Dini Bilgiler (Fýkýh)
M
Münafýk-Müþrik | Münafýk-Müþrik |
|
* Münafýðýn da ,bir kafirlere doðru çýkýþ yolu var,bir de mü’minlere doðru çýkýþ yolu var.Güya çýkýþ yolu tabiki.Kendisini farkýna varmadan tehlikeye atýyor da,onun farkýna varmýyor .Nasýl farkýna varmaz?Hani sinek,bal kabýný uzktan görünce ;”çok tatlý bir þey,benim neslime yeter”diye geliyor,kabýn kenarýna konuyor,önce hortumunu uzatýyor,sonra ayaklarýný,sonra kanatlarýný uzatýyor,bu arada battýðýnda farkýna varmýyor.Sonunda karný doyuyor ama uçamýyor,oarada boðulup ölüyor.* Münafýk camiyle kilise arasýnda kalmýþ þaþkýn insandýr. * Eðer sýðýnacak bir yer veya barýnacak maðaralar veyahut girilecek bir delik bulsalardý baþlarýný diker o tarafa doðru koþarlardý. Tevbe 9/57Medineli münafýklar efendimizin yönetiminden kurtulmak için her yolu denemiþlerdir.Karga bülbülden,sinek gülden hoþlanmaz. * Onalra baktýðýn zaman görünüþleri hoþuna gider ; konuþurlarsa sözlerini dinlersin;.sanki onlar giydirilmiþ keresteler gibidirler.Her baðýrmayý kendi aleyhlerine sayarlar.Onlar düþmandýrlar.Onlardan sakýn.Allah kahretsin onlarý,nasýl da aldatýlýp döndürülüyorlar. Münafikun 63/4Bütün kabahat küfrün önderlerinin deðil,onlar iki kat günahlarýný alacaklar.Allah (c.c.) her þahsý ayrý bir varlýk olarak yaratmýþtýr.Herekse irade vermiþtir.Ýrademizi baþkalarýnýn eline vermeyelim.Baþkalrýnýn bizi çekmesine müsaade etmeyelim. * Yeminlerini kalkan yapýp (insanlarý) Allah'ýn yolundan çevirdiler. Onlarýn yaptýklarý ne kötüdür. Münafikun 63/2 Günümüzdeki münafýk insaný nereden tanýyacaðýz?Biz dili ile söylediðine inanacaðýz ,dili ile söylediðini iþi ile(amel ile)tatbik edip etmediðine bakacaðýz.Münafýðýn halini Mevlana güzel ifade etmiþ; Münafýk,ne kafire yaranabilir ne de müslümana yaranabilir.”Yeryüzünde iki yüzlüler hiçbir yere yaranamazlar.Münafýklarýn iki tarafta da deðeri yoktur.Bir insan Müslüman ise,müslümanca,kafir ise,kafirce davranmalýdýr.Bir kýsým insanlar diyorlarki;efendim bayram namazýnda biz Müslümanlarýn camisine gidiyoruz,yýlbaþýndada kiliseye gidiyoruz.Biz iki tarafada açýðýz.Peki bunlar bunu niye yaparlar. * Bedevîler "inandýk" dediler. De ki: Siz iman etmediniz ama "Ýslâm olduk." deyin. Henüz iman kalplerinize yerleþmedi. Eðer Allah'a ve Resulüne itaat ederseniz, Allah iþlerinizden hiçbir þeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok baðýþlayan, çok merhamet edendir. Hucurat 49/14MÜNAFIKLARIN ORTAYA ÇIKMASIPeygamber Efendimiz, Medine’ye teþrif ettiklerinde orada Müslüman Araplar, müþrik araplar, ehl-i kitap olan Yahudiler ve çok az sayýda da Hýristiyan vardý. Resûl-i Ekrem Efendimizin yerleþmesinden sonra, Ýslâmiyet Medine’de daha yaygýn bir hale geldi. Medineliler gruplar halinde Müslüman oldular. Bu arada Peygamber Efendimiz, Müslümanlarý siyasî ve idarî bir teþkilâta kavuþturdu. Ýþte bu sýrada, yeni bir zümre daha ortaya çýktý. Kalben inanmadýklarý halde Müslüman gözüken bu grup münâfiklardý. Peygamberimizin Medine’ye teþriflerinden az önce aralarýnda senelerce süren dahilî çarpýþma ve kavgalardan bitkin düþen Medine’nin yerli kabileleri Evs ve Hazreç, aralarýnda anlaþarak Abdullah bin Übey bin Selûl’ü kendilerine hükümdar yapmaya karar vermiþlerdi. Hattâ, baþýna giydirecekleri, hükümdarlýk tacýný bile sipariþ etmiþlerdi.505 Fakat, Abdullah bin Übey’in hükümdar olma hayalleri Resûl-i Ekrem Efendimizin Medine’ye teþrifleriyle suya düþmüþtü. Zira, Evs ve Hazreçlilerin hemen hepsi Müslüman olmuþlardý ve îmânlarýnýn icabý olarak Peygamber Efendimizin etrafýnda toplanmýþlardý. Bu durum reislik hayalleri suya düþen Abdullah bin Selûl’ün fazlasýyla aðrýna gitti. Çevresinde fazla kimsenin de kalmadýðýný görünce, istemeye istemeye Müslüman olmuþ gözüktü.506 Zahiren Müslüman olduðunu, bunda etrafýnýn psikolojik baskýsý bulunduðunu, bizzat kendisi de ifâde etmiþtir. Müriysi Gazâsý esnasýnda Muhacirlerle Ensarý birbirine düþürmek için olanca gayreti sarfetmiþ ve “Medine’ye dönersek, izzetli ve kuvvetli olan, zelil ve zâif olaný oradan muhakkak sürüp çýkaracaktýr” diyecek kadar da ileri gitmiþti. Bunun üzerine münâfýklar hakkýnda Münâfikûn Sûresi nazil olmuþtu. Sûrenin nazil olmasý üzerine Abdullah bin Übey’e, “Ey Ebû Hubab!* Senin hakkýnda pek þiddetli âyetler nâzil oldu. Resûlullaha (a.s.m.) git de, senin için Allah’tan af dilesin” denilince þu cevabý vermiþti:”Benim îmân etmemi emrettiniz, îmân ettim. Malýmýn zekatýný vermemi emrettiniz, verdim. Muhammed’e secde etmemden baþka hiç bir þey kalmadý!”507 Abdullah bin Übey’in, reislik tasavvurunun suya düþmesinden ne kadar müteessir olduðunu ve bunu bir türlü hazmedemediðini þu hâdise de açýkça gösterir: Birgün Peygamber Efendimiz, evinde hasta yatan Sa’d bin Ubâde Hazretlerini ziyârete gidiyordu. Yolda, Abdullah bin Übey’in evinin gölgesinde, Müslüman, müþrik Araplardan ve Yahudîlerden bir takým kimselerle oturmakta olduðunu görünce, selâm verip yanlarýna oturdu. Onlara Kur’ân’dan bir parça okudu. Ýyi hareketinden dolayý Cennete kavuþulacaðýný müjdeledi. Kötü hareketinden dolayý da Cehenneme girileceðini anlatarak sakýndýrdý. Peygamber Efendimiz, sözlerini bitirince Abdullah bin Übey þöyle dedi: “Ey konuþan kiþi! Eðer söylediklerinde doðru isen, onlardan daha güzel þey olmaz. Fakat, sen evinde otur! Onlarý, sana gelenlere anlat. Sana gelmeyenlerin, söylediklerinden hoþlanmayanlarýn toplantýlarýna gelip de onlarý rahatsýz etme!” Peygamber Efendimiz Abdullah bin Übey’in bu sözlerinden dolayý son derece müteessir oldu. Kalkýp oradan ayrýldý. Yoluna devam ederek Sa’d bin Ubade Hazretlerinin evine gitti. Üzüntüsünün sebebini anlatýnca, Sa’d bin Ubade Hazretleri þöyle dedi: “Yâ Resûlallah! Sen Ýbni Übey’in kusurunu affet. Hem onu mâzur gör. Sana Kur’ân’ý indiren Allah’a yemin ederim ki, Allah’ýn iradesi sana Peygamberlik vermek suretiyle tecelli etti. Halbuki, þu beldenin halký, Ýbni Übey’in baþýna taç giydirmeye, hükümdarlýk sarýðý sarmaya ve onu kendilerine hükümdar yapmaya hazýrlanmýþtý. Yüce Allah, size ihsan buyurduðu peygamberlikle, onlarýn bu tasavvurunu gerçekleþemez hale getirince, Ýbni Übey, bundan son derece müteessir olmuþ; o, gördüðün çirkin hareketi, bunun için yapmýþtýr!”508 Münafýklarýn reisliðini Abdullah bin Übey bin Selûl yapýyordu. Etrafýnda bir çok avanesi vardý. Bunun yanýnda; akrabalýk ve müttefiklik gibi sebeplerden dolayý körü körüne bunlara uyan sýradan bir çok kimse de vardý. Sayýlarý hakkýnda elbette kesin bir rakam söylemek mümkün deðildir. Ancak Uhud Harbi sýrasýnda, Abdullah bin Übey’e uyarak ayrýlanlarýn sayýsý, üç yüz kadardý. Yâni bin kiþilik Ýslâm ordusunun üçte biri kadar… Bu, elbette küçümsenecek bir rakam deðildi ve Medine siyasî hayatýnda aðýrlýklarý bulunduðunu açýkça ortaya koymaktadýr. Resûl-i Ekrem Efendimiz, Bedir Harbinden muzaffer olarak Medine’ye dönünce, Ýslâm dini fazlasýyla kuvvet buldu. Düþmanlarýn gözü ise yýldý. Bunun üzerine Medine’deki Yahudîler, 1.Müslim, 5:183; Müsned, 5203. “Tevrât’ta sýfatlarýný bulduðumuz zât budur! Artýk bundan sonra, ona karþý durulmaz! Hep o galip gelir!” diyerek bir kýsmý îmân etti. Bazýlarý ise zahiren Müslüman oldu. Böylece Yahudîlerden de münâfýklar türedi. Yahudî münâfýklarýnýn çoðu, Yahudî âlimlerindendi. Þeytanî bir zekâya sahiptiler. Diðerlerine nisbetle de daha dessas ve hilekâr idiler. Bunlar, Ýslâmý küçük düþürmek, Müslümanlarýn morallerini bozmak, müþriklerin ihtidâ etmelerine mâni olmak için gayret gösteriyorlardý. Peygamber Efendimizi meþgul etmek, akýllarýnca müþkül duruma düþürmek, sýkýntýya sokmak maksadýyla bir çok karýþýk ve dolaþýk sorular sorarlardý.509 Bedevî diye adlandýrýlan çöl Araplarý arasýnda da münâfýklarýn bulunduðunu Kur’ân-ý Kerim’den öðreniyoruz: “Medine çevresindeki bedevîler arasýnda münâfýklar da vardýr. Medine halkýndan da münâfýklýkta inat edenler vardýr ki, onlarý sen bilmezsin, ancak Biz biliriz…”510 Bütün bu münâfýklarýn içtimaî seviyeleri, yaþayýþlarý farklý, hattâ ayrý ýrktan olmalarýna raðmen, ayný vasýflarý taþýyorlardý: Birinci vasýflarý: “Kalblerinde olmayaný aðýzlarýyla söylemekti.”511 Yâni, içten inanmadýklarý halde inanmýþ gibi görünmeleri idi. Böyle görünerek Müslümanlar arasýna sokuluyorlar, onlarla düþüp kalkýyorlar, suret-i haktan görünerek, onlarý þüpheye düþürecek þeyler soruyorlardý. Böylece Müslümanlarýn birbirlerine karþý olan itimatlarýný sarsmak, aralarýný açmak, onlarý birbirine düþürmek suretiyle zaafa uðratmak gayesini güdüyorlardý. Bütün maksat ve gayeleri; Müslümanlarý fesad ve tefrikaya götürecek fikirler atmak, Peygamber Efendimizi yalan dolan ve binbir türlü iftiralarla Müslümanlar nazarýnda küçük düþürmekti! Bu menhus emellerinin gerçekleþmesi için her türlü yola baþvuruyor, herþeyi mübah sayýyorlardý. Bu uðurda tevessül etmeyecekleri adilik ve sahtekârlýk yoktu. Resûl-i Ekrem Efendimizin bunlara karþý takýndýðý tavýr ve takip ettiði siyaset ise, oldukça düþündürücü ve ibretlidir. Ýslâm kalesini içten sarsmak sinsî gayesine matuf faaliyetleri Peygamber Efendimize bir çok defalar intikal etmiþtir. Peygamber Efendimiz derhal harekete geçip bu tür faaliyetlerde bulunanlarý huzuruna celbederek sorguya çekiyordu. Fakat onlar, her defasýnda hiç bir zararlý faaliyette bulunmadýklarýný, suçsuz olduklarýný söylüyorlardý. Arkasýndan da kelime-i þehadet getirerek mü’min ve Müslüman olduklarýný tekrarlýyorlardý. Nitekim, Abdullah bin Übey’in, “Medine’ye varýrsak, en þerefli ve kuvvetli olan en zelil ve güçsüz olaný oradan sürüp çýkaracaktýr” sözünü Hz. Zeyd bin Erkam Peygamber Efendimize nakledince, Efendimiz Ýbn-i Übey’i huzuruna çaðýrmýþ ve “Bana haber verilen sözleri sen mi söyledin?” diye sormuþtu. Abdullah bin Übey’in cevabý aynen þu olmuþtu: “Hayýr! Sana kitabý indirmiþ olan Allah’a yemin ederim ki ben, o sözlerin hiçbirini söylemedim. Zeyd muhakkak yalancýdýr!” Kur’ân-ý Kerim, münâfýklarýn bu tarz davranýþlarýna þu âyetiyle iþaret eder: “Münâfýklar sana geldiklerinde ‘Þehâdet ederiz ki þüphesiz sen Allah’ýn Resûlüsün’ dediler. Allah bilir ki sen elbette Onun Resûlüsün. Münâfýklarýn yalancý olduklarýna da Allah þâhittir.”512 Onlar, suçlarýný inkâr ederken, inen vahiy, bu suçlarý iþlediklerini ve yalan söyleyerek bu suçlarýný inkâr etme yoluna gittiklerini Peygamber Efendimize bildiriyordu. Buna raðmen Resûl-i Ekrem Efendimiz, onlara karþý sabýr, müsamaha ve afla mukabele ediyordu. Daha önce de bahsettiðimiz gibi, Peygamber Efendimiz Abdullah bin Übey’le birlikte oturan bir kýsým kimselere Kur’ân-ý Kerim’den bir parça okuyup, onlara nasihat edince, Abdullah bin Übey buna dayanamamýþ ve, “Sen bunlarý, git, sana gelenlere anlat. Bizi rahatsýz etme” demiþti. Peygamber Efendimiz bu sözlerden fazlasýyla rahatsýz olmuþtu. Bu durumu ziyaretine gittiði Sa’d bin Ubade Hazretlerine anlatmýþ, Hz. Sa’d: “Yâ Resûlallah, sen onun kusurunu affet” deyince, Peygamber Efendimiz de (a.s.m.) affetmiþti.513 Münâfýklar zümresinin belli baþlý vasýflarýndan biri de “Îmân edenlere rastladýklarýnda ‘Ýnandýk’ derler. Þeytanlaþmýþ reisleri ve arkadaþlarýyla baþbaþa kalýnca da, ‘Aslýnda biz sizinle beraberiz; onlarla sadece alay ediyoruz’ derler.”514 Yaptýklarý bu iki yüzlülük ve ahlâksýz davranýþlarýyla iftihar ederlerdi. Bu vasýflarýný apaçýk gösteren bir misali, bizzat reisleri olan Abdullah bin Übey göstermiþtir. Bir gün avânesiyle sokaða çýkmýþlardý. Ashab-ý Kiramdan bir kaç kiþinin karþýdan gelmekte olduðunu görünce Ýbni Übey, “Bakýnýz ben bu gelenleri baþýnýzdan nasýl savacaðým” der. Yaklaþtýklarý zaman da, Hz. Ebû Bekir’in elini tutar: “Merhaba Benî Temim Efendisi, Resûlullahýn maðarada arkadaþý olan, nefs ve malýný Resûlullah uðrunda seve seve sarfetmiþ bulunan Sýddýk!” der. Sonra Hz. Ömer’in elini tutar, “Merhaba Benî Adiyy Efendisi! Dininde kuvvetli, nefs ve malýný Resûlullah uðrunda esirgememiþ bulunan Hz. Faruk!” der. Sonra Hz. Ali’nin elini tutar: “Merhaba Resûlullahýn amcazâdesi, damadý, Resûlullahtan baþka bütün Benî Haþim’in Efendisi” der. Hz. Ali bu riyakârlýða dayanamayýp, “Abdullah! Allah’tan kork, münâfýklýk etme! Çünkü, münâfýklar Allah’ýn en þerir mahlûklarýdýr” der. Bunun üzerine Ýbni Übey, “Ey Ebû’l-Hasan, benim hakkýmda böyle mi söylüyorsun? Vallahi, bizim îmânýmýz sizin îmânýnýz gibi ve bizim tasdikimiz sizin tasdikiniz gibidir” deyip ayrýlýr. Sonra Abdullah bin Übey arkadâþlarýna dönerek, “Gördünüz mü nasýl yaparým? Ýþte siz de bunlarý görünce benim gibi yapýnýz” der.515 Bir rivâyete göre, Bakara Sûresinin 14. âyeti bu hadise üzerine nazil olmuþtur.516 Münâfýklar, Müslümanlarýn ibâdetlerine ve dinî hayatlarýna ait bütün hususlara zahiren iþtirak ederlerdi. Fakat, el altýndan da entrika çevirmeye çalýþýrlardý. Dikkati çeken bir husustur ki, bu zümre küfrün icabý olan þeyleri göstermemeye gayret ederler ve zahirde Müslüman göründüklerinden Ýslâm cemaâtýndan tard olunmazlardý. Bu sebeple kâfir ve müþriklerden ziyade, bu dahili düþmanlara karþý Ýslâmýn tesanüd ve umumî emniyetini muhafaza çok daha mühimdi. Çünkü, dahili düþmanýn zararý daha þiddetli olur. Zira içteki düþman kuvveti daðýtýr, cesareti azaltýr. Hariçteki düþman ise, aksine tesanüd ve salabeti artýrýr. Bu sebeple Kur’ân-ý Azimüþþan, münâfýklar üzerinde çokça durmuþtur. Mü’min ve Müslümanlarýn onlara karþý daima uyanýk bulunmalarý ve onlarýn oyunlarýna gelmemeleri hususunda bir çok ikazlar yapýlmýþtýr. Cenâb-ý Hakkýn bildirmesiyle, Resûl-i Ekrem Efendimiz onlarý tanýyordu ve bazý Sahabîlere de bildiriyordu. Fakat, umuma açýklamýyordu. Kabahatlarýný da açýktan açýða yüzlerine vurmuyordu. Ýslâmýn ve Müslümanlarýn menfaatýna bu daha uygundu. Ayrýca Peygamberimizin bu tarz davranmasýnda göz önünde tuttuðu mühim bir husus daha vardý. O da; onlarýn iþledikleri kötülüklerden, fesad ve nifak hareketlerinden tedricen vazgeçmeleri ihtimali idi. Çünkü, bazen kötülük açýða vurulmazsa, zamanla ortadan kalkmasý ihtimâli vardýr. Fakat, teþhir edildiði takdirde, kötülüðü yapan kimsenin hiddetini tahrik eder. Fenalýðý daha da fazla yapmasýna sebep olur.517 Bütün bu sebeplerden, Peygamber Efendimiz, Kur’ân’ýn bu hususta ortaya koyduðu, münâfýklarýn vasýflarýndan bahsedip, þahýslarýný tayin etmeme tarzýný tatbik ediyordu. Resûl-i Ekrem Efendimizin münâfýklarý açýða vurmayýp, onlara dünyada Müslümanlar gibi muâmelede bulunup, Ýslâm cemaâtý haricinde tutulmasýnda þu hususlarý göz önünde bulundurmuþ olduðu söylenebilir: 1) Ýslâm muhitinde ve Ýslâmî hükümler altýnda büyüyecek olan evlâtlarýndan, ciddî mü’minlerin yetiþmesine imkân býrakmak. 2) Onlarýn, kalben inanmadýklarý Ýlâhi hükümleri zahiren yaþamak suretiyle duyduklarý mânevi sýkýntý ile baþbaþa býrakmak ve bundan piþman olup halis mü’minler safýna geçmelerini temin edebilmek.518 Münâfýklar, Peygamber Efendimizin yüce þahsiyetini mü’min ve Müslümanlar nazarýnda küçük düþürmek için olmadýk yollara baþvurmuþlar, karþýlarýna çýkan her fýrsatý deðerlendirme cihetine gitmiþlerdir. Bu hususta bir çok hadise cereyan etmiþtir. Mirba’ bin Kayziyy’in küstahlýðý buna bir misâl gösterilebilir. Resûl-i Ekrem Efendimiz, Uhud’a ordusuyla giderken bu azýlý münâfýk onu bostanýndan geçirmek istememiþ ve “Yâ Muhammed! Þayet, sen bir Peygambersen, bostanýmý çiðneyip geçmek sana helâl olmaz” demiþ ve sonra da yerden bir avuç toprak alarak ilâve etmiþti: “Vallahi, bu topraðýn, baþkalarýný rahatsýz etmeyeceðini bilseydim, onu sana atardým!” Azýlý münâfýkýn bu küstâhça hareketine sabredemeyen birkaç Müslüman onu öldürmek istedilerse de, Peygamber Efendimiz, “Býrakýnýz onu! O, bir kördür. Kalbi kör, kalb gözü kördür.” Peygamber Efendimizin bu müdahelesinden önce, bu azýlý münafýk, Said bin Zeyd’den de bir darbe yer. Münâfýklarýn bu çeþit faaliyetlerine verilebilecek bir misal de Tebük Harbi esnasýnda cereyan eder. Bir konaklama anýnda Peygamber Efendimizin devesi kaybolur. Bütün aramalara raðmen bulunmaz. Münâfýklar derhal harekete geçerek, “Eðer, Muhammed gerçekten bir Peygamber olsaydý, devesinin nerede olduðunu bilirdi” derler. Bu sözlerini duyan Efendimiz, “Evet, vallahi, ben ancak Allah’ýn bana bildirdiðini bilebilirim. Þimdi devenin nerede olduðunu bana gösterdi. Deve filanca vadide, yularý bir aðaca takýlý vaziyettedir. Gidip arayýn!” buyurur. Resûl-i Kibriyâ Efendimizin dediði vadide ve târif ettiði þekilde deve bulunur.519 Peygamberimiz zamanýndaki münâfýklar zümresinin göze çarpan belli baþlý diðer muzýr faaliyetlerinden biri de, en kritik anlarda, Müslümanlarý terk etmeleridir. Böylece onlarý sayýca zaif ve güçsüz durumda býrakmak, morallerine de menfi yönde tesir etmek emelini güdüyorlardý. Bunun apaçýk bir örneði, Uhud Harbi esnasýnda Ýslâm ordusunu terk etmeleridir. Baþ münâfýk Abdullah bin Übey’in reisliðinde Ýslâm ordusunu terk eden bu münâfýklar üç yüz kadar idiler. Yani Ýslâm ordusunun üçte biri. Münâfýklar bu hareketleriyle, düþmana karþý Müslümanlarýn sayýlarýný azalttýklarý gibi, mücahidlerin moralleri üzerinde de tesir etmiþlerdir. Bu hareketleri üzerine Müslümanlardan bazýlarýnda harbe karþý bir gevþeme hasýl olmuþtu. Hattâ, geri dönmeye bile niyetlenmiþlerdi. Ancak, Resûl-i Ekrem Efendimizin dirayeti ve Cenâb-ý Hakkýn da inayetinin eseri olarak bu kararlarýndan sonradan vazgeçmiþlerdi.520 Ayný þekilde, Hendek Harbinin en kritik anýnda bu münafýklar, “Bize izin ver, evlerimize gidelim. Çünkü, evlerimiz müdafaasýzdýr” diyerek Peygamberimize müracaât etmiþlerdi. O sýrada Sa’d bin Muaz Hazretleri Peygamber Efendimizin huzuruna gelerek, “Yâ Resûlallah! Bunlara izin verme! Vallahi biz ne zaman bir musibete uðrasak, sýkýþýk bir durumla karþý karþýya kalsak onlar, hep böyle yaparlar?” diye konuþmuþtu. Bu ifâdelerden de anlaþýlacaðý gibi, münafýklar en kritik anlarda Resûlullahý ve Müslümanlarý zor durumda býrakmak için Ýslâm ordusunu terk etme yoluna gitmiþlerdir. Tebük Seferinde de ayný þeyi yapmýþlardýr. Sefer için hazýrlýklar yapýldýðý sýrada, onlardan bir cemaât, “Bu sýcakta sakýn cihada çýkmayýn” diye konuþarak Müslümanlarýn morallerini bozmaya çalýþtýklarý gibi Peygamber Efendimize de müracaat ederek sefere katýlmamak için izin istediler. Seksen kadarýna izin verildi. Kur’ân-ý Kerim onlarýn bu durumlarýndan þöyle bahseder: “Resûlullaha karþý gelerek seferden geri kalanlar, evlerinde oturduklarý için sevindiler. Allah yolunda mallarýyla ve canlarýyla cihad etmek ise onlarýn hoþlarýna gitmedi de, ‘Bu sýcakta cihâda çýkmayýn’ dediler. Sen, ‘Cehennem ateþi daha sýcaktýr’ de. Keþke anlayabilselerdi!” Býrak biraz gülsünler; sonra çok aðlayacaklar. Bu onlarýn kendi kazandýklarýnýn cezâsýdýr.”521 Yine ayný seferde Abdullah bin Übey, münafýklar ve Yahudî müttefikleriyle birlikte Ýslâm ordusuna katýlýp Seniyyetü’l-Veda Tepesine kadar gelip orada karargâh kurduðu halde, sonradan Ýslâm ordusuyla gitmekten vazgeçti ve beraberindekilerle Medine’ye döndü. Kendisine tâbi olan münâfýklar ve Yahudi müttefikleriyle döndüðü yetmiyormuþ gibi, mücahidlerin de cihad aþkýný aklýnca gevþetmek için þöyle konuþuyordu: “Muhammed güç durumda, þiddetli sýcaklarda ve çok uzak diyarlarda Beni Asfarlarla (Bizanslýlar) savaþacak! Herhalde o, Benî Asfarlarla çarpýþmayý oyuncak sanýyor! “Vallahi, onun Ashabýný, bir sabah, ikiþer ikiþer iplere baðlanmýþ olarak görür gibiyim sanki!” Bütün bu yýkýcý, Müslümanlarý birbirine düþürücü, onlarýn arasýna fesat tohumu atýcý, Müslümanlarý ve Resûl-i Ekremi küçümseyici muzýr davranýþlara raðmen Peygamber Efendimiz bunlara, müþrik ve Yahudilere karþý takýndýðý tavýrdan farklý bir muamele, bir siyaset takip etmiþtir. Çoðu zaman Abdullah bin Übey’i toplantýlara çaðýrmýþ ve onunla istiþâre etmiþtir. Onlara karþý muâmelesi hemen hemen her zaman af ve müsamaha çerçevesinde olmuþtur. Ancak bu af ve müsamahalý davranýþa raðmen, ihtiyatý da hiç bir zaman elden býrakmamýþtýr. Onlara hissettirmeyecek þekilde, hareket ve davranýþlarýný daima kontrol ve teftiþ etme cihetine gitmiþtir. Benî Müstalýk Gazasýnda, reisleri Abdullah bin Übey, Resûlullah ve Müslümanlarý kastederek hakaretvâri konuþunca, bu duruma dayanamayan Hz. Ömer, “Yâ Resûlallah! Müsaade buyur da Ýbni Übey’in boynunu vurayým” dediði zaman, Resûlullahýn cevabý þu olmuþtu: “Hayýr! Olmaz yâ Ömer! Ýþin iç yüzünü bilmeyen halk, ‘Muhammed Ashabýný öldürüyor’ diye konuþmaya baþladýklarý zaman hal nice olur?” Bir baþka rivâyette ise, Resûlullahýn þu cevabý verdiði kaydedilir: “Öldürülmesini emredecek olursam onu öldürürler. Fakat, çok geçmeden de Yesrip (Medine) onun yüzünden pek çok sarsýntýlara uðrar!” Bu ifadelerden de anlaþýldýðý gibi, Peygamber Efendimiz küçümsenmeyecek bir sayýda olan münâfýklarýn Müslümanlar arasýnda dahilî bir çarpýþmaya meydan verebilecekleri ihtimalini her zaman göz önünde bulunduruyordu. Bunun için de, yaptýklarýna sabýr ve tahammül gösteriyordu. Yine Benî Müstalýk seferi esnasýnda Ýbn-i Übey’in oðlu samimi Müslüman Hz. Abdullah Resûlullahýn huzuruna gelip, “Yâ Resûlallah, babamý öldüreceðini haber aldým. Eðer bu iþi gerçekten yapacaksan, býrak onu ben öldüreyim” diye teklifte bulunduðu zaman da Peygamber Efendimizin (a.s.m.) cevabý þu olmuþtu: “Hayýr, ona karþý yumuþak davranýnýz. Aramýzda olduðu müddetçe de ona iyi arkadaþlýk ederiz.” Gerçekten de Resûl-i Ekrem Efendimiz, ölümüne kadar bu adama son derece müsamahalý ve kadirþinas davranmýþtýr. Hattâ ölümü ânýnda bile, ona iyilik etmekten geri durmamýþtýr. Gömleðini kefen olarak sarýlmak üzere vermiþtir. Baþta Hz. Ömer olmak üzere bir kýsým Sahabîlerin itirazlarýna raðmen cenaze namazýný da bizzat kýldýrmýþtýr. Ve Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, hem Abdullah bin Übey’e hem de sair münafýklara karþý takip ettiði bu af, müsamaha ve iyilik yapma siyasetinin neticesini de almýþtýr. Peygamber Efendimizin Ýbni Ubey’in cenaze namazýný kýldýrdýðýný gören bine yakýn münâfýk, hulûs-u kalble gerçek Müslümanlar safýna geçmiþtir. Peygamber Efendimiz, münâfýklar zümresini cemiyet içinde serbest býrakmakla beraber, her zaman psikolojik bir baský altýnda tutmayý da asla ihmâl etmemiþtir. Teþebbüs etmek istedikleri komplolar vahiy ile bildirilince, yapmak istediklerini hemen kendilerine haber veriyor, böylece her davranýþlarýnýn kontrol altýnda tutulduðu korkusunu veriyordu. Bir seferinde, onlardan bir grubun aralarýnda toplanýp gizlice konuþtuklarýný gören Efendimiz, hemen yanlarýna varýp, “Siz, þu þu maksatla bir araya geldiniz. Þunlarý söylediniz. Kalkýn Allah’tan af dileyin. Ben de sizin için af diliyorum” demiþti. Bu sebeple onlar, hilelerini Cenâb-ý Hak, sevgili Resûlüne bildirecek diye her zaman bir korku içinde bulunuyorlardý. Ordu içinde çýkan en ufak bir gürültüyü bile bu sebeple aleyhlerinde zannedecek kadar endiþe ve korkulu yaþýyorlardý. Kur’ân-ý Kerim onlarýn bu durumlarýný da bize haber verir: “Onlarý gördüðünde cüsseleri hoþuna gider. Konuþtuklarýnda sözlerine kulak verirsin. Onlar elbise giydirilmiþ kütükler gibidir. Her gürültüyü aleyhlerine sanýrlar.”522 Peygamber Efendimizin bu zümreye gösterdiði bir baþka tavýr da, onlarýn nerede olursa olsun Müslümanlardan ayrý olarak bir araya gelmelerine mâni olmaktý. Bu da, onlarýn müþterek bazý fikirleri geliþtirmelerine imkân vermemek gayesine mâtuftu. Mescid-i Dýrar’ýn yýktýrýlmasý, buna güzel bir örnektir. Onlar, bu mescidi aslýnda içinde ibadet etmek için deðil, Ýslâm cemaatýnýn aleyhinde bazý fikirlerin geliþtirilmesi, bazý planlarýn serbestçe kurulmasý için inþâ etmiþlerdi. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu gayelerini bildiði için, derhal yýktýrýlmasýný emretmi |