oğlu İbrâhim Paşaydı. Şanlı, değerli bir vezirdi. Ahmed ibni Evrenos adında bir de kumandan vardı. Kumandanlardan hiçbiri onun önüne geçemez, bir mecliste ondan ileri oturamazdı. Ben ise, vezîrin ve bu kumandanın huzû­runda ayakta, esas vaziyette dururdum. Bir defâ­sında, eski elbiseler giyinmiş biri geldi. Bu, kumandanlardan da yüksek yere oturdu ve kimse ona mâni ol­madı. Buna hayret ettim. Arkadaşla­rımdan birine, kumandandan da yüksek yere oturan bu zâtın kim oldu­ğunu sordum. "Filibe Medresesi müderrisi, âlim bir zattır. İsmi Molla Lütfi'dir." dedi. "Ne kadar maaş alır." dedim. "Otuz dirhem." dedi. "Ma­kâmı bu kadar yüksek olan bu kumandandan yukarı nasıl oturur?" de­dim. "Âlimler, ilimlerinden dolayı tâzim ve takdîr olunur, hürmet görürler. Geri bırakılırsa, bu kumandan ve vezîr buna râzı olmazlar." dedi. Düşün­düm, "Ben bu kumandan derecesine çıkamam, ama çalışır gayret eder­sem, şu âlim gibi olu­rum." dedim ve ilim tahsîl etmeye niyet ettim. Nitekim İbn-i Kemâl ordu ile Edirne'ye dönünce bu düşüncesini tatbik mevkıine koydu. Askerlikten ayrılarak ilim tahsîline başladı. Bu sırada Molla Lütfi, Edirne'deki Dârü'l-hadîs'e tâyin edilmişti. İbn-i Kemâl bir müddet onun derslerine devâm etti. Kendisinden Şerhu'l-Metali' ve haşi­yelerini okudu. Arka­daşları arasında zekâsı, kavrayış kabiliyeti ve yete­neği ile temâyüz etti. Kısa sü­rede ilimde yüksek makamlara kavuştu. Daha sonra Kestelli Muslihiddîn Mus­tafa Efendi, Hatîbzâde Muhyiddîn Mehmed Efendi ve Muârifzâde Sinânüddîn Yûsuf Efendilerden usûl ve tefsîr dersleri alarak tahsîlini tamamladı. İlim adamlarına fevkalâde hürmet gösteren ve onları teşvik eden İkinci Bâyezîd Han, İbn-i Kemâl'in bilgi ve istidâd yönünden sâhib olduğu değerleri duyunca kendisini Edirne'de Taşlık Medresesine tâyin etti. Ay­rıca İdris-i Bitli­sî'nin Farsça yazdığı Heşt Behişt adlı Osmanlı târihine benzer Türkçe bir Os­manlı Târihi yazmasını istedi ve bu iş için kendisine otuz bin akçe ihsân eyledi. İbn-i Kemâl 1511 yılında günlük kırk akçe ile Üsküp'teki İshak Paşa Medre­sesine nakl edildi. Bir yıl kadar sonra Edirne'deki Halebiye Medre­sesine tâyin edildi. Sultan Selîm Hanın vefâtı, devrin yıkılmaz ve eşsiz ilim adamı İbn-i Kemâl hazretlerini çok üzdü. Yavuz Sultan Selîm'in vefâtından sonra İbn-i Kemâl hazretleri bir müddet daha medresede talebe yetiştirmeye devâm etti. 1526'da Şeyhü­lislâm Zenbilli Ali Efendinin vefâtı üzerine Kânûnî Sultan Süleymân Han tarafından bu göreve getirildi. Şeyhülislâmlık makâmına gelince işleri daha çok ağırlaştı. İlmi ile o kadar büyük bir şöhret kazanmıştı ki, zamâ­nındaki birçok âlim bâzı meselelerde ona başvururlardı. Hattâ bir kısım ulemâ, yazmış olduğu eserleri tashîh ve kont­rol maksadıyla ona gönde­rirlerdi. On altıncı asrın ilk yarısında, Osmanlı kültü­rünün en büyük mü­messili olarak görülmektedir. Ahlâkı güzel, edebi mükem­mel, zekâsı ve aklı kuvvetli, ifâdesi açık ve vecîz olan Kemâlpaşazâde, iki dünyâ fayda­larını bilen ve bildiren, pek nâdir simâlardan biriydi. Cinnîlere de fetvâ ve­rirdi. Bunun için "Müfti-yüs-sekaleyn" (İnsan ve cinlerin müftüsü) adı ile meşhûr oldu. Büyük bir âlim olduğu gibi, güçlü bir târihçi, değerli bir edîb, kuvvetli bir şâirdi. Tasavvufta da ileri derece sâhibiydi. Büyük velîlerin te­vec­cühünü kazanmıştı. Şeyhülislâmlık makâmında bulunduğu sürede, dâhili ve hâ­rici, din ve mezheb düşmanlarına karşı ilmiyle ve yazdığı ki­taplarıyla mücadele etti. İbn-i Kemâl hazretleri Yavuz Sultan Selîm'i ol­duğu gibi Kânûnî Sultan Sü­leymân'ı da Eshâb-ı kirâm düşmanı Safevî- lere karşı mücadeleye teşvik etti. Pâ­dişâhın Şâh Tahmasb'a gön­derdiği mektupları, bizzât kaleme alan o idi. Senûsîlik hareketinin büyük mücâhid lideri olan, İslâm birlik ve kar­deşliği­nin en mükemmel örneğini veren velî Ahmed es-Senûsî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretleri'nin soyu Peygamber efendimizin to­runu hazret-i Hasan efen­dimize kadar uzanmaktadır. Ceddi Seyyid Muham- med ibni Ali es-Senûsî, Ku­zey Afrika'da İtalyan ve Fransız istilâ hareket- lerine karşı İslâm dünyâsının birlik ve berâberliğini temin maksa­dıyla Senûsîlik tarîkatını kurdu. İlk defâ Derne ci­vârında dağlık bir arâ­zide Zâ- viye-i Beyzâ adını verdiği tekkesini tesîs etti. Mertliği, dînine bağ­lılığı ile kısa zamanda muhitinde geniş ilgi topladı. Her taraf Senûsî tek­keleri ile doldu. Harekete dâhil olanlar öncelikle şahsî ahlâk ve inançları bakı- mından en mükemmel bir seviyeye getirilirdi. Sonra da aynı üs­tün­lüğü etraflarına yaymak üzere faâliyete geçirilirlerdi. Fakat Senûsîlik hare­ketinin hedefi yalnız Kuzey Afrika değil, bütün İslâm dünyâsıydı. Müslü- man milletlerin sosyal, ekonomik ve kültürel seviyelerinde muaz­zam bir inkılâp vü­cuda getirerek İslâm dünyâsını uyandırıp kalkındırmak ve birleştirmek istiyor­lardı. Seyyid Muhammed 1895 yılında ölünce yerine oğlu Muhammed Mehdî es-Senûsî geçti. Hareket onun zamânında alabildiğine genişledi. Bütün sâha kontrol altına alındı. Kısa zamanda Güney ve Batı Afrika'da milyonla zencinin sistemli bir şekilde müslüman olmasını sağladılar. Ara­bistan'a, Malezya'ya ve hattâ Hin­distan'a tarîkatlarının mümessillerini göndererek İslâm dünyâsı çapında bir uya­nış sağlamaya çalışıldı. Senû- sî tarîkatı âdetâ hakîkî bir devlet hâline geldi. 1902'de ise Muhammed el-Mehdî'nin ölümü üzerine yeğeni Ahmed eş-Şerîf es-Senûsî hazretleri daha büyük bir azimle dâvâyı eline aldı. Ahmed eş-Şerîf, 1873'te Cağbûb'da doğdu. Babası Muhammed eş-Şerîf'tir. Küçük yaştan îtibâren mükemmel bir tahsîl ve terbiye gördü. Din ilimlerinde âlim oldu. Her türlü silâh kullanmakta mahâret sâhibi idi. Or­duların sevk ve idâ­resinde fevkalâde meziyet sâhibiydi. Tarîkatin başına geçtikten sonra faâliyetleri hızlandırdı. Her tarafa yayılan ihvanlar (kardeşler) örnek ekonomik organizasyonlara girişerek, müşterek zirâî, sınâî ve ticârî teşebbüsler kurdular. Her yerde okullar açarak örnek bir ahlâkın yenilmez îmânlı fertlerini yetiştirdiler. Senûsîlik tarîkatı 1911'de İtalyanların Trablusgarb'ı ele geçirmek için giriştikleri bü­yük askerî harekâta kadar tamâmen bir kültür hareketi olarak sulhçu metodlarla çalıştı. Ancak Trablusgarb'ın tehdîd altına girmesiyle derhâl burayı müdâfaa mevkıinde bulunan Türk kuvvetlerinin yanında yer aldı­lar. Türk askerlerinin gerilemeye mecbûr olmasından sonra da memle­ketlerini dağlık mıntıkaya çekilerek azimle müdâfaa ettiler. Bu mücâde­lelerde sayıca, düşman kuvvetlerinin çok altında bulunmalarına rağmen cihân târihinin en büyük kahramanlık örneklerini verdiler. Ahmed es-Se- nûsî, bu savaş sırasında ilk defâ, yayımladığı beyannâmeleri, el-Hükû- metü's-Senûsiyeti'l-Celîle adı ile imzâlamaya başladı. Böylece Senûsiye hareketini ilk kez bir devlet olarak îlân etti. Birinci Dünyâ Savaşında İtalya müttefikleriyle harbe girince Senûsîler mec­burî olarak onun karşısında yer aldılar. 1915'te Mısır'ı işgâl eden İn­gilizlere karşı giriştikleri harplerde büyük kayıplar verdiler. Ahmed es-Senûsî, Birinci Dünyâ Savaşının sonlarında Sultan Mehmed Reşâd'ın isteği üzerine İstanbul'a geldi. O, son derece bağlı bulunduğu Osman-oğullarına ve Türk milletine, İslâm dünyâsı üzerindeki nüfûz ve îtibâ- rından istifâde ederek faydalı olmak istiyordu. Fakat bir müddet sonra Mondros mütârekesinin imzâlanmasıyla son müstakil İslâm devleti olan Türkiye'nin de Batı emperyalistlerinin taksimine mâruz kal­dığını elem ve dehşetle gördü. Birinci Dünyâ Savaşında İngilizler, İslâm dünyâsını parçalayıp yut­mak için çok kesif bir câsusluk ve propaganda faâliyetlerine girişmişlerdi. Bu çalışmalar sonucunda Hint müslümanlarının aşırı dostluk ve bağlılık­larına mukâbil Arap dünyâsında bâzı çözülmeler başlamıştı. Birçok Arap liderlerine Osmanlı Devle­tinin yıkılmasıyla kurulacak devletlerden taçlar vâdedilerek ayrılık telkin edil­mekteydi. Sultan Reşâd Han sarsılan İslâm birliğini "hilâfeti hâiz olan Türkler" etrâfında yeniden tesis ve takviye için Şeyh Senûsî hazretlerini huzûruna kabûl etti. Ondan Müslüman Âlemini dolaşarak Hilâfet etrafında bozulan birliği yeni­den kurmasını ricâ etti. Gerçekten de o devirde müslümanların en fazla sözünü dinleyecekleri şahsiyet gâyet haklı bir şöhrete mâlik olan Şeyh Senûsî hazretleri idi. Şeyh hazretleri derhâl muvâfakat ederek Sultana, Türk milletine hizmete ha­zır bulunduğunu bildirdi. Ancak tam İslâm Dünyâsını dolaşmaya çıka­cağı sırada kendisini dâvet eden Sultan Reşâd Han vefât etti. Sultan Vahideddîn'in cülûs merâsiminde bulunmak üzere seyâhat ertelendi. Osmanlı pâdişâhlarının saltanata çıkışlarında cülûs merâsimi denilen bir me­râsim yapılırdı. Bu merâsimde devrin en kıymetli İslâm âlimi tara­fından Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin türbesinde yeni pâdişâha umûmi­yetle hazret-i Ömer'in kılıcı kuşatılırdı. Sultan Vahideddîn'in cülûs merâ­siminde ona bu kılıç Şeyh Ahmed es-Senûsî tarafından kuşatıldı. Şeyh hazretleri pâdişâha kılıcı takarken şöyle duâ etti: "Cenâb-ı Hak'tan zât-ı şâhânelerine ömrü tavil (uzun ömür), ecr-i cemîl (sevap) niyâz ederim, efendimiz." Ancak bu sırada netîceleri îtibâriyle bir felâket olan Mondros mütâre­kesi imzâlanınca, Pâdişâh, Senûsî hazretlerine maiyetiyle birlikte Bur­sa'da oturma­sını irâde etti. Şeyh Ahmed Senûsî hazretleri daha sonra yine Vahideddîn Hanın isteği üzerine Türk Kurtuluş Savaşında çalışmak üzere Anadolu'ya geçti. Ana­dolu'yu, daha ziyâde doğu ve güney vilâyet­lerimizi bir bir dolaşarak halkı Anka­ra'ya bağlamaya çalıştı. Her gittiği yerde beyazlara sarınmış olarak mahallî kıyâ­fetiyle kürsüye veya min­bere çıkıyor, vâz ve irşâdlarıyla ordumuza gönüllüler kazandırıyordu. Onun her sözü bir nasîhattı. Elinde kılıcı, at üstündeki hali, heybeti, Ana­dolu Türk insanının üzerinde efsânevî tesirler meydana getiriyordu. Onun Kurtuluş Savaşındaki vâz ve nasîhatları, halkı birliğe dâvet edişi yalnız Anadolu'da değil, bütün İslâm dünyâsında derin akisler uyandırdı. Bu maksatla rastladığı gazetecilere Türk milletinin mücâdelesinin meşrûlu­ğunu ve bütün müslümanların kendilerini desteklemelerinin dînen vâcib olduğunu ifâde eden kat'î beyânatlar vermekteydi. Şeyh Ahmed Senûsî hazretleri, Kurtuluş Savaşının sonlarına doğru, bu ha­reketin kurmayları arasında hilâfete ve halîfeye karşı başgösteren soğukluk üze­rine Anadolu'da daha fazla durmayı uygun bulmadı. Büyük bir üzüntü içerisinde Ankara'dan ayrılarak Arap memleketlerine gitmek üzere yola koyuldu. Giderken söylediği şu sözler onun siyâsî bir dâhi ol­duğunu göstermektedir: "Bugün İslâm milletleri arasında en kuvvetli ve haşmetlisi ve dînî vahdet ve idâre yönünden en ümit vericisi Türk Milleti'dir. Binâenaleyh, bütün İslâmî ha­rekât ve dayanışmanın kuvvet merkezi Türkiye olmalıdır. Kahraman Türk Mil­letini bu yakın alâka ve yardıma, dayanışmaya ve bu çok mühim vazîfeye ehil kılan birçok târihî ve stratejik imtiyazlar vardır. Hilâfeti temsil etmiş olması, bütün İslâm âleminin kalbgâhı olan Hare­meyn ve civârının hâdim ve hâmisi ol­mak şerefine sâhip bulunması ve bütün emânât-ı mukaddeseyi hâlâ uhdesinde mahfûz bulundurması, asırlar boyunca İslâm'ın alemdârlığını yapması ve onu, İlâhî bir lütufla her türlü tehlike ve saldırıdan koruması ve nihâyet hâli hazırdaki tutumun hâlâ ümid verici olması gibi sebepler, bu büyük milleti bugün de İslâmî hareket ve dayanışmanın ve İslâm âlemi için, düşünüp çırpındığımız topyekün bir kurtuluşun yegâne kuvveti, rehberi ve lideri olmaya sevk etmektedir. Türkiye'nin ve İslâm Âleminin kurtuluşu Allahü teâlânın izniyle, ancak Müslüman Türk Milleti sâyesinde mümkün olabilir ve böyle olacaktır." Şeyh Ahmed es-Sünûsî hazretleri Türkiye'den ayrıldıktan sonra Şam'a gitti. Yaygın şöhreti ve ziyâretçilerinin çokluğu yüzünden kendi­sinden korkan Fran­sızlar, onu Şam'ı terke zorladılar. Buradan Filistin'e geçti. Orada da İngilizler kendisinden çekinip, endişelendiler. Artan İngiliz baskısı yüzünden Mekke'ye geçti ise de vehhâbî inancında olan İbn-i Suûd'la anlaşamadı. Sonunda Yemen imamlığı ile Suûd krallığı arasında tampon bir devlet olan Asîr'e çekildi. Burada Senûsî şeyhlerinden İdris es-Senûsî'nin torunu olan başka bir İdris es-Senûsî hü­kümdârdı. Ancak Asîr'de lâyık olduğu hüsn-i kabûlü gören Ahmed es-Senûsî, H.1352'de vefâtına kadar burada kaldı. Tâbiînin meşhurlarından ve hâdîs âlimlerinden Ahnef bin Kays (rah- metullahi teâlâ aleyh) şöyle anlatır: "Hazret-i Osman zamânında Kâbe-i muazzamayı tavâf ediyordum. Leys kabîlesinden biri elimden tu­tarak; "Sana bir müjde vereyim mi?" dedi. "Evet" dediğimde; "Hani hatırlar­sın, Resûlullah efendimiz beni İslâma çağırmak için sizin kabîleye gön­dermişti. Onlara İslâmı anlatıp, dâvette bulunuyordum. O zaman, sen; "En güzel, en iyi bir şeye, güzel huylara çağırıyorsun, kötü huylardan uzaklaştırıyorsun. Bunları hiç duymamıştım." demiştin ve müslüman ol­muştun. Kabîlen arasında tutulan ilim, irfan sâhibi, zekî bir kimse oldu­ğun için, tavsiyen üzerine kabîlenizin men­supları da müslümanlığı kabûl etmişlerdi. Bütün bu durumları, Medîne'ye dö­nünce Resûl aleyhisselâma anlattım. Resûlullah senin için; "Allah'ım! Ahnef'i bağışla!" buyurdu. Bu­nun üzerine; "Benim yanımda, âhiretim için Resûlullah'ın bu mübârek duâsından daha ümit verici bir şey yoktur." dedim ve çok sevindim. Ahnef bin Kays, halîfe hazret-i Ömer'i Medîne'de, Basra halkından bâzı kimselerle birlikte ziyâret etti. Halîfe herkesin halini hâtırını sordu. O sırada Ahnef bin Kays, bir köşede abasına sarınmış bir hâlde sessizce duruyordu. Haz­ret-i Ömer; "Senin bir ihtiyâcın yok mu?" diye sorduğunda, o şöyle cevap verdi: "Ey Mü'minlerin Emîri! Evet var. Hayır ve bereketin anahtarı Allahü teâlâdır. Diğer şehirlerin halkından olan kardeşlerimiz sulak ve verimli yerlere yerleştiler. Biz ise çorak, rutûbetli, bir tarafı tuzlu deniz, bir tarafı çöle çevrili bir yere mekân tuttuk. Ne ekin, ne hayvanımız var. Yiyecekle­rimizi ve faydala­nacağımız şeyleri çok zor şartlar altında elde ediyoruz. Zayıf bir insan, tatlı su alabilmek için iki fersahlık yol gitmek zorunda. Eğer bizim en basit ihtiyaçları­mızı karşılamaz ve fakirliğimizi gidermez­sen, yok olup giden kavimler gibi ola­cağız." Bunun üzerine hazret-i Ömer, Basra halkının çocuklarına Beyt-ül-mâl­dan, maaş bağladı. Vâli Ebû Mûsâ el-Eş'arî'ye, Basra'ya kanalla su getirtmesi için mektup yazdı. Hazret-i Ömer, Ebû Mûsâ el-Eş'arî'ye yazdığı mektubunda; "Ahnef bin Kays'ı kendine yakın tut. İşlerinde ona da danış ve sözlerine kulak ver." buyur­muştu. İran imparatoru Yezdicürd, topraklarının büyük kısmı müslümanların eline geçince, Merv şehrine gidip yerleşmişti. Yezdicürd buradan İran şehirlerine mektup yazarak, halkı isyân ettirdi ve andlaşmayı bozdurdu. Bunun üzerine hazret-i Ömer, Ahnef bin Kays'a Horasan üzerine sefer düzenlemesi için emir verdi. Bir orduyla yola çıkan Ahnef bin Kays, İran şehirlerindeki isyânı bastırdı ve Horasan'a yürüdü. Önce Herât'ı fethedip Merv eş-Şehcân'a doğru ilerlerken, Nişâbur'a Mutarrif bin Abdullah ko­mutasında, Serahs'a da Hars bin Hassân komutasında bir birlik gön­derdi. Ahnef bin Kays, Merv eş-Şehcân'a varınca, Yezdicürd, Merv er-Rûz'a kaçtı. Buradan, Türk sultânına ve Çin krallarına mektup yazıp yar­dım istedi. İslâm ordusu Merv er-Rûz üzerine yürüyünce, Yezdicürd Belh'e gitti. Ahnef bin Kays, Merv er-Rûz'u ordu karargâhı yaptı. Kûfeli- lerden meydana gelen bir birliği Belh'e Yezdicürd'ün üzerine gön­derdi. Yezdicürd'ün askerleri ile İslâm mücâhidleri arasında şiddetli bir muhâre- be oldu. Yezdicürd'ün ordusu yenilerek kaçtı. Arkadan yetişen Ahnef bin Kays, Kûfelilerden meydana gelen öncü birliğe yardım etti ve Allahü teâlânın izniyle Belh şehrini aldılar. İslâm mücâhidleri Belh'in he­men akabinde Nişâbur ve Toharistân'ı da aldılar. Ahnef bin Kays, bu fetihleri anlatan bir mektubu hazret-i Ömer'e gönde­rince; "Keşke oraya ordu göndermeseydim. Keşke bizimle oranın arasında ateşten bir deniz olsaydı." buyurdu. Bu sözleri duyan hazret-i Ali; "Neden, ey mü'minlerin emîri!" diye sormaktan kendini alamadı. Bu­nun üzerine hazret-i Ömer; "Çünkü buranın halkı üç defâ yerlerinden da­ğılacaklar, ayrılacaklar. Üçüncüsünde tamâmen imhâ edilecekler. Böyle bir musîbet meydana gelecek­tir. Bu musîbet burayı fethettiğimizde, bu­rada bulunacak müslümanlara gelece­ğine, fethedilmeyip buranın müs- lüman olmayan halkının başına gelmesi daha iyidir, diye cevâb verdi. Hazret-i Ömer daha sonra, Ahnef bin Kays'a, Ceyhun Nehrini geç­memesini bildiren bir mektup gönderdi. Bu sırada Yezdicürd, Türk hâkâ­nından aldığı yar­dımla geri döndü. (Türkler o asırda henüz müslüman ol- mamışlardı.) Ahnef bin Kays, Yezdicürd'ün aldığı yardım kuvvetiyle üze- rine geldiğini öğrenince, fikir­lerini öğrenmek için, kıyâfetini değiştire­rek, gece askerleri arasında dolaşıp on­ları dinledi. Mücâhidlerden birisi­nin; Eğer komutanımız bizi dağın eteklerine çekerse, nehir, düşmanla aramızda hendek vazifesi görür. Sırtımızı da dağa dayamış olduğumuz için düşman arka­mızdan da saldıramaz. Biz de düşmanla bir cephede muhârebe yapardık. Uma­rım Allahü teâlâ bize zafer ihsân eder dediğini duydu. Sabahleyin namazdan sonra; "Ey mücâhidler! Biz azız, düşman ise kalabalık. Bu sizi korkutmasın. Nice az bir topluluk, pekçok düşmana Allahü teâlânın izni ile gâlip gelmiştir. Allahü teâlâ sabredenlerle berâ­berdir. Şimdi buradan ayrılın. Sırtınızı dağa ve­rin. Dağ arkanızda, nehir ise bizimle düşman arasında kalsın. Düşmanla tek ta­raftan muhârebe edelim." dedi. Yirmi bin kadar olan İslâm ordusu bu emri yerine getirdi. Türk asker­lerin­den birisi meydana çıkıp er istedi. Derhal Ahnef bin Kays ortaya çıktı, onunla çarpıştı. Türk süvârisi öldü. Bunun üzerine arkasından sı­rayla iki asker daha çıktı. Ahnef bin Kays bunları da öldürdü. Türkler, o zaman savaş âdeti olarak, üç süvâri çıkıp karşı taraftan üç kişiyle çarpı­şıncaya kadar yerlerinden ayrıl­mazlar, ordu hücûma geçmezdi. Üç süvâ­rileri de öldürülünce, durumu hâkanla­rına bildirdiler. O da bu durum hayra alâmet değil deyip, ordusunu geri çekti. Türk hâkânını müslümanlarla karşı karşıya bırakan Yezdicürd, fır­sattan isti­fâde ile, müslümanların elinde bulunan Merv eş-Şehcân'a git­mişti. Orada bulu­nan Hârise bin Nu'mân komutasındaki küçük mücâhid birliği, kalabalık düşman askerinden korunmak ve vakit kazanmak için, kaleye kapandı. Merv eş-Şehcân yakınlarında bir mağarada sakladığı hazînesini çıkartan Yezdicürd, Türk hâkâ­nının yanına dönerken, İranlı­lardan bir kısmı; "Ne yapmak istiyorsun?" diye sordular. O da; "Türk hâkânının yanına gidi­yorum. Oradan da Çin ülkesine gitmeyi düşünüyorum" deyince, on­lar; "Bu çok kötü bir düşüncedir. Bizimle birlikte müslümanlarla sulh yap. Çünkü onlar dindâr, sözlerine sâdık ve bize yumuşak davranıyorlar. Mu­hakkak ki, bizi memleketimizde böyle insanların idâre etmesi, dinsiz ve vefâsız kimse­lerin memleketine gidip, onların idâresi altında yaşamaktan daha iyidir" dediler. Onların bu tekliflerini reddedince; "O zaman hazîne­lerini bırak. Biz onların yö­netiminde memleketimizde yaşıyalım." dediler. Yezdicürd bunu da kabûl etmeyince, halk onu azledip, hazînelerine el koy­dular. Yezdicürd de, Türk hâkânının yanına gitti ve Türk illerinde i- kâmet etti. İranlılar hazîneleri Ahnef bin Kays'a getirip teslim ettiler. O- nunla andlaşma yaptılar. Kendi ülkelerinde mallarına sâhib olarak müslü- manların idâresinde, kisrâlar döneminden daha rahat bir şekilde yaşadı- lar. Ahnef bin Kays tarafından gönderilen fetih haberi ve ganîmetler haz­ret-i Ömer'e ulaştığında, müminleri câmide toplayıp, gelen mektubu her­kesin huzû­runda okuttu. Sonra, şu hutbeyi îrâd etti: "Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde Resûlünü hak din ile gönderdiğini, O'na tâbi olanların dünyâ ve âhiret hayırlarına kavuşacaklarını vâd etti ve meâlen şöyle buyurdu: "O Allahü teâlâ peygamberini, müşrikler iste­mese de bütün dinlere gâlip kılmak için, hidâyetle (Kur'ân-ı kerîmle) ve hak dinle (İslâmiyet'le) gön­derdi."(Tevbe sûresi: 33). Bu vâdini yerine getiren ve İslâm ordusunu muzaffer kılan Allahü teâlâya hamdolsun. Şunu iyi bilin ki, mecûsî devleti yıkılmış, mahvolmuştur. Artık onlar müslümanlara zarar verebilecek bir karış toprağa bile sâhip değillerdir. Muhakkak ki, Allahü teâlâ sizin nasıl hareket edeceğinizi görmek, sizi imtihân etmek için onların mallarını, mülklerini ve halkını sizin emrinize vermiştir. Allahü teâlâ vâdini yerine getirir. Sakın hâlinizi değiştirme­yin. Yoksa Allahü teâ- lâ sizin yerinize başkalarını getirir. Şüphesiz ben bu üm­met hakkında, arasında çıkacak fitneden korkarım." Hazret-i Ömer'in şehâdetinden sonra, mecûsîler, Yezdicürd'ün kış­kırtma­sıyla yaptıkları andlaşmayı bozdular. Hazret-i Osman bunun üze­rine, Horasan bölgesine İbn-i Âmir komutasında bir ordu gönderdi. İbn-i Âmir, bölgeyi tanı­dığı için Ahnef bin Kays'ı öncü birliklerin komutanı yaptı. İslâm ordusu kısa zamanda isyânı bastırdı ve fethedilmeyen diğer yerleri de ele geçirdi. Yezdicürd, Ahnef bin Kays hazretlerine mağlûb olup, hâkanla Türk ülkesine geri dönerken, Çin hükümdârına bir elçi gönderdi. Elçi, mektû­bunu ve hediyele­rini Çin hükümdârına sundu. Çin hükümdârı elçiye; "Hükümdârların birbirlerine yardımda bulunması karşılıklı vazifeleri­dir. Ancak sen bana, sizi memleketinizden çıkaran kimselerin ahvâlini anlat. Görü­yorum ki, sen sayı bakımından onların az, sizin ise çok oldu­ğunuzu söylüyor­sun. Az olmalarına rağmen size gâlip gelmeleri, onlarda, sizde bulunmayan bir takım iyi hasletlerin bulunduğunu göstermektedir." deyince, elçi; "Siz onlar hakkında soracağınız şeyleri sorun, ben de cevap vere­yim." dedi. İmparator; "Bu insanlar ahde vefâ gösteriyorlar mı?" diye sorunca, elçi; "Evet" cevâbını verdi. "Sizinle savaşmadan önce, size ne teklif edi­yorlar?" diye sorduğunda; "Bizi şu üç şeyden birisine dâvet edip, istediğimizi kabûl etmekte ser­best bı­rakıyorlar. Ya dinlerini kabûl etmek, ya cizye vermek veya savaşa râzı olmak." dedi. İmparator yine; "Onların komutanlarına itâatleri nasıldır?" diye sorduğunda; "Onlar komutanlarına son derece itâat ederler ve bağlılık gösterirler." diye cevap verdi. "Onlar neyi haram, neyi helâl kılıyorlar? Kendilerine helâl edileni haram, haram edileni de helâl kılıyorlar mı?" diye sordu. Elçi; "Hayır" cevâbını verince, imparator; "İşte bu insanlar, kendilerine haram kılınanı helâl, helâl kılınanı da haram kılmadıkça hiç bir şey onları mağlûb edemez." dedikten sonra, Yezdicürd'e şu mektubu yazdı: "Şâyet elçinden bâzı bilgiler öğrenmemiş olsaydım, sana Merv'den Çin'e kadar uzanan bir ordu gönderirdim. Fakat elçinin anlattığı bu ka­vim, bu halle­riyle dağlar üzerine hücûm etseler, dağları devirirler. Onlar­daki îmân gücünü kimse yenemez. Eğer benim üzerime gelseler, beni de yok ederler. Sana tavsi­yem, onlarla sulh yapman ve ülkende kalman, ke­sinlikle onları tahrik etmemen­dir." Akbıyık Sultan (rahmetullahi teâlâ aleyh) İkinci Murâd Han ve Fâtih Sul­tan Mehmed devrinde yaşayan büyük velîlerden olup, Asıl adı Ahmed Şemseddîn'dir. Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinin sohbetinde yetişti. Onun feyz ve bereketi ile kemâle erişti. Kalblere şifâ olan sözleri ile ileri dere- celere ka­vuştu. Akbıyık Sultan bir taraftan hocasının sohbeti ile bereketlenirken diğer ta­raftan İkinci Murâd Han'ın haçlılar ve diğer din düşmanlarına karşı gi­riştiği cihâd hareketine de katıldı. Giriştiği seferlerde, Hacı Bayrâm-ı Velî hazretlerinin diğer talebeleri ile birlikte büyük kahramanlıklar gösterdi. Böylece Osmanlıların Rumeli'deki yayılmasında önemli hizmetler gördü. Bu gazâlarda gösterdiği başarılardan birinin sonunda İkinci Murâd Han tara­fından Yenişehir köylerinden bir tanesi kendisine temlik edildi (1437). Bu pa­rayı ticarette kullanan Akbıyık Sultan kısa zamanda malının hesâbını yapama­yacak kadar zenginleşti. Mal, mülk meşgûliyeti az za­man içinde, hocasının soh­betinden daha az istifâde etmesine yolaçtı. Bu sebeple birgün hocası Hacı Bay­ram-ı Velî hazretleri, dünyâya ve onun geçici lezzetlerine bağlanmanın mah­zurlarından bahsederek Akbıyık Sultan'a; "Evlâdım bu dünyâ fânîdir. Malı mülkü elde kalmaz. Ne kadar malın olsa murâd alamazsın. Âhiretten gâfil olma. Zîrâ gidişin dönüşü yoktur. Allahü teâlâdan gayri işlere tutulmaktan kurtul. Devamlı bâki kalan iş­lerle meşgul ol." Hocasının bu sözleri üzerine Akbıyık Sultan; "Hocam! Peygamber efendimiz; "Dünyâ, âhiretin tarlasıdır." buyuru­yor. Bu sebeple dünyâ malı ile de meşgul olmak gerekmez mi?" Hacı Bayram-ı Velî hazretleri uzun bir sükûttan sonra; "Evlâdım! Mâdem ki dünyâyı terk edemiyorsun, öyle ise bizi terket. Bu dergâhta dünyâ ile meşgul olanların işi yoktur." buyurdu. Akbıyık Sultan bu sözler üzerine kapıdan dışarı çıkarken tam eşik üzerinde başından sarığını düşürdü. Bunu hocasının bir kerâmeti bilip günü gelince se­bebi meydana çıkar, düşüncesiyle alıp başına giymedi. Akbıyık Sultan'ın bundan sonra topladığı altın ve gümüş para sayı­lamaya­cak ölçüde arttı. Ancak gönlünü hiç bir zaman para ve pula kap­tırmadı. Eline geçen para da hiç bir zaman kendisinde kalmadı. Fakir, fu­karâ, kimsesiz, öksüz, yetim, dul, borçlu ve gariplerin sığınağı oldu. Bur­sa'da büyük bir imâret yaptıra­rak gelen geçen yoksullara ikramlarda bu­lundu. Misâfirleri ağırladı. O dağıttıkça parası artıyor, parası arttıkça o da dağıtmaya devâm ediyordu. Bu arada Alâeddîn Ali el-Arabî hazretlerinin derslerine devam ederek ilimde ilerlemeye de gayret sarfediyordu. Ve nihâyet... Hocasının kerâmeti tahakkuk etti. Sarığının eşik üze­rinde düşmesinin esrârı aydınlandı. Yine şeyhi ve üstâdı Hacı Bayram-ı Velî hazretle­rinin eşiğine yüz sürdü. Mübârek sohbetlerine tekrar kabûl olunarak tasavvuf yolunda ilerledi. Hocasının sekiz halîfesinden biri olma şerefine kavuştu. Bu arada dînine hizmet etmek, İslâmiyeti küffâr diyârına duyurmak aşkı Akbıyık Sultan'da hiç sönmeden için için gittikçe alevlendi. 1444'te Varna'da haçlı sürüleri perişan edilirken o, mânevî liderlerin en önün­deydi. Nisan 1453... Osmanlı ordusu son defâ İstanbul önlerinde göründü. Pey­gamber efendimizin fetih müjdesi gerçekleşmek üzeredir. Molla Hüs- rev, Molla Gürânî, Akşemseddîn ve Akbıyık Sultan gibi gönül erenleri or- dunun en önün­deler. Akbıyık Sultan, Akşemseddîn hazretleri ile berâ­ber Fâtih Sultan Mehmed Han'ın yanında bulunuyor ve devamlı askeri teşcî' edip coşturuyor, duâ ve söz­leri ile onları gayrete getiriyordu. İstanbul'un mânevî fâtihi, büyük âlim, üstad, hekim ve velî Akşem- seddîn (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin zamânında İkinci Murâd Hanın vefâtı ile Osmanlı tahtına çıkan genç pâdişâh Sultan Mehmed, İs- tanbul'un fethi hazırlıklarını tamamladıktan sonra şehre doğru hare­ket ederken, Allah adamlarının da ordusunda bulunma­sını istedi. Bu dâvet üze­rine Akşemseddîn, Akbıyık Sultan, Molla Fenârî, Molla Gürânî, Şeyh Sinân gibi meşhûr âlim ve velîler, talebeleriyle birlikte orduya katıldılar. Yine orduya ka­tılan Aydınoğlu, Karamanoğlu, İsfendiyaroğlu kuvvetleri gibi gönüllü birlikler, İstanbul'un fethinin, bütün Türk-İslâm âlemince mu- kaddes bir gâye kabûl edil­diğini dile getirdiler. Bilhassa talebeleriyle bir- likte orduya katılan Akşemseddîn hazretleri ve diğer âlim ve evliyâ zâtlar, askerlere ayrı bir şevk ve azim veriyor­lardı. Fâtih Sultan Mehmed Han, İstanbul önlerinde ordugâhını kurduktan sonra, düşmana önce İslâmı tebliğ etti. İslâmiyetin emri olan hususları bildirdi. Fakat, Bizanslılardan red cevabı alınca, şehri kuşatmaya başladı. Kuşatmanın uzaması ve bir netice elde edilememesi bâzı devlet adamla­rını ümitsizliğe düşürdü. Bunlar şehrin alınamayacağını, üstelik bir Haçlı ordusunun Bizans'ın im- dâdına koşacağını sanıyorlardı. Bütün bu olum­suz propagandalara karşı orduda pâdi­şâhı ve askeri fethe karşı gayrete getiren bir din büyüğü var- dı; Akşemseddîn. O, şeyhi Hacı Bayram-ı Velî'nin; "İstanbul'un fethini şu çocukla bizim köse görür­ler!" sözünü bili­yor ve tahakkuk edeceğine kalp- ten inanıyordu. Muhâsaranın devâm ettiği bir sırada Avrupa'dan asker ve erzak geti­ren ge­miler, Osmanlı donanmasının müdahalesine rağmen şehre gir­meye muvaffak oldu. Kâfirler görülmemiş şenlikler yaparken, Müslü­manlar üzüntülü idi. Pâdi­şâha gelen bâzı devlet adamları; "Bir sofunun (Akşemseddîn) sözüyle bu kadar asker kırdırdın ve bü­tün ha­zîneyi tükettin. İşte Frengistan'dan kâfire yardım geldi. Fethetmek ümidi kal­madı." dediler. Bunun üzerine Sultan Mehmed Han, veziri Veliyüddîn Ahmed Paşayı Akşemseddîn'e göndererek; "Şeyhe sor, kal'a feth olmak ve düşmana zafer bulmak ümidi var mı­dır?" dedi. Buna Akşemseddîn hazretleri şöyle cevap verdi: "Ümmet-i Muhammed'den bu kadar müslüman ve gâziler bir kâfir kâlesine doğru hücum ederse, inşâallahü teâlâ feth olur." Sultan Mehmed Han, umûmî cevapla yetinmeyip, Veliyüddîn Ahmed Pa­şayı tekrar Akşemseddîn'e gönderip; "Vaktini tâyin etsin." dedi. Akşemseddîn murâkabeye daldı. Başını eğip, Allahü teâlâya yalvardı. Mübârek yüzü terledi. Sonra başını kaldı­rarak; "İşbu senenin Cemâziyelevvel ayının yirminci günü, seher vaktinde, inanç ve gayretle filan taraftan yürüsünler. O gün feth ola. Kostantiniy- ye'nin içi ezan sesiyle dola!" dedi. Ayrıca genç pâdişâha bir mektup gön- derdi. Mektubunda; "Kul tedbir alır, Allahü teâlâ takdir eder kaziyesi, delili sâbittir. Hüküm Allahü teâlânındır. Velâkin kul, elinden geldiği kadar gayret göster­mekte kusur etmemelidir. Resûlullah'ın ve Eshâbının sünneti budur." di­yordu. Böylece Akşemseddîn hazretleri bir taraftan İstanbul'un fethi hak­kında yeni müjdeler veriyor, diğer yandan da ne şekilde davranılması hu- sûsunda pâdişâha tavsiyelerde bulunuyordu. Nihâyet Akşemseddîn hazretlerinin tâyin eylediği gün ve saat doldu. Sultan Mehmed Han ordunun başına geçerken, hocası Akşemseddîn'- den okumak için bir duâ istirham etti. Bunun üzerine Akşemseddîn; "Yâ Fakih Ahmed!" diyerek himmet taleb eyle!.. Onu vesile kılarak Allahü teâlâya tazarru ve niyâz eyle." buyurdu. Sonra çadırına giren Ak- şemseddîn haz­retleri yanına hiç kimseyi koymamalarını istedi ve ka­pılarını iyice kapattırdı. Yeniçeriler, azablar, dalkılıçlar, serdengeçtiler, akıncılar, gönüllüler, eren­ler, evliyâlar Sultan Mehmed Hanın buyruğuyla İstanbul üzerine akı­yorlardı. Mehmed Han bu sırada hocası Akşemseddîn'in yanında olma­sını arzuladı ve ha­ber gönderdi. Gelmeyince Akşemseddîn'in bulunduğu çadıra gitti. Çadırın her tarafı iyice kapatılmıştı. Fâtih Sultan Mehmed Han çadıra yaklaşıp, hançerini çıkardı. Hançerle çadırdan biraz keserek, içerisinin görülebileceği kadar bir de­lik açtı. İçeri bakınca, hocası Akşem- seddîn hazretlerini kuru toprak üzerinde secdeye kapanmış, ba­şından sarığı düşmüş, ak saçı ve ak sakalı nûr gibi parlıyor gördü. Ak saçını ve ak sakalını toprağa sürüp, saçını sakalını toprak içinde bı­rak­mıştı. Bu hâ- li ile İstanbul'un fethinin gerçekleşmesi için Allahü teâlâya yal­varıp duâ ediyor, gözyaşı döküyordu. Fâtih Sultan Mehmed Han, ho­cası Akşem- seddîn'in Allahü teâlâya yalvarıp, duâ etmekte olduğu bu yüksek hâlini görünce, doğruca yerine döndü. Kaleye bakınca surlara tırmanan İslâm askerinin yanında ve önünde ak abalı bir topluluğun da hisara girmekte olduğunu gördü. Az sonra fethin askeri de surları geçip şehre girdi. Böy- lece İstanbul'un fethi ve Peygamber efendimizin büyük mûcizesi gerçek- leşti. Akşemseddîn, fetih ordusu İstanbul'a girdikten sonra, İslâmiyet'in harp ile ilgili hukûkunun gözetilmesini genç pâdişâha tekrar hatırlattı. Bu- na uygun hare­ket edilmesini bildirdi. İstanbul sabah sekiz sıralarında fethedilmişti. Fâtih Sultan Mehmed ise şehre öğle saatlerinde Topkapı'dan girdi. Beyaz bir at üzerinde idi. Muhteşem bir alayla ve alkışlar içinde ilerleyerek, Ayasofya'ya doğru yol aldı. Zulümden ve haksızlıktan bıkmış olan Bizans halkı yeni bir bekleyi­şin içinde idi. Fâtih geçtiği sokakları, caddeleri, evleri dikkatle gözden geçiriyordu. Yanında ileri gelen kumandanlarıyla vezirlerinden başka, Molla Gürânî, Molla Hüsrev, Akşemseddîn ve Akbıyık Sultan gibi âlimler ve velîler topluluğu da bulunu­yordu. Yerli halk yolları doldurmuştu. Fâtih Sultan Mehmed çok genç olduğu için, herkes Akşemseddîn'i pâdişâh sanıyordu. Ona, demet demet çiçek veriyor­lardı. Akşemseddîn'in, genç pâdişâhı göstererek; "Sultan Mehmed ben değilim, odur." sözüne karşılık; Sultan Mehmed de; "Gidiniz, yine ona gidiniz. Sultan Mehmed benim, ama o benim ho­camdır. Şehrin mânevî fâtihidir." diyordu. Fâtih Sultan Mehmed Han İstanbul'a girdikten sonra, hocası Akşem- seddîn üç gün gözden kayboldu. Bütün aramalara rağmen bula­madılar. Üç gün sonra, Edirnekapı yakınlarında vîrâne bir yerde ibâdetle meşgûl olarak buldular. O za­mandan beri bu yere, onun ismine izâfeten "Akşem- seddîn" mahallesi denildi. Fâtih Sultan Mehmed Han, fethin üçüncü günü Ayasofya'ya gidip, orayı câmiye çevirdi. Ayasofya'yı câmiye çevirmesi, Bizanslılar ile yapılan bir anlaşmaya bağlanmıştı. Burada ilk hutbeyi, Akşemseddîn okudu. Okmeydanı'nda bir zafer alayı tertiplen­mişti. Orada Akşemseddîn de vardı. Akşemseddîn gâzîlere bir ko­nuşma yaptı. Bu konuşmasında; "Ey gâzîler, bilin, âgâh olun ki; cümleniz hakkında, âhir zaman Pey­gamberi ol Server-i kâinât; "Onlar ne güzel askerdir." buyurmuştur. İnşâ- allah cümlemiz affedilmiş oluruz. Fakat gazâ malını isrâf etmeyip, İstan- bul içinde hayr-ü-hase­nâta sarf ve pâdişâhımıza itâat ve muhabbet ediniz." diye nasîhatte bulundu. Sonra, Fâtih Sultan Mehmed Hanın başına iki çatal ablak sorguç ta­kıp; "Pâ­dişâhım, bütün Âl-i Osman'ın âb-ı rûyu oldun. Hemen mücâhid-i fî sebîlillah ol!.." diyerek, Gülbank-i Muhammedî çekti. Akşemseddîn hazretlerine; "İstanbul'un fethedileceği zamânı nasıl bildin?" diye sorulunca, şöyle cevap verdi; "Kardeşim Hızır ile, ilm-i ledünniyye üzere İstanbul'un fetih vaktini çı­kar­mıştık. Kale fethedildiği gün, Hızır'ın, yanında evliyâdan bir cemâatle hisara girdiğini gördüm. Kale fetholunduktan sonra da, Hızır kardeşimi kalenin üzerine çıkmış oturur hâlde gördüm." Fâtih Sultan Mehmed Han, fetihden sonra hocası Akşemseddîn'e, son taarruzun başladığı sırada; "Yâ Fakîh Ahmed" diyerek Fakîh Ah- med'den himmet taleb etmesini söylediğini hatırlatarak; "Fakîh Ahmed kimdir ki; tazarru ve niyâz eyledim? Himmetini iste­dim? Allahü teâlâyı tazarru etmiş olsa idim evlâ değil mi idi?" diyerek, sebebini sordu. Hocası Akşemseddîn bu suâle; "O sırada Fakîh Ahmed, kutb, sâhib-i tasarruf idi." cevâbını vererek, Allahü teâlânın yardımını, onun vâsıtasıyla ve onun bereketi ile gönder­diğini ve onun da himmet ettiğini söylemiştir. Akşemseddîn hazretlerinin "Fakîh Ahmed" de­diği kendisi idi. Fakat tevâzuunun çokluğundan şöh­retten kaçıp, kendisini gizle­yerek böyle konuşmuş, gâyet ârifâne bir tavır takınmış olduğu rivâyet edilmiştir. Halvetiyye tarîkatı şeyhlerinden Ali Dede Bosnevî (rahmetullahi te- âlâ aleyh) Bosna'nın Mostar kasabasında doğdu. Küçük yaşta din ve fen ilimlerinin tahsîline başladı. Kısa sürede ilerleyerek bu ilimlerde ke­mâl dereceye ulaştı. Ancak bu ilim kâfi gelmemişti. Bu sebeple İstanbul'a geldi. Devrin ulemâsından dersler aldı, ilmini ilerletti. Öğrendikçe ilâhî aşkı artıyordu. Nihâyet hocalarının tavsiyesi ile Bosnalı Bâlî Efendinin halîfesi Nûreddînzâde'ye bağlandı. Uzun sene hizmetinde bulundu. Nef­sinin isteklerine sırt çevirdi ve tasavvuf mertebele­rinde ilerledi. Sonra ho­casının izni ile hac vazîfesini yaptı ve Ravda-i mutahherayı ziyâret etti. Ali Dede Bosnevî hazretleri 1566'da Sigetvar seferine katıldı. Bu se­fer Kâ­nûnî Sultan Süleymân'ın son seferi oldu. Pâdişâh çok hasta idi ve kalenin günler süren kuşatmasına rağmen düşürülememesine çok üzü­lüyordu. Nitekim vefâtın­dan bir gün önce Sokullu Mehmed Paşaya gön­derdiği hatt-ı hümâyûnda; "Şu ocağı yanası dahi alınmaz mı?" demişti. Ertesi gün Ali Dede Bosnevî'nin, askeri duâlarla teşyî edip cesâretlen­dirmesi ile kale zabtedildi. Bu sırada Kânûnî de ve­fât etmişti. Sigetvar Kalesi civârında Kânûnî Sultan Süleymân Han için bir türbe inşâ edildi. Ali Dede Bosnevî hazretleri de türbedârlığa getirildi. Türbenin yanına bir de zâviye yaptıran Ali Dede, böylece Osmanlı Devletinin bu serhat boyunda İslâmı yaymaya, dînin emir ve yasaklarını öğretmeye başladı. Bundan sonra "Türbe Şeyhi" ünvânıyla tanındı. Sohbet halkası kısa sürede genişledi. Yaşayı­şını, davranışlarını, iyi hallerini, cömertliğini kısaca tam uygulamaya çalıştığı Resûlullah efendimizin ahlâkını gören gayr-i müslimler seve seve müslüman oluyorlardı. Sohbet ve derslerinde hep İslâmiyete uyulması, dînin emirlerinin yerine getirilip yasaklarından kaçınılması üzerinde konuşurdu. 1597 senesinde Serdar-ı ekrem Satırcı Mehmed Paşanın dâveti üze­rine Varat Seferine katıldı. Avusturya ordusuna karşı askeri teşyî ederek zaferin ka­zanılmasını sağladı. Sefer dönüşü H.1007’de Sigetvar Kalesi yakınlarında ikindi namazını edâ ederlerken dördüncü rekatta Hakk'ın rahmetine kavuştu. Sigetvar'daki makâmına defnedildi. Serhad evliyâsının büyüklerinden olan Ali Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) Rumeli'nde gâzîler arasında meşhûr olup, onların mânevî desteği oldu. Ali Efendi, genç yaşında aklî ve naklî ilimlerde ilerleyip, vakitlerini ibâdet ve Kur'ân-ı kerîm okumakla kıymetlendirmişti. Peygamber efen­dimizin bildirdikle­rine tâbi olmakta ısrarlı olunca, güzel ahlâkta üstün oldu. Birgün Kur'ân-ı kerîmi hatmederken; "Bu hatm-i şerîfi Resûlullah efendimizin rûhu için okuyacağım." diye niyet eyledi. Hatmi bitirince, Resûlullah efendimizi rüyâsında görmekle şereflendi. Kendisine Allah yolunda ilerleyeceği, yüksek makamlara ka­vuşacağı bildirildi. Mübârek bir zâta talebe olacağı, ondan çok istifâde edeceği işâret edilip, bâzı alâmetleri gösterildi. Serhat boylarında, Allahü teâlânın rızâsı, insanların huzur ve saâdeti için çarpışan Osmanlı akın- cılarının arasına karışıp yıllarca cihâd etti. Rüyâsında işâret edilen Mah- mûd ismindeki Allah dostu bir velîden ilim ve feyz alıp kemâle geldi. Halkın arasına karışıp, müezzinlik, imâmlık, hatîplik gibi hizmetlerde bu­lundu. Halk arasında Hak'la beraber olup, insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatarak ilim ve feyz saçtı. Kendini halktan bir kimse gibi gösterip, gösteriş ve riyâdan uzak bir hayat yaşadı. Hasan Paşa ku­man­dasındaki Osmanlı askerlerinin, Seçen Kalesi civârında yaptıkları sa­vaşta, onların arasındaydı. Bulunduğu savaşlarda onun varlığı askerin mâneviyâtını yükseltirdi. Sık sık akıncı birlikleri arasına karışır, onlara, insanlara iyi davran­maları ve her işi Allahü teâlânın rızâsı için yapmaları husûsunda nasîhatlerde bulunurdu. İşi, fikri ve zikri hep Allahü teâlânın rızâsı olan Ali Efendi, bâzı serhad ka­sabalarını ziyâret edip, bir kısmında uzun zaman ikâmet etti. İki defâ hacca gitti. Şam'da, Çelebi Halîfe talebelerinden Üveys Efendinin yo­lunda olan Abdülkerîm Efendi ve kardeşi Muhammed Çelebi ile görüşüp sohbet etti. Üveysiyye yoluna dâhil oldu. Tekrar serhad boyuna döndü. Çok sıkıntılar çekti. Yirmiden fazla çocuğu vardı. Evlâdının hepsi vefât etti. Kalbi merhametinden kan ağlarken, gö­zünden bir damla yaş akıt­madı. Bu, Allahü teâlânın emrine râzı olmanın bir ifâ­desi idi. Veren de, alan da O idi. Çocuklarından Ömer ve Hasan Çelebiler, il