Help!
 
 
   
 
 
 
Ana Sayfa
Ana Sayfa
İslami video klipler
Dini Resimler
Dini Sohbet
Forum
islamiforum
Sohbet
sohbet
Diğer Menüler
Canlı istekler
İlahi Sözleri YENİ
Dini Haberler
Mesih Mehdi ve Deccal
Helal Gıda
İlahi Dinle İZLE
Dini Bilgiler (Fıkıh)
Kuran-i Kerim Meali
Dinimizde Nikah Evlilik
Cennet ve Cehennem
İlginç Konular
Mahrem Konular
İslamda kadın
Sihir ve Büyü
Mezhebler
Tarikatlar
Oruç
Dini Yazılar
İlahi İndir
Kurani Kerim Oku Dinle
Site Haritası
Sitenize Radyo Ekleyin
Rastgele Videolar
Fireboard Son Mesajlar
Konular
Okunma
Cevap
Yazar
:arzuhal (5) (2) Gizem
:seni düşünmek (8) (2) Gizem
:yolculuk (6) (2) Gizem
:selam ve rahmet tüm inananların üzerine olsun (39) (4) umeyr
sevmek (35) (1) Gizem
muhurlu muydu dudakların soylemedın (21) (1) Gizem
eylül ü sevmek (15) (1) Gizem
buyutemezsen kaybolurum (15) (1) Gizem
EFENDİM (25) (1) NEFİ
:ben senı sensız sevdım (66) (4) NEFİ
Toplam Forum Konusu : 706 Toplam Forum Mesajı : 1378

Nasihat nedir Nasihat etmek ve bazı faydalı nasihatlar
Kastsmonu velîlerinden Ahmed Siyâhî (rahmetullahi teâlâ aleyh) oğluna şöyle nasîhatta bulundular: Ey oğlum! Sana Allahü teâlânın kitâ­bına, Resûlullah efendimizin sünneti seniyyesine uymayı, îtikâdını evli- yâullahın da bağlı olduğu, Ehl-i sünnet vel cemâat âlimlerinin bildir­dikleri doğru îtikâda göre düzeltmeni tavsiye ederim... Âlimlere, tasavvuf ehline, Kur'ân-ı kerîm ehline hürmet et. Vicdanın, için temiz olsun, cömerd ve güleryüzlü ol. Başkalarına ihsan ve iyilikte bulun. Allahü teâlânın yarattıklarına eziyet ve sıkıntı verme. Arkadaşları­nın hatâ ve kusurlarını affet, görmemezlikten gel. Büyük, küçük herkese nasihat eyle, hırs ve tamâyı terk eyle. Bütün ihtiyaçlarında Allahü teâlâya tevekkül et, güven. Çünkü Allahü teâlâ, kendisine sığınanları mahrum etmez. Oğlum! Selâmeti, kurtuluşu istikâmet ve doğruluktan başka bir şey- de, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmayı Resûlullah efendimize tâbi ol- mak, ona uy­maktan başka bir yolda arama. Kendini hiç kimseden fa­ziletli, üstün zannetme. Birisi senin hakkında nemmâmlık, koğuculuk ve hasedçilik yaparsa, ona mâni olmak için kendini zahmete sokma, onun işini Allahü teâlâya bırak. Çünkü bu yolda öyle Allah adamları vardır ki, Allahü teâlânın izni ile fitne fesat sebebini göz açıp kapayıncaya kadar söküp atarlar. Sen kıymetli ömrünü Resûlullah efendimizin sünnet-i se- niyyesine uymakla geçir. Allahü teâlânın emirlerini ye­rine getirmekte kı- nayanın kınamasından korkma. İbâdet ve tâatın güçlüklerine karşılık ecir ve sevâba kavuşacağını düşünerek sabır ve tahammül et, nefsini dâimâ hesâba çek. Vakitlerini dînin emirlerine uymakla kıymetlendir. Çok ö- nemli olan vakit sermayeni kıymetlendirmeye gayret eyle. Çünkü geçen zaman bir daha geri gelmez. Yarına çıkıp çıkmayacağın ise belli olmadı­ğından yarını beklemek, yarın yaparım demek, üzüntü ve pişmanlığa yol açar. O halde sakın sakın elinde bulunan vaktini mâlâyâni, dünya ve âhirete faydası olmayan Allahü teâlânın râzı olmadığı, beğenmediği şey- ler ile zâyi etme. İçinde bulunduğun anda Allahü teâlânın râzı olduğu beğendiği şeylere sarıl. Tevâzu ve alçak gö­nüllülükte toprak gibi, başka­sına fayda vermekde meyvalı ağaç gibi, cömertlikde akan nehir gibi, ih­sân ve iyilik yapmakda deniz gibi, mâlâyâni, faydasız şeyleri konuşma- makda, sükût ve susmakda cansız varlıklar gibi, ayıp­ları ört­mekte karan- lık gece gibi olmaya çalış. Kalbin görmemesi, kalb katılığın­dan hasıl ola- cağından, dâimâ günahların için ağlayıp sızla, âh et. Nazargâh-ı ilâhî o- lan kalbi, haramlara ve Allahü teâlânın yasak ettiği şeylere yönelt- mekten sakın. Akrabâyı ziyâret ve onlara iyilik etmeyi ih­mâl etme. Âhiret kardeşlerini, iyi arkadaşlarını arttırmaya çalış. Her za­man onlarla sohbet lâzımdır. Evliyânın büyükleri; "Allahü teâlâ ile bera­ber olunuz. Buna gü- cünüz yetmezse, Allahü teâlâ ile beraber olanlarla olunuz ki, sizi Allahü teâlâya kavuştursunlar." bu­yurmuşlardır. Ey oğul! Dünyâya sarılmış ona gönül vermiş olanlarla bulunma. On­larla sohbet ve berâberlik gam, keder ve üzüntü getirir. Bu, tecrübe ile sâbittir. Onlar senden faydalanırlar ise de sen onlardan faydalanamaz­sın. Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uymayan, nefsinin arzu ve is­teklerine uymuş kimselerle berâber olma. Böyle kimseler gizli düşman olup, insanın yüzüne karşı dalkavukluk ya­parlar, gıyabında, arkadan ise aleyhinde bulunurlar. Onların yanına gelerek oturmalarına bakıp al­danma. Maksatları senden mânen faydalanmak olmayıp dünyâlık mak­satlarına, mal ve mevki elde etmeye seni vesîle, âlet etmek içindir. Bir kusur ettiğinde, hakkında kötülük düşünenlerin ve düşmanlarının en azı­lısı olurlar. Zamânındaki insanları tecrübe ettiğinde, onlarda bundan başka bir özel­lik bulmayacaksın. Ey oğul! Sana sadâkat, bağlılık iddiasında bulunanların, yaptıkları iyilikleri başına kaktıklarını görürsün. Çünkü sadâkat ve bağlılık adına yaptıkları az bir iyilik karşılığında ağır, pek fazla bir hizmet ve karşılık beklerler, çok şey ümid ederler. Bu ümitlerine bir defa olsun müsâde et­mezsen derhal, gösterdikleri sevgi, sadâkat ve bağlılıklarını bırakırlar. Çok defa onların isteklerinden yakanı kurtaramaz, arzularının hâsıl ol­ması yolunda boşuna dînini ve şerefini fedâ et­miş, yüz suyu dökmüş olursun. Ey oğul! Eğer sana hakîkî dost arkadaş lâzım ise, Allah için seven­lerle be­raber ol. Böyle kimselerden dostluk ve kardeşlik bağı kurduğun kimseye, muhtâc olduğunda ihtiyacından fazla malın varsa ver. Yahud onu kendinle be­raber tut veya kendine tercih et. Beraber olduğunuzda ve arkasından ayıplarını ört ve gizle. Kusuru olduğunda sabır ve taham­mül et. Hayatta iken ve vefat etti­ğinde onu hayırla an. Herkese bilhassa sana karşı olanlara yumuşaklık, alçak gönüllülük, güler yüzlülük ile davranmaya gayret et. Sana, Rabbinden alıkoyan dün­yalığa makam ve mevkıye kalbinin meyletmemesini tavsiye ederim. Çünkü nefs, hevâ, nefsin arzu ve istekleri, şeytan ve dünya, insanın dört düşmanı olup, herbirine karşı kullanılacak harb âletleri vardır. Nefsin si­lahı tokluk, hapishanesi açlıktır. Hevânın silahı, çok konuşmak; sukût, konuşmamak ise, onun zindanıdır. Dün­yânın silahı insanlarla fazla berâ­ber olmak, onlar arasında fazla bulunmak, çâ­resi yalnızlık ve onlardan uzak kalmaktır. Şeytanın silâhı gaflet yâni Allahü teâlâyı unutmak; ona karşı tedbîr, Allahü teâlâyı anmak ve hatırlamak, O'nun büyüklüğünü dü­şünmektir. Zikir, Allahü teâlâya kavuşmakta en kısa yoldur. Ey oğul! Bu nasihatlerimi iyi belle ve Allahü teâlânın nîmetlerine, sana yaptığı iyiliklere şükr edenlerden ol... Evliyânın büyüklerinden Hâris el-Muhâsibî (rahmetullahi teâlâ a- leyh)  bu­yurdular ki: "Nefsinin isteklerinden ve öfke ile hareket etmekten uzak dur. En önde gelen vazifelerinden birisi de, yumuşak olmak ve dik­katli hareket etmek olsun." "İlmiyle takvâsını, ameliyle basiretini ve aklıyla mârifetini arttıran kim­senin izinden yürü." "Kul için en doğru yol, ilimle amel etmek, Allahü teâlânın korkusuyla ha­ramlardan sakınmaktır. Günahla nefsini yâd etme. Günahta ısrâr et- me. Fakirlik zamanında Allahü teâlâya sığın, her hâlinde Allahü teâlâya muhtâc ol ve O'nun her emrinde O'na tevekkül et." "Sana zulmedeni affet. Amelinle mağrûr olmaktan sakındığın gibi, ilimle gururlanmaktan sakın. Yakınının, fakirin ve komşunun hakkını gö­zet. Konuş­madan hoşlanmayanın yanında konuşma. Mazlum kardeşine yardım et. Zamâ­nını iyi değerlendir." "Günahlar gaflet getirir. Gaflet ise, kalbin katılaşmasına sebeb olur. Kalbin katılaşması, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştırır ve Allahü teâlâdan uzaklık ise, Cehennem'e götürür." "Câhillerin ahlâkından, günahkârların meclisinden, kendini beğe­nenlerin iddiâlarından, mağrûrların isteklerinden ve ümitsizlerin ümitsiz­liklerinden sakın ve uzak dur. Hak ile amel et. Allahü teâlâya güven. Emr-i mârûf ve nehyi anilmünker yap." Kıymetli kardeşim! Kendinize geliniz. Aklınızı başınıza alınız. Allahü teâlâdan korkunuz. Şeytan sizi aldatmasın. Şeytan ve onun yardımcıları, Allahü teâlânın huzûrunda perişan olacaklardır." Yine buyurdular ki: "Dilin farzı ve vazifesi; sükûnet ve öfke zamanla­rında doğruluktan ayrılmamak. Gizli ve açık hiç kimseye eziyet etme­mektir. Gözün farzı ve vazifesi; haramlardan korunmaktır. Kulağın farzı ve vazifesi, helâl ol­mayan şeyleri dinlememektir. Lisanından sonra, in­sanoğlu için en tehlikeli âzâ kulağıdır. Çünkü kulak, kalbin en büyük elçi­sidir. Fitne bataklığına en fazla dalan kulaktır. Burnun farzı ve vazifesi; burun, kulak ve göze tâbidir. Dinlemesi ve bakılması câiz olmayan bir şeyin koklanması da câiz değildir. Ellerin ve ayakların farzı ve vazifesi; Allahü teâlâ tarafından haram kılınan şeylere uzan­maması ve başkaları­nın hakkından sakınmasıdır." İslâm âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden Hasan Sezâî (rahme- tullahi teâlâ aleyh)  hazretlerinin oğluna yazdığı bir mektuptan bâzı kı-sımlar: "Gözümün nûru evlâdım. Her hâlinle seni cenâb-ı Hakk'a emânet et­tim. Kalb gözün açık olsun. Mahlûklara güzel ahlâk ile muâmele edesin. Bütün amellerin en güzeli, güzel huylu olmaktır. Dili tatlı olanın dostu çok olur, buyrulmuştur. Dâimâ insanların aybını gizle. Kimsenin aybını yü­züne vurma. Gadab ve kızgınlığını yenmeye çalış. İhtiyârlara karşı hür­met et. Bir fakir gör­düğün zaman, gücün yettiği kadar elinde bulunandan yardımda bulun. Bunlara riâyet edersen ömrün uzun olur, Hak teâlâ her yerde seni azîz eder. Dâimâ affedici ol. Vasiyetlerimi tutarsan dünyâda rahat ve muhterem, âhirette de mükerrem olur ve rızâmı kazanırsın. Dâimâ îtikâdı düzgün, sâlih kimselerle birlikte bulun. Dünyâ fânîdir. Ne sana kalır ne de başka­sına. Bâkî kalacak şey, Allahü teâlâ için olan muhabbettir." Başka bir talebesine yazdığı bir mektuptan: "Allahü teâlâ mânevî nîmetlerden hisse almanı nasîb eylesin. Sakın ha. Dünyâ îtibârına aldanıp mânevî yükselmeden geri kalmayasın. Sûret ve görü­nüşe îtibâr etmeyesin. Zîrâ görünüşteki îtibâr, olsa olsa su üze­rinde meydana gelen dalgaya benzer. Su üzerindeki dalganın devamlı olması mümkün müdür ve ona bağlanıp kalmak akıl kârı mıdır? Hak teâlâ mânâ âlemimizi ihyâ eylesin. Bize hidâyet versin. Çeşitli yanlışlara düşerek, mâneviyâtımızın harâb olmasın­dan Allahü teâlâya sığınırız." Tâbiînin meşhûr âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden İbrâhim bin Edhem (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir kimse nasîhat isteyince: "Bağlı ola- nı aç, açık olanı kapa." buyurdu. O kimse; "Bunu anlamadım." de­yince; "Kesenin ağ­zını aç, cömert ol, açık olan dilini de tut konuşma." di­yerek izah buyurdular. Kendisinden yine bir zât nasîhat istediğinde buyurdu ki: Altı şeyi ka­bûl edip yaparsan, hiçbir işin sana zarar vermez. Dünyâda ve âhirette rahat edersin. O altı şey şunlardır: 1. Günah yapacağın zaman Allahü teâlânın sana verdiği rızkı yeme. 2. O'na âsî olmak istersen, O'nun mülkünden çık. Mülkünde olup da ona is­yân etmek uygun olur mu? 3. O'na isyân etmek istersen, gördüğü yerde günah yapma. Görme­diği yerde yap. O'nun mülkünde olup, verdiği rızkı yiyip, gördüğü yerde günah yapmak uygun değildir. 4. Can alıcı melek, rûhunu almaya geldiği zaman tövbe edinceye ka­dar izin iste. O meleği kovamazsın. Şimdi kudretin var, güç kuvvetin ye­rinde iken tövbe et. Tövbe edilecek zaman bu zamandır. Zîrâ ölüm çok âni gelir. 5. Mezarda Münker ve Nekir ismindeki iki melek, suâl için geldikle­rinde, onları kov seni imtihân etmesinler. Soran kimse; "Buna imkân yoktur." dedi. İb­râhim Edhem buyurdu ki; "Öyle ise şimdiden onlara ce­vap hazırla." 6. Kıyâmet günü Allahü teâlâ; "Günâhı olanlar Cehennem'e gitsin." diye emir edince ben gitmem de. Soran kimse dedi ki: "Bu sözümü din­lemezler." Nasîhatları dinleyen kimse tövbe etti ve ölünceye kadar töv­besinden vazgeç­medi. Harput'un büyük velîlerinden Seyyid Mahmûd Sâminî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebesi Hâfız Osman Bedreddîn hazretlerine nasîhatlerin­den bâzıları: "Hâfız! Bir çocuk tahsîl çağına geldiği zaman, okuyup yazmaya nasıl harfleri öğrenmekle başlarsa, Hakk'a ermek de tavsiye edeceğim şu hu­suslara uymakla gerçekleşir: 1) Allahü teâlâyı tanımak, 2) Muhabbetullah (Allahü teâlâya muhab­bet), 3) Gönlü toplamak, 4) Teslîmiyet, 5) Nefsin arzularına uymamak, 6) Bu yolda gayret göstermek, 7) Kesrette vahdet. Halk içinde Hak ile ol­mak, 8) Çok salevât okumak, 9) Kelime-i tevhîdi çok söylemek, 10) Az yemek, 11) Temiz giyin­mek, 12) Halka faydalı olmak, 13) Mütehallik, gü­zel ahlâk sâhibi olmak, 14) Mürşide, yol göstericiye, hocaya itâat, 15) Arkadaşlarına şefkat, sevgi, 16) Âleme ibret nazarı ile bakmak, 17) Vak­tin kıymetini bilmek, 18) Hükûmete itâat, 19) Hasedden ârî, uzak olmak, 20) Kimseye buğz ve düşmanlık etmemek, 21) Komşu hakkını ileri tut­mak, 22) Sözünün eri olmak, 23) Kendini tanımak, 24) Dünyâdan lü­zumlu kadar nasîb almak, 25) Âhireti unutmamak, 26) Doğru­luktan ay­rılmamak, 27) Haddi aşmamak, 28) Huzûrla sükûn bulmak. Tasavvu­fun elifbâsı bunlardır. İnsanlar arasında aşk ateşiyle dolaş, fenalıkları yak, iyi­likleri besle. İnsanı insana yaklaştır, Hakk'a ulaştır. Aslâ ilmine gü­venme, fadlına kanma. Dünyâya aldanma, nefsine uyma, şeytanı at. Aşk ile yan, şevk ile kalk. Peşinden gelenleri ne olursa olsun iyi gözet, sa­pıkları düzelt. Huzûra dikkat, her sözün hakîkat, görüşlerin mârifet olsun. Hâfız! Makâm-ı irşâd yâni insanları yetiştirme makamı bir şimşektir. Çak­tığı vakit etrâfını aydınlatır ve düştüğü yeri de yakar. Mârifet; o ay­dınlığı in­sanların kararan kalbine nüfûz ettirmek (sokmak) ve kalbleri ay­dınlatmaktır. Tâbiînin büyüklerinden, adâleti, insâfı ve güzel ahlâkı ile meşhur Ha­lîfe Ömer bin Abdülazîz (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri bir gün cemâate hitâ­ben: Ey insanlar! Sizler, ölüm için hedefler durumundasınız. Ölüm sizden dile­diğini seçer. Size yeni bir nîmet verildiği zaman, önceki nîmet orada sona erer. Ağıza bir lokma alınmasın, bir yudum su içilme­sin ki, onunla berâber bir keder ve bir üzüntü olmasın. Dün geçti. O, sizin hakkınızda iyi bir şâhittir. Bugün mühim bir emânettir. Onun kıymetini bilmek ve iyi değerlendirmek lâzımdır. Yârın, içinde hâdiselerle berâber gelmektedir. Sizi almak için gelen ölümün elinden kaçış nereye olacak. Sizler şu dünyâda, eşyâlarını bineklerine yüklemiş, yolcularsınız. Yükle­rinizi, buradan başka bir âlemde çözeceksiniz. Sizler, şu dünyâda sizden önce gelenlerin yerine geçtiniz. Fakat siz de yerinizi, sizden sonra ge­lenlere vereceksiniz. Sizin aslınız ve dünyâya gelmenize vesile olanlar kalmadı. Sizler, onlardan dünyâya gelen kimseler olarak, nasıl bâkî (de­vamlı) kalabilirsiniz. Sizler de bu dünyâdan göçeceksiniz.” dedi. Ömer bin Abdülazîz hazretleri'nin son Cumâ hutbesi şöyleydi: “Ey muhte­rem müslümanlar! Şunu iyi biliniz ki, lüzumsuz bir hiç olarak yaratılmadığınız gibi, yaptı­ğınız işlerden de sorgu ve sorumsuz kalacak değilsiniz. Gelmiş ve nihâ­yete kadar ge­lecek insanların toplanacağı bir mahşer ve orada adâlet te­râzilerinin kurulacağı bir mahkeme vardır. Onun tek hâkimi, azamet ve kibriyâ sâhibi yüce Allah'tır. Âhiret korkunç bir gündür. Yürekleri parçala­yan, çocukları ihtiyar yapan, kişiyi kardeş, evlâd ve iyâlinden kaçıran, peygamberleri, melekleri titreten bir gündür. Cenâb-ı Hakk'ın celâl ve a- zametiyle tecellî edeceği o günde, kimde kuvvet ve tahammül kalır! Bu- nunla berâber Allah’ın rahmetinden de ümid keserek hüs­râna düşme­yiniz. Ey muhterem cemâat! Muhakkak biliniz ki; mahşer gününde emniyet ve korkusuzluk, bu­günden o günü düşünüp de Allah’tan korkan, küfür ve günahtan sakınan ve bu fânî âlemi bekâ âlemi olan âhirete üstün tutarak, şehvânî hislerinin esiri olmayanlar içindir. Bunun aksi harekette bulunanlar muhakkak al­danır. Hayat ve ömür sermâyesini haksızlık ve yolsuzluk arkasında tü­keten eli boş ve nedâmet, pişmanlık içinde kalır. Bugün; siz, sizden ön­cekilerin yerini tutuyorsunuz. Fakat elbette sizin de yerinizi tutacaklar var. Görüyorsunuz ki, gelenler durmuyor, gidenler geri dön­müyor. İster istemez gideceğimiz bu mahal, her şeye sâhib olan cenâb-ı Hakk’ın hu­zûrudur. Âhiret âlemine gidenleri her gün uğurluyor ve götürdüğünüz kabir­lerde kara toprak altında yataksız, yastıksız, tek ve tenha bırakıp dönü­yorsunuz. Ölümün acısını duyan o fânîlerin hâli ne kadar merhameti çe­ker ve ibrete değer. Tanı­madıkları bir âleme sefer etmişler, sevdiklerin­den ayrılmışlar. Gelip geçici emânet bir hayatın gaflet uykusundan uyanmışlar, ama iş işten geçmiş, telâfi imkânı elden çıkmış, naz ve nî­met içinde beslenmişlerken yatak ve yastıkları kuru toprak olmuş, terkettikleri dünyâ malından istifâdeleri yok. Yaptıkları incir çekirdeği ka­dar da olsa, bir hayrın imdâdını bekliyorlar. Düşünmeğe değer bu hâller­den ibret almaz mısınız? Ey muhterem cemâat! Zannetmeyin ki, kendimde bir büyüklük gördüğüm için size böyle na­sîhat ediyorum. İçinizde belki benden daha ziyâde Allahü teâlânın rah­met ve magfiretine muhtaç kimse yoktur. Ben hem kendim, hem de sizin için rahmet ve magfiret diliyorum. Yüce Allah’ın kitabını, Peygamberinin güzel ahlâkını ken­dinize örnek yapınız, ancak selâmet bundadır.” buyur­duktan sonra gözyaşlarını tutamadı. Bu onun son hutbesiydi. Aynı za­manda evine de son gidişiydi. Evliyânın büyüklerinden Şeyh Sa'dî-i Şirâzî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu­yurdular ki: "Ey yüzünde nûr kalmamış kişi. Kalbini temiz tut. Kararmış ayna iyi göstermez. Yarın, azâba müstehak olmamanın yolunu ara. Başkalarının ayıplarını arama. Başkalarının ayıbını araştırmakla meşgûl olan, kendi ayıpla­rını göremez." "Dil; şükretmek içindir. Rabbini bilen, dilini gıybet için kullanmaz. Kulak; Kur'ân-ı kerîm ve nasîhat dinlemek içindir. Bâtıl ve boş sözler için değildir. İki göz; Allahü teâlânın kudret ve san'atını görmek içindir. Eşin dostun ayıbını görmek için değildir." "Cenâb-ı Hak kulunu yoktan var etti. Eline cömertlik, başına da sec- de kâbi­liyeti verdi. Aksi takdirde, ne el cömertlik, ne baş secde edebi­lirdi." "Dil ile kulak, kalbin anahtarıdır. Dil söylemeseydi, gönüllerin esrârı gizli kalırdı. Kulak iyi bilgileri duymasaydı, insan nasıl bilgi sâhibi olurdu." "Yavrum! Gençlikte, nefsin arzuları insanı kapladığı gibi, ilim öğreni­lecek, ibâdet yapılacak en kârlı zaman da gençliktir. Gençlikte şehvetin, asabiyetin kapladığı anlarda, dînin bir emrini yerine getirmek, ihtiyarlıkta yapılan aynı ibâdetten çok üstün ve kıymetli olur." "Oğlum! Günah yükünün altına girme. Zîrâ o ağırdır ve kaldıramaz­sın. İyi­lerin tuttukları yoldan yürü git. Dileyen, bu bahtiyarlığı bulur. Sen alçak şeyta­nın kuyruğuna yapışmışsın. İyilere ne vakit erişebileceğini bilmem. Resûl-i ekrem, ancak onun yolundan gidenlere şefâat edecek­tir." "Ey fakir! Sen hak yolunda oyun çocuğu sayılırsın. Büyüklerin eteğini bı­rakma. Mayası bozuk kimselerle düşüp kalkarsan, izzet ve vekarını kaybeder­sin. O hâlde büyüklerin eteğine yapış. Talebeler, çocuktan daha âcizdir. Hocalar ise muhkem duvar gibidir. Yeni yürüyen çocuk, duvara tutunarak yürür. Sen de yeni yürüyen çocuk gibi, âlimlerin muh­kem duvarına tutunarak yürü." "Ey insanoğlu! Bugün günahlarından korkar isen, yarın birşeyden korkmaz­sın." "Yâ Rabbî! Bize kereminle nazar kıl. Biz kullarından ancak hatâ sâdır olur. Yâ İlâhî! Senin rızkınla beslendik. Senin ihsân ve lütuflarına alıştık. Yâ Rabbî! Bizi bu dünyâda azîz kıldın. Öbür dünyâda da azîz kılmanı senden umarız. Azîz eden de sensin, zelîl eden de sensin. Senin azîz kıldığın kimse horluk görmez. Yâ İlâhî! İzzetin hakkı için beni zelîl etme ve günahlarımdan dolayı beni utan­dırma. Başıma benim gibisini musallat etme. Ukûbet çekeceksem, senin elinle olsun. Dünyâda en kötü şey, bir insanın kendisi gibi birisinden cefâ çekmesi­dir." Yine buyurdular ki: "Minnet, sâdece yüce Allaha mahsustur. O'nun emirle­rini yapmak, mânevî yakınlığa sebeb olur ve şükür edildikçe nî­metlerini bollaş­tırır. İnsanın ciğerlerine giren her nefes hayatı uzatır, ki­şiye can verir. Ciğerden çıkan her kirli nefes ise, insana ferahlık verir. O hâlde nefes alıp verme birer nîmettir. Nîmete şükür etmek vâcibdir. Ki­min gücü ve lisânı yetebilir, Hak teâlâya hakkıyla şükür etmeğe! Kulun yapabileceği en iyi iş, Allahü teâlâya karşı olan kusûrunu bilip, O'ndan af dilemesidir. O'nun rahmeti her yeri kapla­mış, verdiği nîmetler her yere yayılmıştır. Allahü teâlâ kulunun kusûru dolayı­sıyla, onun rızkını kes­mez." "Ey kardeş! Bu dünyâ kimseye kalmaz. Gönlünü, her şeyi yaratan Allahü teâlâya bağla. Sana bu kâfidir. Dünyâ mülküne güvenip bel bağ­lama. Çünkü bu dünyâda senin gibi birçokları yaşamış ve sonunda ölüp gitmiştir. Diyelim ki en sonunda ölüm vardır ve bu can ölüm yolunu tuta­caktır. O hâlde ister taht üze­rinde can vermişsin, ister toprak üzerinde ne fark eder?" Kastamonu velîlerinin büyüklerinden Seyyid Ahmed Hicâbî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin babası ve hocası olan Seyyid Ahmed Siyâhî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri icâzetnâmeyi verdik­ten ve "Ey kalplerin sevgilisi olan oğlum!" dedikten sonra özetle şu nasihatları yapmıştır. "...Âlimlere, tasavvuf ehline, Kur'ân-ı kerîm ehline hürmet et! Cömert ve güler yüzlü ol. Herkese ihsân ve iyilikte bulun. Hatâ ve kusurları affet, görmemezlikten gel. Kendini hiç kimseden fazîletli, üstün zannetme. Bi­risi sana hased ederse, ona mâni olmak için kendini zahmete sokma, onun işini Allahü teâlâya bırak. Sen kıymetli ömrünü Resûlullah efendi­mizin sünnet-i seniyyesine uymakla geçir. Vakitlerini dînin emirlerine uyarak kıymetlendir. Nefsini dâimâ hesâba çek. Dünyâya sarılmış, ona gönül vermiş olanlarla bulunma. Onlarla sohbet ve berâberlik; gam, ke­der ve üzüntü getirir. Devamlı âhiret kardeşlerini ve iyi arkadaşlarını art­tırmaya çalış. Onlarla her zaman sohbet et. Evliyânın bü­yükleri ve Allahü teâlâ ile berâber ol. Buna gücün yetmezse, Allahü teâlâ ile be­râber olanlarla ol ki, seni Allahü teâlâya kavuştursunlar." Büyük velîlerden Süfyân-ı Sevrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdu­lar ki: "Ey kardeşim! Her zaman ve her yerde, doğru ol. Yalan, sözünde durmamak, emâneti yerine getirmemek gibi kötü huylardan çok sakın. Yalancı ve sözünde durmayanlarla düşüp kalkma. Çünkü böyleleriyle berâber olmak, günaha sebeb olur. Yine, sözlerinde ve işlerinde riyâdan sakın. Çünkü riyâ, gizli şirktir. Ucb'dan da kendini muhâfaza et. Ucb, yaptığı ibâdetleri, iyilikleri beğenerek bunlarla övünmektir. Ucb bulunan amel, Allahü teâlânın katında makbûl değil­dir. (Fakat bunların Allahü teâlâdan gelen nimetler olduğunu düşünerek sevin­mek, ucb olmaz.) Sen, dînini, dîni üzerine titreyen (Sünnet-i seniyye'ye bağlı, ilmiyle amel eden) âlimlerden öğren. Çünkü, dîninde sağlam olmayan, ilmiyle amel etmiyenlerin hâli, hasta olup, kendisini tedâvîden ve kendine bir çâre bul­maktan âciz olan tabîbin hâline benzer. Böyle bir tabîb, insanların hasta­lıklarını, nasıl teşhis edip, iyileştirir? Onlara nasıl ilâç tavsiye eder? Çünkü kendisi hasta­dır. İşte dîni üzerine titremiyen, ilmiyle amel etmiyen bir kimse, senin dînine, îmânına zarar gelir diye nasıl titrer? Ne derecede titizlik gösterebilir? Aziz kardeşim! Dînin, senin etin ve kanın yerindedir. Kendin için ağla. Kendine merhamet et. Sen kendine acımazsan, başkası hiç acımaz. Senden dünyâ sevgisini giderip, âhirete hazırlık için teşvik eden kimse­lerle oturup, kalk. Dünyâ işine dalıp, âhireti unutanlarla düşüp kalkma. Çünkü onlar senin dînini, îtikâdını ve kalbini bozarlar. Ölümü çok hatırla. Geçmiş günahlarından dolayı çok istigfâr et. (Allahü teâlâdan af ve magfiretini iste.) Kalan ömrün için, Allahü teâlâdan seni muhâfaza etme­sini iste. Aziz kardeşim! Güzel edep ve güzel ahlâka iyi sarıl. Cemâate mu­hâlefet edip, onlardan ayrılma. Çünkü hayır, cemâat iledir. Fakat, ce­mâat dünyâya da­lıp, dünyâlarını mamur etmeğe çalışıyorlarsa, onlara uymazsın. Dîni hakkında senden bir şey soran her mümine, yardımcı ol. Onlara yol göster. Onlara nasîhatta bulun. Allahü teâlânın beğendiği bir işte, seninle müşâvere eden (sana danışan) bir kimseden hiçbir şeyi gizleme. Bir mümine hıyânet etmekten çok sakın. Kim bir mümine hıyâ­net ederse, Allahü teâlâ ve Resûlüne hıyânet etmiş olur. Mümin bir kar­deşini Allahü teâlânın rızâsı için sevdiğin zaman, canını ve malını ondan esirgeme. Münâkaşa ve mücâdele de yapma. Haksızlık edip günaha girebilir­sin. Her yerde sabırlı ol. Sabır, hayra ve iyiliğe, bunlar ise Cennet'e götü­rür. Hiddet ve gadabtan da kendini muhâfaza et. Bunlar, insanı kötülüğe çeker. Kötülükler ise Cehennem'e götürür. Âlimlerle münâkaşa yapma. Kıymetini düşürürsün. Âlim­lerin yanına gidip gelmek rahmettir. Âlimlerle irtibatı kesmekten Allahü teâlâ râzı olmaz. Âlimler, Peygamberlerin vâ­risleridir. Zühde, dünyâya rağbet etme­meye sarılırsan, Allahü teâlâ sana çok şeyler ihsân eder. Verâya şüphelilerden sakınmağa yapışırsan, he­sâbın kolay olur. Seni şüpheye düşüren şeyleri bırakıp, şüpheye düşür­meyen şeylere sarılırsan günaha düşmekten kurtulursun. İyiliği emret, kötülükten alıkoy. Böylece Allahü teâlânın sevdiği kul olursun. Fâsıkları sevme. Böyle yaparsan, şeytanları kovmuş olursun. Dünyâda, kavuştu­ğun şey­lerden dolayı sevinci ve gülmeyi azalt, Allahü teâlânın nezdinde kıymetin olur. Âhiretin için çalış, dünyân için Allahü teâlâ kâfi olur. İçini, kalbini güzelleştirir­sen, Allahü teâlâ da dışını güzelleştirir. Hatâların, gü­nahların için ağla, Refîk-i âlâ ehlinden olursun. Allahü teâlâdan gâfil olma. Çünkü Allahü teâlâ senden gâ­fil değildir. Allahü teâlânın senin üzerinde hakları vardır. Onları yerine getir­men gerekir. Bu vazifelerden gâfil olma. Kıyâmet gününde onlardan hesâba çe­kileceksin. Vakar ve îti­dâl sâhibi ol. Bir işin âhiretin için muvâfık, uygun oldu­ğunu görürsen, ona yapış. Eğer âhiretin için muvâfık değilse, dur, ona yapışan­ların ne yap­tıklarını ve ondan nasıl kurtulduklarını gör. Hemen acele etme. Allahü teâlâdan, âfiyet (sıhhat) dile. Âhiretle alâkalı bir işe yöneldiğin zaman, senin ile onun arasına şeytan girmeden önce, acele edip onu hemen yap, gecik­tirme! Çok yeme, yerken de niyetsiz ve isteğin olmadan yeme. Yemeği, sağlık, sıhhat ve âfiyet sâhibi olup, daha iyi ibâdet ve tâat yapa­bilmek niyetiyle ye. Karnını şişirme, Allahü teâlâyı zikredip, anmana mâni olur. İnsanların elinde­kine düşkün olma ve rağbet etme. Çünkü bu, in­sanın dînine zarar verir ve kalbi katılaştırır. Dünyâya düşkün olma! Dün­yâya düşkün olmak, kıyâmet günü insa­nın ayıbını ortaya çıkarır. Kalbi ve cesedi, günah ve hatâlardan arınmış, eli zu­lümden uzak, kalbi kin, hîle ve hıyânetten kurtulmuş, karnı haramdan boş olan kimselerden ol. Ha­ram kazanç ile beslenen vücut Cennet'e giremez. Gözünü in­san­lardan çevir. İhtiyâcın olmadan yürüme. Boş yere, sebebsiz konuşma. Senin olmayan şeyi alma. Kalan ömrün için, acaba dînime ve âhiretime bir za­rar gelir mi diye kork, bunun hüzün ve endişesi içerisinde ol. Allahü teâlâya tâatta (be­ğendiği işlerde) bulunan sâlih bir müslümana buğzet- me. Büyük-küçük herkese merhametli ol. Akrabân ile alâkayı kesme. Sana gelmeyene, sen git. Akrabân, seninle alâkayı kesse de, sen kes- me. Sana zulmedeni affet. Peygamberler ve şehîdlerle berâber olursun. Çarşıya fazla girme. Çünkü çarşıda (çoğunlukla) iyi olmayan şeyler görülür. Çarşıda fazla kalma. İhtiyâcını gör ve ayrıl. Oruca de­vâm et. O, kötülük kapısını kapalı tutar. İbâdet kapısını açar. Az konuş, kalbin yumuşak olur, katılaşmaz. Ekseriyetle suskun ol, verâ sâhibi olursun. Dünyâya hırslı olma, hasedci olma, anlayışın süratli olur. Herkesi kötüle­yici ve suçlayıcı olma, insanların dilinden kurtulursun. Şefkatli ve mer­hametli ol, herkes seni se­ver. Allahü teâlânın yaptığı taksime râzı olup, rızkından memnun olursan, gönlü zenginlerden olursun. Allahü teâlâya tevekkül et. Kuvvetli olursun. Dünyâ ehli ile onların dünyâ menfaatleri üzerinde münâkaşa etme, o zaman seni, Allahü teâlâ ve insanlar sever. Mütevâzi, alçak gönüllü ol, sâlih amelleri tamamlamış olursun. Acırsan, her şey sana acır. Kıymetli kardeşim! Günlerini, gecelerini ve saatlerini boşa geçirme, âhiretine hazırlık yap. Allahü teâlânın rızâsını kazanmaya bak. Bu da, Allahü teâlâya ibâdet ve tâatle olur. Süfyân-ı Sevrî hazretleri buyurdular ki: Kıymetli kardeşim! Cömert ol. Bu­nunla Allahü teâlâ, sana hesâbını kolay yapar. Çok iyilik yap. Kab­rinde sana ar­kadaş olurlar. Haramlardan sakın. Îmânın tadını duyarsın. Takvâ ve verâ ehli olup haramlardan ve şüphelilerden uzak duranlar ile oturup kalk. Allahü teâlâ âhiretini iyi yapar. Dînin ve âhiretin husûsunda, Allahü teâlâdan korkan kimse­lerle istişâre et, onlara danış. Hayırlı iş­lerde acele et. Allahü teâlâ, seninle günah olan ve kötü şeyler arasına perde yapar. Allahü teâlâyı çok an, Allahü teâlâ seni dünyâya düşkün yapmaz. Ölümü çok hatırlarsan, Allahü teâlâ, sana dünyâ işini hafîf kılar. Cennet'e kavuşmağa arzulu olursan, Allahü teâlâ seni beğendiği iş­leri yapmağa muvaffak kılar. Cehennem'den korkarsan, dünyâ musîbetleri sana hafif ve kolay gelir. Cennet ehlini seversen, kıyâmet günü onlarla berâber olur­sun. Günah işleyen ve kötülük yapanları sevmezsen, seni Allahü teâlâ sever. Müslümanlardan hiç kimseye kötü söz söyleme. Hiç­bir iyiliği hor görme. Açıkta ve gizlide ilk işin, Allahü teâlâdan korkup, ya­sakladığı şeylerden sakın­mak olsun. Allahü teâlâdan şöyle kork: Ölmüş­sün, kabirde başına gelenleri görmüşsün, sonra kıyâmet kopup diriltil­mişsin, sonra haşr olup, Allahü teâlânın huzûrunda durmuş dünyâda yaptıklarından hesâba çekiliyorsun, bu sıradaki sı­kıntılarla karşılaşıyor­sun, sonra Cennet ve Cehennem'e gidiyorsun. Eğer Cennet'e gidiyor­san, ebedî nîmetlere kavuşuyorsun, Cehennem'e gidersen, çeşit çeşit azaplar göreceksin ve orada olup, kurtulma da yok. İşte bütün bunları gö­rüp, başına bir musîbet gelmesinden nasıl korkuyorsan, Allahü teâlâdan da öy­lece kork! Ehl-i sünnetin amelde dört hak mezhebinden olan Şâfi mezhebinin kuru­cusu ve evliyânın büyüklerinden İmâm-ı Şâfiî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retlerinden biri nasîhat isteyince buyurdular ki: "Senden daha çok malı ve parası olan kimseyi kıskanma. O malına ve parasına has­retle ölür. İbâdeti ve tâatı çok olan kimselere gıpta et. Yaşayanlar da so­nunda ölecekleri için, onların dünyâ­lıklarına özenmeye değmez." Hiçbir kimse yoktur ki, dostu ve düşmanı olmasın. Mâdem ki böyle­dir, o halde Allahü teâlâya itâat edenlerle berâber bulun, onları sev. Yine buyurdular ki: Dünyâda zâhit ol, dünyâ malına bağlanma! Âhireti is­teyici ol, onun için çalış! Her işinde Allahü teâlâyı hatırla. Böyle yaparsan, kurtulmuşlardan olursun. Ruhsat ve teviller ile uğraşan âlim­lerden fayda gel­mez." "İbret almak istersen, hatâ sâhibi kişilerin âkıbetlerine bak da kalbini topla." "Dünyâ sevgisi ile Allah sevgisini bir arada toplarım iddiâsında bu­lunmak, yalandır." "Âlimlerin güzelliği, nefslerini ıslah etmeleridir. İlmin süsü, şüpheli şeyler­den sakınmak, yumuşak olup, sertlik göstermemektir." Abdullah bin Muhammed Bekrî şöyle anlatmıştır: "İmâm-ı Şâfiî ile Bağ­dat'ta nehir kenarında oturuyorduk. Bir genç gelip abdest almaya başladı. Fakat abdesti yanlış aldı. İmâm-ı Şâfiî o gence; "Abdesti tam al. Allahü teâlâ sana dünyâ ve âhiret saâdeti versin." buyurdu. Genç tekrar abdest alıp, yanımıza geldi ve bana nasîhat et, öğret deyince, İmâm-ı Şâfiî şöyle buyurdu: "Allahü teâlâyı bilen, necât (kurtuluş) bulur. Dîninde titizlik gösteren, kötülüklerden kurtulur. Nefsini ıslah eden, saâdete ka­vuşur. Biraz daha ister misin?" dedi. Genç evet deyince, şöyle devâm etti: "Kim şu üç şeyi yaparsa îmânı kâmil olur: 1) Emr-i bil-mârûf yapmak, yâni Allahü teâlânın emirlerini yapmak ve yaymak. 2) Nehy-i anil-münker yapmak, yâni Allahü teâlânın yasaklarını yap­mamak ve yapılmaması için uğraşmak. 3) Her işinde Allahü teâlânın dinde bildirdiği hudutlar içinde bulun­mak." buyurdu. Sonra, "Biraz daha ister misin?" deyince, genç; "İhsân ediniz efen­dim." dedi. Şöyle buyurdu: "Dünyâya bağlanıp, ona düşkün olma, âhireti iste. Bütün hâl ve hareketinde Allahü teâlâyı hatırla ki, kur­tulanlardan olasın." Bu nasîhatleri dinleyen genç, son derece memnun olup, benim yanıma yaklaşarak, bu zât kimdir, dedi. Ben de İmâm-ı Şâfiî olduğunu söyleyip tanıttım. Bunun üzerine genç; bugün ne bahtiyârım ki, böyle büyük zâtı görüp, nasîhatını dinle­dim." dedi." Konya'ya gelen büyük velîlerden Şems-i Tebrîzî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün dostlarına şöyle nasîhatta bulundu: "Âhireti terk edip, dün­yâya tâlib olup muhabbet edenlere, mal kazanıp zengin olmaktan başka çâre yoktur. Âhirete tâlib olan kimselere de, ölmeden önce ibâdet yapa­rak, dîn-i İslâma hiz­met ederek gayretle çalışmaktan başka çâre yoktur. Allahü teâlânın tâlibi olan kimselere, O'na kavuşmak arzusu içinde olan­lara, mihnet, meşakkat, dert ve belâlara katlanmaktan başka çâre yoktur. İlmi taleb edenlere, yâni âlim olmak isteyenlere, herkesin gözünde hakîr olmak ve yalnız, kimsesiz, garip kalmaktan başka çâre yoktur. Çünkü, kim ilim öğrenmek arzusunda olursa, onun üzüntüsü çok olur. Onu ren­cide ederler. Huzura kavuşması için her türlü derde, belâya sabretmesi lâzımdır. Her kim kendini üstün görürse, onun sonu zillete düşmek­tir. Hesapsız, sonunu düşünmeden malını sarfedenler, fakir olurlar. Her kim fa­kirliğe sabreder, kanâatkâr olursa, sonunda zenginliğe ulaşır. Her kim­senin, kendisinde bulunan iki şeyin birisini öldürüp, birisini diri tutmaya çalışması lâ­zımdır. Öldürmesi îcâb eden şey nefsidir. Çünkü nefsi öl­dürmedikçe, rahata er­mek düşünülemez. Diri tutması lâzım gelen şey de, gönüldür. Çünkü gönlü ölü olanların mesûd ve bahtiyâr olması düşü­nülemez." Mısır'da yetişen büyük velîlerden, kelâm âlimi ve şâir Şeyh İbni Nûh (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin, El-Vahîd fî Sülûk-i Ehl-it-Tevhîd isimli kıymetli bir kitabı vardır. Talebelerinden birine şöyle nasîhat etti: Her zaman şu hususlara riâyet et: 1) Evini temiz tut! 2) Gıybeti terket! 3) Âhiret işlerine sarıl!4) Dâimâ Allahü teâlâyı an, O'nu hâtırından çı­karma! Bun­lardan sonra şunları yap: Senden ayrılacak şeyden, o seni terk etmeden önce, sen ondan ayrıl. Sana lâzım olacak şeye, o şey sana lâzım olmadan önce, ona sâhib ol! Tak­vâya sarıl! Her şeyi Allah için yap! Bütün hayırlar şu beş şeydedir: 1) Allah için sevmek. 2) Allahü teâlâ- ya kulluk vazifelerini samîmî ve doğru olarak yapmak. 3) Allahü teâlânın emirle­rine uymak. 4) Allahü teâlânın yasak ettiği şeylerden sa­kınmak. 5) Allahü teâlâdan uzaklaştıracak işleri bırakıp, O'nun rızâsını kazandıracak işleri yapmak. Bunlardan sonra şu beş şeyi yapmalıdır: 1) Allahü teâlânın sevdiğini sev­mek. 2) Allahü teâlânın buğzettiğine buğzetmek. 3) Allah için sab­retmek. 4) Allahü teâlânın hükmüne rızâ göstermek. 5) Her işini Allahü teâlâya havâle et­mek. Allahü teâlânın dilediği ve takdîr ettiğini güzel görmek. Şu hasletleri kendinde bulundur: Ahlâkını iyi yap. Vakitlerinin kıyme­tini bil. Kaçırdığın şeye üzülme. Gelenden memnûn ol. Allahü teâlânın bütün mah­lûkâtına karşı şefkatli ol. İnsanlarla arkadaşlık ederken şunlara riâyet et: Onlardan gelen ezi­yet ve sı­kıntılara sabret. Fakat sen onlara kat'iyyen eziyet etme. İyi ol­sun, kötü olsun, bütün herkese iyilik yap. Onlara adâletle muâmele et. Onlara Allah için nasîhatta bulun. İnsanlara karşı kendinde şu vasıfları bulundur: 1) İnsanların arasında selâmı yay. 2) Onlardan aç olanları doyur. 3) Onlara karşı yumuşak ko­nuş. 4) Herkese güler yüz göster. 5) İnsanlarla münâkaşa ve münâzara yapma! İnsanlar arasında şunlara da riâyet et: 1) Onlara düşmanlık yapma. 2) On­larla münâkaşa yapma. 3) Onlar arasında lüzumsuz konuşma. 4) Onların kusûr ve eksiklerini ortaya koyma! Yine insanlara karşı dikkat edilecek hususlardan bâzıları da şunlar­dır: Kişi­nin kendisini, insanların en aşağısından bile daha üstün görme­mesi gerekir. Çünkü kişi, Allahü teâlâ katında durumunun ne olacağını bilemez. Hiç kimseyi küçümsememeli, hiç kimse ile alay etmemelidir. Çünkü Allahü teâlâ, insanı en güzel şekilde yaratmıştır. Yine kişiye, insanlar arasında şunlar gerekir: İnsanların arasını ıslâh etmeli. Onların arasındaki ihtilâf ve anlaşmazlıklara girmemelidir. Onların ufak tefek hatâ ve kusûrlarını görmezlikten gelmeli, onları örtmelidir. Îkâz edilmesi gere­kiyorsa, uygun şekilde söylemelidir. Gücünün yettiği nisbette iyilikle emredip, kötülükten men etmelidir. Onlara yumuşaklıkla muâmele etmelidir. Evliyânın büyüklerinden ve fıkıh âlimi Şihâbüddîn-i Sühreverdî (rahmetullahi teâlâ aleyh) oğluna yaptığı nasîhatte şöyle buyuruyor: Ey oğul! Sana, Allahü teâlâdan korkmayı, Allahü teâlânın ve Resûlünün, ana-babanın ve evliyânın hakkına riâyet etmeyi tavsiye ederim. Eğer bunu yaparsan, Allahü teâlâ senden râzı olur. Açıktan ve gizli olarak Allahü teâlânın emir ve yasakla­rına riâyet et. Gizli ve açık, içten ve dış­tan, tefekkürle, hüzünle ve ağlıyarak Kur'ân-ı kerîm okumayı ihmâl etme. İlimden bir adım bile yüz çevirme. İlim öğren. Tasavvuf ehli olduğunu söyleyip de dalâlet içerisinde olanlardan, onların avâmından olma. Çünkü onlar, din hırsızları ve müslümanları doğru yoldan saptıranlardır. Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesine iyi sarıl. Dinde son­radan ortaya çıkıp, dinden imiş gibi inanılan, hâlbuki dinde olmayan bid'at- lerden sakın. Çünkü her bid'at dalâlettir. Kadınlarla, bid'at sâhibi kimse­lerle, zenginlerle ve nefslerinin peşinde giden avam ile berâber olma. Çünkü bunlar, senin dînini giderir. Dünyâda az bir şeyle kanâat et. Yalnızlığa iyi sarıl. Hatâ ve günâhların için çok ağla. Helâlinden yemeğe çalış. Çünkü helâl yemek ve haramlardan sakınmak, bütün hayırların ve iyiliklerin anahtarıdır. Harama sakın meyletme. Çünkü harama meyle­dersen, kıyâmet günü Cehennem'de ya­narsın. Helâl olan eşyâları giy. Eğer bunlara riâyet edersen, îmânın ve ibâdetin tadını duyarsın. Allahü teâlâdan devamlı kork. Yarın kıyâmet gününde, Allahü teâlânın huzû­runda hâlinin ne olacağını unutma. Geceleyin namaz kılmayı ve gündüz oruç tutmayı çoğalt. İmam ve müezzin olmadığın zaman da cemâatle namaz kılmayı elden bırakma. Başkan olmayı isteme. Çünkü başkan olmayı is­teyen ve seven kimse, ebediyyen felâh bulmaz. Hüküm veren­lerin ve sultanların meclislerinde bulunma. İnsanlarla münâkaşa etme. Seni medheden kimsenin sö­züne aldanma. Seni kötüleyen kimsenin sözlerinden dolayı da üzülme. Herkese karşı iyi huylu ol. Tevâzuya ya­pış. Çünkü Resûlullah efendimiz; "Kim Allahü teâlânın rızâsı için tevâzu yaparsa, Allahü teâlâ onu yükseltir. Kim kibirlenirse ve böbürlenirse, Allahü teâlâ onu alçaltır." buyurdular. Her zaman, iyi kimseye karşı da, kötü kimseye karşı da edebli ol. Küçük-büyük herkese merhametli ol. Onlara karşı şefkat ve merhamet gözüyle bak. Çok gülme. Çünkü gül­mek, gaf­lettendir ve kalbi öldürür. Resûlullah efendimiz; "Eğer siz, benim bildiğimi bil­miş olsaydınız, az güler, çok ağlardınız." buyurdu. Allahü teâlânın rahmetinden ümîdini kesme. Ümid ile korku arasında yaşa. Ey oğul! Dünyâyı terk et, yâni haramları, Allahü teâlânın yasak ettiği şey­leri ve dünyâ sevgisini terk et. Çünkü dünyâyı isteyenin ve sevenin dîni gider. Namazını kıl, orucunu tut. Allahü teâlânın velî kullarına; malın, bedenin ve ma­kâmınla hizmetçi ol. Onların kalblerini kazan, onların ya­şayışlarına göre hareket et. Ehl-i sünnet îtikâdı dışında olanlar hâriç, hiç bir âlimin sözlerini inkâr etme. Eğer böyle bir inkârın olursa, ebediyyen felâh bulamazsın. Ey oğul! Devamlı cömert ol. Allahü teâlânın sana rızık olarak verdiği şey­lerde cömert ol. Cimrilikten, hasedden, kin ve hîleden sakın. Çünkü, cimri ve hasedci kimsenin yeri Cehennem'dir. Hiçbir zaman hâlini insan­lara açma. Zâhi­rini süsleme. Çünkü zâhirini süslemek, bâtının harâb ol­masındandır. Rızık ko­nusunda Allahü teâlânın vâdlerine güven. Çünkü Allahü teâlâ, her canlının rız­kını vereceğine dâir kefil oldu. Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmde meâlen; "Yerde yürüyen ne kadar canlı varsa, hepsinin rızkı, ancak Allahü teâlâya âittir" bu­yurdu. (Hûd sûresi: 61) İnsanlardan hiçbir şey bekleme. Hakkı söyle. Mahlû­kâttan hiçbirisine meyletme. Mâ- lâyânîyi terk et. Peygamber efendimiz bir ha­dîs-i şerîfte; "Kişinin mâlâ- yânîyi, (faydası olmayan şeyleri) terketmesi, onun müslümanlığının gü- zelliğindendir" buyurdu. Ey oğul! İnsanlara nasîhat edici ve faydalı ol. Yemeği, içmeği, ko­nuşmayı ve uykuyu azalt. Sâdece ihtiyâcın kadar ye. Zarûret olmadan konuşma. Çok uyuma. Namaz, oruç ve Allahü teâlânın zikri ile meşgûl ol. Kalbin mahzûn, gö­zün yaşlar dökücü, amelin hâlis, duân hamd, arka­daşların fakîr, evin mescid, malın ilim, zînetin zühd olsun. Ey oğul! Bu fânî dünyânın zînetine aldanıp gurûrlanma. Bir kimse dünyâya meylederse helâk olur. Âhiret yolculuğuna hazır ol. Fırsat elinde iken, Allahü teâlâdan başkasına gönül bağlama. Bir gün gelir piş­manlığın fayda vermez." Evlîyanın önderlerinden ve İslâm âlimlerinin büyüklerinden Abdülhâ- lık Goncdüvânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin mânevî oğulları Şeyh Ev­liyâ Kebir'e yaptığı nasîhatlerinden her biri bütün müslümanlar için birer kıy­metli inci değerinde düsturlardır. Bir tânesi şöyledir: Yav- rucuğum, sana ilim tahsili ile edeb öğrenmeyi tavsiye ede­rim. Hemen her zaman Allahü teâlânın huzurunda olduğunu bil ve dikkat et. Geçtiğimiz asırlardaki büyük âlimlerin izini bırakma. Resûlullah efen­dimizin sünneti- ne uygun davran. O sünnetin ha­kîkî uygulayıcısı olan eshâbın davranışı- nı da gözünden ırak etme. Fıkıh ve hadîs öğren. Câhil tarîkatçilerden sa- kın. Şöhret peşinde koşma, şöhret âfettir, tehlike­lidir. Hemen her hâlinle insanlardan biri gibi yaşa. Namazını her zaman cemâ­atle kılmaya gayret et. Bid'at sâhibi sapıklar ile ve dünyâya düşkün kimselerle arkadaşlık etme. Kâdılık ve müftülük gibi övülen bir makam da olsa herhangi bir makâma meyletme. Devlet idarecileri ve onların adamları ile dostluk kur- ma. Din dışı hareketleri ile meşhur, sözünü bil­meyen bayağı kimselerle de arkadaş­lık etme. Az konuş, az ye, az uyu. Oturmak için daha çok ıs- sız yerleri tercih et. Helâl yemeye çok gayret eyle. Şüpheli şeyleri terket. Çok kere dünyâlık isteği sana ağır basar. Ağır basan bu taleb için yola düşersen, dînin elden gider. Çok gülme. Kahkaha ile gülmek kalbi öl- dürür. Kimseyi hakîr görme. Kimse ile mü­nâ­kaşa etme. Kimseden bir şey isteme. Hiç kimseye sana hizmet etmesi için emir verme. Tasavvuf büyüklerine dil uzatma. Onları inkâr eden fe­lâkete düşer. Gözlerin yaşlı, amelin temiz olsun. Yenisinin gereği olma­dığı zamanlarda eski elbise giy. Sermâyen fıkıh, din bilgisi, evin mescid olsun. Evliyânın büyüklerinden Gavs-ül-âzam Seyyid Abdülkâdir Geylânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: "Büyük âlimlere tâbi olunuz; bid'at yoluna, dinde olmayıp, sonradan çıkarılan şeylere sapmayınız. İtâ- at ediniz, mu­hâlefet etmeyiniz. Sabrediniz, sızlanmayınız. Sâbit kalı­nız, ayrılıp dağılmayınız. Bekleyiniz, ümit kesmeyiniz. Özünüzü günahdan temizleyiniz, kirletmeyiniz. Hele Rabbinizin kapısından hiç ay­rılmayınız." Ey oğul! Senin düşüncen, yiyecek, içecek, giyecek ve dünyâ lezzet­leri ol­masın. Bütün bunlar, nefsin ve insan tabiatının istediği şeylerdir. Kalbin düşün­cesi nerede, nefsin ve tabiatın istekleri nerede? Kalbin dü­şüncesi Allahü teâlâdır. Senin düşüncen, Rabbin ve O'nun katında bulu­nan nîmetler olmalıdır. Dünyâdan (haram ve şüphelilerden) ne terkeder- sen, mutlaka bunun karşılığında âhirette ondan daha hayırlısı vardır. Ömründe sâdece şu içerisinde bulunduğun günün kaldığını farz et de âhiret için hazırlık yap." Yapılan nasîhatı kabul etmek hakkında buyurdular ki: "Kardeşinin sana yaptığı nasîhatı kabul et. Ona muhâlefet etme. Çünkü o, senin kendinde göre­mediğin şeyleri görür. Bunun için Resûl-i ekrem; "Mümin, müminin aynasıdır." buyurmuştur. Mümin, din kardeşine yapmış olduğu nasîhatlerde samîmîdir. Onun göremediği şeyleri bildirir. Ona, iyilikler ve kötülükler arasındaki farkı gösterir. Ona, lehinde veya aleyhinde olan şeyleri anlatır." Acele etmemek husûsunda: "Acele etme. Acele eden, ya hatâ yapar veya hatâlı duruma yakın olur. Ağır ve temkinli hareket eden, o işte ya isâbet kayde­der veya isâbet etmeye yaklaşır. Acele şeytandandır. Ağır ve temkinli hareket etmek. Allahü teâlâdandır. Umûmiyetle aceleye se­bep, dünyâlık toplama hırsı­dır. Kanâat sâhibi ol. Kanâat bitmeyen bir ha­zînedir."Buyurdular. Hayâtı fırsat bilmeye dâir ise şöyle buyurdular: "Hayatta olduğunuz müd­detçe, ömrü fırsat biliniz. Bir müddet sonra hayat kapısı kapanacak, bu dünyâ­dan ayrılacaksınız. Gücünüz yettiği müddetçe hayırlı işler yap­mayı ganîmet bi­liniz. Tövbe kapısı açıkken ve elinizde bu imkân varken bunu fırsat biliniz. Tövbe ediniz. Duâ etmeye imkânınız varken, duâ edi­niz. Sâlih kimselerle berâ­ber olmayı fırsat biliniz." İran'da yetişen evliyânın büyüklerinden ve fıkıh âlimi Ahmed Gazâlî (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamânını hep vâz u nasîhat veya Allahü teâlâ- ya ibâ­detle geçirirdi. İnsanlara sık sık vakitlerini boş geçirmemeleri ile il- gili olarak şöyle nasîhat ederdi. Buyururdu ki: Şunu iyi bilin, insanlar bu âlemde yolculuk halindedirler.  Onların ilk konakları beşik, sonuncusu ise kabirdir. Hakîkî vatan, ya Cennet veya Cehennem'dir. İnsanın ömrü, se- fer mesâfesini teşkil eder. Yıllar konak yerleri, aylar fersahlar, günler ki- lometreler, nefesler metrelerdir. Yapmış olduğu iyilik, tâat ve ibâdetler azığıdır. Ömrünün en kıymetli sermâyesi vakitle­ridir. Şehveti ve şehevî arzuları, yolunu kesen eşkıyâdır. Kazancı ve kârı; Cennet'i ve oradaki ebedî nîmetleri elde etmek, Allahü teâlânın rızâsına ve ce­mâline mazhar olmaktır. Zarar ise; Cehennem'de çeşitli azaplara mâruz kalmak, Allahü teâlânın rahmet ve cemâlinden uzaklaşmaktır. Kim hesapsız Cennet'e girmek isterse, vakitlerini Allahü teâlânın be­ğendiği şeylerle geçirsin. Kim âhirette, hasenât kefesinin ağır gelmesini isterse, vakitle­rinin çoğunu ibâdet ve tâatla geçirsin. Kim sâlih bir amel işler, sonra da günâh işlerse, onun durumu tehlikelidir. Fakat ümit kesil­miş de değildir. Af, Allahü teâlânın keremindendir. Umulur ki, Allahü teâlâ onu affeder. Zannetmeyin ki, güneşin ve ayın seyrinden maksat, sıralı ve düzenli bir he­saptır. Gölgenin, nûrun ve yıldızların yaratılmasından maksat, sâ­dece insanların dünyâ işlerinde yardımcı olmak içindir. Bilakis insanların, vakitlerini ve za­manlarını onlar vâsıtasıyla bilip, âhiret ticâreti ve tâatlerle meşgûl olmaları için­dir. Allahü teâlâ Furkan sûresi altmış ikinci âyet-i ke­rîmesinde meâlen; "Düşü­nüp ibret almak veya şükretmek isteyen kim­seler için, gece ile gündüzü birbiri ardınca geçiren yine O'dur." buyuru­yor. Evliyânın büyüklerinden Ahmed Şemseddîn Marmaravî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) bir sohbetlerinde talebelerine; "İyi dinleyiniz!" dedikten sonra şu nasihatte bulundular. "İnsanın kalbinde bir hevâ ağacı bitmiştir ki yedi dalı vardır. Her dal bir ta­rafa yönelir. Birincisi göze, ikincisi dile, üçüncüsü kalbe, dördün­cüsü nefse, be­şincisi ebnâ-i cinse (diğer insanlara), altıncısı dünyâya, yedincisi âhiretedir. Her dalın bir çeşit meyvesi vardır. Göze yönelen da­lın meyvesi harama bakmaktır. Dile yöneleninki, başkasının ayıp ve kö­tülüklerini söylemek, gıybet etmektir. Kalbe yöneleninki, başkalarına kin ve düşmanlık etmektir. Nefse yöneleninki, şüpheli şeyler ile, haram ve mekruhları işlemektir. İnsanlara yöneleninki, onlar­dan üstün olmak, on­ları hor ve hakîr tutmak, aşağı görmektir. Dünyâya yönele­ninki, uzun emel sâhibi olmak, aş, iş, mal ve makam hırsı ile dolu olmaktır. Âhirete yönelen dal ise, üzüntü ve pişmanlıktır. İnsanda hevânın, arzu ve istek­le­rin kökü bâkidir, kalıcıdır. Elbette devamlı tâze dallar verir. Ancak Allahü teâlânın emirleri yerine getirilir, yasaklarından sakınılırsa hevâ ağacı kalpten sökülüp atılır. Kötü huyları, ahlâkları gidip, güzel huylar ile süsle­nir. Bu ise bir rehberin yol göstermesi ile mümkün olur." İstanbul'un mânevî fâtihi, büyük âlim, üstad, hekim ve velî Akşem- seddîn (rahmetullahi teâlâ aleyh) sohbetlerinde ve vâzlarında buyururdu ki: "Her işe Besmele ile başla. Temiz ol, dâim iyiliği âdet edin. Tembel olma, namaza önem ver. Nîmete şükr, belâya sabr et. Dünyânın mutlu- luğuna mağrûr olma. Kimseye kızma, eziyet ve cefâ etme. Ömrün uzun olsun istersen, kimsenin nîmetine hased etme. Kimseyi kötüleyip, atıp tutma. Senden üstün kimsenin önünden yü­rüme. Dişin ile tırnağını kesme. Ayakta pantolon giymekten sakın. Misvâkı başkasıyla berâber kullanmak uygun olmaz. Çok uyumak kazancın azalmasına sebeb olur. Akıllı isen yalnız yolculuğa çıkma. Gece uyanık ol, seher vakti tilâ­vet kıl, Kur'ân-ı kerîm oku. Dâimâ Allahü teâlâyı zikret. Kendini başkalarına medhetme. Nâmahreme bakma, harama bakmak gaflet verir. Kimsenin kalbini kırıp, virân eyleme. Düşen şeyi alıp temizleyerek yersen, fakirlik­ten kurtulur­sun. Edebli, mütevâzî ve cömerd ol. Tırnağınla dişini kurca­lama. Elbiseni, üze­rinde dikmekten sakın. Cünüp kimse ile yemek ye­mek gam verir. Yalnız bir evde yatmaktan sakın. Çıplak yatmak fakirliğe sebeb olur." Buhârâ evliyâsından ve Şâfiî mezhebi âlimlerinden Ali bin Muham- med (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir vâzında şöyle nasîhat etti: Ey insan- oğlu! Allahü teâlânın emirlerini hatırından çıkarma ve bütün âzâla­rını O'nun yolunda kullan. Elin ayağın, gözün kulağın, itâattan çıkarsa; tekrar Allahü teâlânın ve O'nun Peygamberinin buyurduklarını onlara öğ­ret ve yaptırmaya çalış. Ey insanoğlu! Körpe ve tâze olan şu gençliğinle gururlanma. Her şe- ye gü­cünün yetmesi, seni aldatmasın. Senden önce, gençlerin pekçoğu saçı sakalı ağarmadan bu dünyâyı terk etti. Genç ve tâze bir fi­danken göçüp gittiler. Farzet ki gençlik, sâhibine bir takım özür olacak şeyler gösterir. İhtiyarın özrü yoktur. Onun ileri sürdüğü şeyler, şeytanın eğlen- cesi olacak şeylerden başkası değildir. Ey sonu harâb olacak olan bir evi tamir etmeye çalışan kişi! Allahü teâlâya yemin olsun ki, bu çalışma; harâb olacak ömür için tâmirden başka bir şey değil de nedir? Ey aklını, fikrini, gönlünü, mal-mülk toplamaya vermiş kişi! Böyle yapma, bu işlerden geri dur. Zîrâ mal-mülk sevincinin netîcesi, hüzün ve kederdir. Ağ­layıp, sızlamaktır. Onunla birlikte olmak, insanı Allahü teâlâ- ya ibâdet etmekten uzaklaştırır. Ey insanoğlu! İnsanların kalblerini kazanmayı, hoşnûd ve râzı etmeyi iste­yerek, herkese iyilik et. İyilikten ayrılma. Bu yolda insanlara hizmetin devamlı olsun. Çünkü insan, iyiliğin kölesidir. Sana bir sıkıntı ve zarar gelirse, sen bunu yapanlara karşı gücün yettiğinde affedici ol ve hatâları görme! Ey şu anda sevinç içerisinde olan insanoğlu! Sen gaflet uykusunda yatıyor­sun. Sevinç ve neşeni devamlı kalıcı sanma. Bu rüyâ, şimdi sana neşe ve sürûr veren bir zamandır. Sana cezâ, üzüntü ve sıkıntı veren zaman ise, uyanınca ge­lecektir. İstanbul'da yetişen evliyâdan Beşir Ağa (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle­rinin talebelerine göndermiş olduğu mektubun bir bölümü şöyle­dir: "Ey enbiyâ ve evliyânın sırrına âşık olanlar ve buna kavuşmayı iste­yenler! Nedir bu hâli­niz? Sizler yalnız istigfâr okuyup, Allahü teâlânın sevgisini elde etmeye gayret gösterip, ilâhî tecellilere kavuşuyor musu­nuz? İşlerinizde, sözlerinizde dînin emirlerine uymanızı isterim. Sakın ha! Dînin emirlerine muhâlif olarak, kendi aklınıza göre konuşmayınız. Dînin emirlerine uymakta aslâ ihmâlkârlık göster­meyiniz. Zâhirinizi dînin emirlerine uymakta, bâtınınızı Allah sevgisi nûru ile süslemeniz gerekir. Birbirinizle buluştuğunuz zaman, birbirinize sevgi ve te­vâzu gösteriniz. Birbirinizle dînin emirleri ve tasavvuf yolunun âdâbı gereğince fâideli şeyler konuşup, mâlâyânîden (boş sözlerden) sakınasınız. Yüz bin söz, bir pul kadar etmez. Söz, mânâyı bilmek ve bulmak içindir. Canın kurtu­luşu, mânâ iledir. Söz ile kurtuluş olmaz. Şimdi herbiriniz, yolumuzu candan tâkip edip, mânâya kavuşmak, nefs ve şeytanın hîlesinden kurtulmak için, cenâb-ı Rabb-ül-âlemîne tam bir teveccüh ile teveccüh eyleyesiniz, yönelesiniz. Mârifet sanıp, sattığınız (sarfettiğiniz) sözlerden sakınmanız gerekti­ğini bilmelisiniz. Haramdan sakınmalısınız. Her kim dikkat etmeyip, dînin emrine uymayan bir iş yaparsa bizden değildir. Onun dilini kesmek lâ­zımdır." İstanbul'da yetişen velîlerden Beyzâde Mustafa Ahıskalı (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) bir gün kendisinden nasîhat isteyen bir talebe­sine şöyle buyurdu: "Ey kardeşim! Hayâtın sona ermeden, kefene bü­rünmeden önce haramlardan uzaklaş, takvâya sarıl. İnsanı lekeleyen şeyleri terk et. Farzları, vâcibleri ve sünnetleri yaparak kendini süsle. Hep Allahü teâlâ ile berâber ol. Allahü teâlâyı anmayı azığın yap. Düş­man nefsinden ve arzu ettiğin dünyânın süsünden sakın. Allah adamları ile berâber ol. Onların meclislerinde bulun ve yolunda ol. Sıkın­tıdan kur­tulursun. Bid'at- lere, dinde sonradan ortaya çıkarılan şeylere yaklaşma. Dînin emirlerine yapış. Dünyânın süsünü yaldızını dünyâyı isteyenlere bırak. Nefsini kötülüklerden koru. Allahü teâlâdan bir an gâfil olma. Böyle yaparsanız kalb aynanızın yüzü lekesiz, tertemiz olur. Mevleviyye yolunun büyüklerinden ve yüksek hâller sâhibi velî Bos­tan Çelebi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri Uzun yıllar verdiği ders­lerle yüz­lerce kıymetli talebe yetiştirip, vefâtına yakın onlara şu nasîhat- larda bulundu: "Halîfelerimize itâat ediniz. Onların himmetleri ile dedelerimizin bere­ketle­rine kavuşmaya çalışınız. Onlar hakkında îtikâdınız ve inancınız temiz olsun. Muhâlefet edenlerin vesveselerinden sakınınız. Mesnevî'nin işâretlerini üstâddan, ehlinden öğreniniz. Vakitlerinizi Allahü teâlânın be­ğendiği şeyleri elde etmeye çalışmakla geçiriniz. Nefsin arzu ve istekle­rinden sakınıp, ibâdet­leri yerine getirmekte gevşeklikten sakınınız. Bun­lardan geri durmayınız. Halle­rinizi ve niyetlerinizi düzeltiniz. Ahlâkınızı güzelleştiriniz. Böylece kıyâmet günü pişmân olmak durumu ile karşı karşıya kalmazsınız." Ehl-i beytten ve meşhûr velîlerden İmâm-ı Câfer-i Sâdık (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretlerinin evine, bir gün Süfyân-ı Sevrî hazretleri gitti.  Süfyân-ı Sevrî; "Bana bir hadîs-i şerîf nakletmedikçe buradan ayrıl­maya­cağım, ey İmâm! Senden nasihat alacak bir şey işitip gideyim." dedi. Câfer-i Sâdık; "Çok sözün sana faydası yoktur. Ben atalarımdan ri­vâyetle Resûlullah'tan bildirilen şu üç şeyi sana anlatayım." dedi. Bu üç şey şudur: Allahü teâlânın nîmetine kavuşan ve bu nîmetin devamlı olmasını isteyen kimse, Allah'a hamd ve şükrünü çoğaltsın! Zîrâ Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde İbrâhim sûresi onuncu âyetinde meâlen; "Nîmetlerimin kıymetini bilir, emretti­ğim gibi kullanırsanız, onları arttırırım. Kıymetini bilmez, bunları beğenmezse­niz, elinizden alır, şiddetli azâb ederim." bu­yurdu. Bir kimse, rızkı azaldığı zaman çok tövbe ve istigfâr etsin! Zîrâ Allahü teâlâ Nuh sûresinde tövbe ve istigfâr edenlerin, günâhlarını bağışlaya­cağını ve rızıklarını arttıracağını vâd ediyor. Bir kimse sultandan veya herhangi şeyden sıkıntı görür ve bir belâya uğ­rarsa; "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm." desin! Bunun üzerine Süfyân-ı Sevrî, İmâm-ı Câfer'in elini tuttu ve ona dedi ki: "Hepsi, bu üçü müdür?" Câfer-i Sâdık; "Bunları iyi anla! Allahü teâlâya yemin ederek söylüyorum ki, bunları yaparsan çok ihsânlara, iyiliklere kavuşursun." buyurdu. Yine buyurdular ki: "Beş kimsenin sohbetinden, yâni beş kimse ile berâber bulunmaktan sakın: Birincisi, yalan söyleyenden sakın. Çünkü ona dâimâ alda­nırsın. Sana iyilik yapayım derken, kötülük yapar. İkincisi, cimriden sakın. Üçüncüsü, ahmaktan yâni aklı az olandan sakın. Çünkü en çok işine yarıyacağı zaman, seni bırakır. Dördüncüsü, kötü kalbli kim- seden sakın. Çünkü işi bozu­lunca, seni harcar. Beşincisi, fâsıktan yâni günâh işlemekten utanmayan kimse­den sakın! Çünkü, seni bir lokma ekmeğe satar." "Bir mümin kardeşine âit hoş olmayan bir iş duyarsan, birden yet­mişe kadar özür kapısını araştır. Bulamazsan belki benim anlamadığım bir özür kapısı var­dır de ve kapa." "Müslüman kardeşinizden mânâsını anlamadığınız bir söz duyarsa­nız, iyiye yorunuz. Daha iyisi kâbil olmayacak kadar iyiye yorumlayınız. Anlayamamak­tan dolayı kendinizi ayıplayın." "Bu dört şeyi, her şerefli kimsenin yapması gerekir. Yapmaması ona yakış­maz: 1. Bulunduğu meclise babası gelirse ayağa kalkmak, 2. Misâfire hizmet etmek. 3. Yüz tâne hizmetçisi olsa, muhtâc olmadığı zaman bineğine yardım iste­meden binmek. 4. İlim öğrendiği hocasına hizmet etmek." "Sadaka vererek rızkınızı çoğaltınız. Zekât vererek mallarınızı koru­yunuz. İktisâd eden, tasarrufa riâyet eden aldanmaz. Tedbirli, düzenli yaşamak, geçi­min yarısıdır. İnsanlarla iyi geçinmek, aklın yarısıdır." Câfer-i Sâdık hazretlerinin oğlu Mûsâ Kâzım için olan nasîhatı pek meşhûr­dur. Oğluna buyurdu ki: "Ey oğlum, kendi rızkına râzı ol! Kendi rızkına râzı olan, kimseye muhtâc olmaz. Gözü başkasının malında olan, fakir olarak ölür. Allahü teâlânın taksim ettiği rızka râzı olmayan, O'nu kazâ ve kaderinde, diledi­ğini yaratmakta töhmet altında tutmuştur. Kendi kusurlarını küçük gören, başkasınınkilerini büyütmüş olur. Her zaman kendi kusurlarını büyük gör. Baş­kasının gizli bir şeyini açığa vuranın, evindeki gizli şeyler herkesçe bilinir. Kar­deşi için kuyu kazan, o kuyuya kendisi düşer. Ahmaklar arasında bulunan hor­lanır, âlimler arasında bu­lunan hürmet görür. "Ey oğlum, insanlara kızmaktan çok sakın, yoksa sana da kızarlar. Boş iş ve söze karışmaktan sakın, sonra aşağılanırsın." "Ey oğlum, lehinde veya aleyhinde de olsa, hakkı, doğruyu söyle! Böyle yaparsan herkes seninle istişâre eder danışır, fikrini alır." "Ey oğlum, arkadaşlık yaptığın, ziyâretine gittiğin kimse, iyi ahlâk sâ­hibi olsun, kötü ahlâkı olanlarla arkadaşlık etme, onlarla görüşme! Çünkü onlar, suyu olmayan çöl, dalları yeşermeyen ağaç, ot bitmeyen toprak­tırlar." "Ey oğlum, Allahü teâlânın kitâbını okuyucu, iyilikleri emredici, kötü­lüğü nehyedici, sana gelmeyene sen gidici, seninle konuşmayanla konu­şucu ol! İste­yene ver. Gıybetten, koğuculuktan sakın. Çünkü söz taşı­mak, insanların kal­binde düşmanlığı arttırır. İnsanların ayıplarını görme, insanların ayıplarını gö­ren, onların hedefi olur." İstanbul'da yetişen meşhûr velîlerden Cemâleddîn Mahmûd Hulvî (rahmetullahi teâlâ aleyh) evliyânın meşhurlarından olan âlimlerden naklederek buyurdu ki: "Dünyâda oruç tut. Ölüm geldiğinde bayram se­vinci içinde ol. Di­lini tut, koru. Lüzumsuz şeylerden sakın. Dünyâya mey- letme. Âhirete götürece­ğin şeyler ölçüsünde dünyâ ile ilgilen." Evliyânın büyüklerinden Cüneyd-i Bağdâdî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) haz­retlerinin yanına birisi gelip; "Bana nasîhat et." deyince; "Kim sana Allah yo­lunu gösterirse, onunla berâber ol ve kim sana dünyâ yo­lunu gösterirse ondan uzak dur." buyurdular. Son devir velîlerinden Dârendeli Muhammed Hilmi Efendi (rahme- tullahi teâlâ aleyh) bir vâzında insanlara şöyle nasîhat etti: "Allahü teâ- lâyı, farzları, ha­ramları, namazla alâkalı meseleleri bilmeyen, gerçek mü- min olamaz. Demek ki mümin câhil olmaz. Bildiği ile amel etmeyen câhil demektir. Bildiğiyle amel edene cenâb-ı Allah bilmediğini öğretir. Nitekim hadîs-i şerîfte de; "Bildiğiyle amel eden kimseye Allahü teâlâ bilmediğini öğretir." buyruldu. İlmi ile amel etmeyen ve ilmini dünyâ ka­zancına vâsıta kılan âlimden kendi hâlinde bir câhil çok hayırlıdır. Akıllı olana bu kadar söz yetişir". Evliyânın büyüklerinden Dâvûd-i Tâî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retle­rine, İbn-i Semmâk hazretleri gelip; "Bana nasîhat et." dedi. O da; "Öyle gayret et ki, Allahü teâlâ seni yasak ettiği yerde görmesin, emret­tiği yerden de ayrılmış bulmasın. Allahü teâlâdan hayâ et ki, senin O'na yakın olduğunu ve senin üze­rindeki kudretini göz önüne getiresin. Dün­yâya karşı oruçlu ol ki, iftarın ölüm olsun, insanlardan, aslandan kaçar gibi kaç, fakat cemâatla namazı terk etme ve sünnetten ayrılma." bu­yurdu. Birisi kendisinden nasîhat isteyince; "Dünyâ için, dünyâda ne kadar kala­caksan, o kadar; âhiret için, âhirette ne kadar kalacaksan o kadar çalış." dedi. Akrabâlarından birisi: "Akrabâyız. Bana nasîhat verip vasiyet ediniz." dedi. Dâvûd-i Tâî hazretleri ağlamaya başladı. Bir müddet sonra kendi­sinde konuşa­cak hâl buldu ve; "Gece ve gündüz, yolculukta bir konak yeri gibidir. Dünyâ ile âhiretin arası bu kadardır. Dünyâdan, âhirete mut­laka gideceğimize göre oraya hazırlanmak lâzım. Çünkü yolculuğun bit­mesi yakın, ecelin gelmesi de ondan daha aceledir. Ben bunları sana söylüyorum, fakat bu nasîhata, senden çok, be­nim ihtiyâcım vardır." dedi. Nasîhat isteyen birisine; "Ölmüş olanlar seni bekli­yor." dedi. Kûfe'de bir cenâze vardı. Dâvûd-i Tâî hazretleri de oradaydı. Kab­ristana mevtâyı defnettikten sonra, oradaki insanlar Dâvûd-i Tâî'nin etrâ­fına toplandı­lar. "Bize biraz nasîhat eder misiniz?" dediler. O da "Kim ki, Allahü teâlânın vâd ettiğinden korkarsa arzularına çabuk kavuşur. Kimin arzuları çoksa, ona bütün azaplar yakındır. Ey kardeşlerim, en büyük sermâye, Allahü teâlânın râzı olduğu bir iş ile meşgûl olmaktır. Kabirde­kiler, kıyâmet kopunca kabir azâbı kalkacağı için, kıyâmetin çabuk gel­mesini beklerler. Dünyâdakiler ise; kabirde­kilerin pişmanlıklarını bilme­dikleri için hep günah işlerler. Halbuki onlar da ölünce, dünyâda iken ne­den çok ibâdet yapmadık, diyerek pişman olacaklar." dedi. Rebî'i Vâsıtî hazretleri, Dâvûd-i Tâî hazretlerine seslenerek; "Bana nasîhat eyle." dedi. O da; "Dünyâ hayâtında oruçlu gibi ol. Ölüm geldi­ğinde bayram se­vinci içinde, halktan yırtıcı hayvandan kaçar gibi kaçıp kendini mesûd kıl. Di­lini koru. Lüzumsuz şeylerden kaçın. Dünyâ ile çok az ilgilen. Âhirete götüre­ceğin şeyler nisbetinde dünyâ ile ilgilen." bu­yurdu. Büyük velîlerden Ebû Hafs Haddâd en-Nişâbûrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri hacca gitmişti. Dönüşünde, Cüneyd-i Bağdâdî'nin tale­beleri karşılayınca, onlara; "Yol hediyem şu sözümdür: Eğer bir arkada­şınız size say­gısızlık ederse, onu özür dilemeye teşvik edin! Fakat siz, onun dilediğinden çok özür dileyin. Eğer kırgınlık gitmemişse ve hakkın da kendi tarafınızda olduğuna kanâat getirirseniz, yine arkadaşınızı en güzel bir şekilde özür dilemeye teşvik edin ve siz de özür dileyin! Kırk gün buna devâm edin! Yine kırgınlık gitmezse, o zaman kendinize şöyle deyin: "Ey ahmak nefs! Ne inatçı, ne bencil, ne vur­dumduymaz, ne e- depsizsin. Sende azıcık mertlikten eser yok. Kırk gün arkada­şın sen­den özür diledi de özrünü kabûl etmedin. Ben senden el etek çektim, sen bilirsin, nasıl istiyorsan öyle ol!" buyurdu. Hindistan'ın büyük velîlerinden Ebü'l-Hayr Fârûkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Delâil-i Hayrât'ın başına şu tavsiyeleri yazdı: "Havanın ağarmaya başla­masından bir saat önce olan teheccüt, seher vaktinde uyanık olup, birkaç rekat namaz kılmalıdır. Sonra bir müddet Allahü teâlâyı zikretmeli, havanın ağar­maya başladığı vakitte ise sabah namazını kılmalıdır. Bun­dan sonra İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât'ını, Mevlânâ Celâled- dîn-i Rûmî'nin Mesnevî'sini, İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin İhyâu Ulûmid- dîn'ini, Molla Câmî'nin Nefehât'ını ve İmâm-ı Birgivî'nin Tarîkat-ı Muham- mediye'sini mütâlaa etmeli­dir. Yemek yedikten sonra bir müddet kaylule yapmalıdır. Sonra bir mikdâr zi­kirle meşgul olmalı ve her gün en az altı sahife Kur'ân-ı kerîm okumalıdır. Her talebe planlı ve proğramlı bir şekilde bu işleri zevkle yerine getirmelidir." Ebü'l-Hayr hazretleri sohbetlerinde sık sık şöyle nasihat ederdi: "Din bilgi­sini öğreniniz. Geliş-gidişlerinizde, oturup kalkmalarınızda, kısaca her vakit, kalbinizi Allahü teâlâyı anmak ve hatırlamakla meşgul ediniz. Böylece dâimâ Allahü teâlâyı anma ve hatırlama hâli, melekesi hâsıl olur." "Tâatler, ibâdetler için çok gayretli olunuz. Kıymetli ömür sermâyesini zâyi etmeyiniz. Sıkıntı ve kederden kendinizi uzak tutunuz. Gıybetten ve yalan söy­lemekten çok sakınınız. Kötü huylardan sakınmakta çok gayret ediniz." "Hocasının huzûrunda sağa sola bakan, kalben hazır bulunmayan edepsizlik etmiş olur. Nefislerinin esiri olanlar ölüdürler. Kalb ehli ise diri­dirler. Ey Allah­'ın kulu! İnsanlara karşı mütevâzî ol. Kibirli ve inâd olma. Halka tevâzû ederek, başını önüne eğ. Fakir kimse gibi yürü. Emir gibi, ihtişamlı yürüme. Din bü­yüklerine hizmet et. Dünyâda nefsi ölen bir daha ölmez. Seher vakti kalkıp na­maz kılmakla, Kur'ân-ı kerîm ve istiğfâr okumakla meşgul olanlara ne mutlu. Zikirlerin en üstünü "Lâ ilâhe illal­lah" söylemektir. "Ey aziz! Fırsat ganîmettir. Hadîs-i şerîfte; "Sonra yaparım diyenler helâk oldu." buyruldu. "Uzun emel, uzun arzular ile kıymetli vaktinizi zâyi etmeyiniz. Kötü düşün­celerden kalbinizi uzak tutunuz. Vesveselerden, boş düşünceler­den zihninizi temizleyiniz. Her gün belli bir vakitte Kur'ân-ı kerîm okuyu­nuz. İyilerin yolu budur. Dünyâ gam ve kederinde kalmak, eline dünyâlık geçmedi diye üzülmek, akıllıların işi değildir. Dünyâlık için üzülmekten ele ne geçer? Zamânı iyi iş­lerde harcamak gerekir. Ticâret ve zirâat iyi işlerdendir. İhlâsla Allahü teâlâyı anmak en büyük nîmettir." Buyurdular ki: "Her söylediğinizi kalp huzûru ile ihlâsla, Allahü teâlâ için söyleyiniz. Gafletten, Allahü teâlâyı unutmaktan, kötü ve bozuk ah­lâktan uzak durunuz." "Yabancı kadın, bid'at sâhibi ve fâsıkla berâber olmaktan çok sakı­nın." "Mânevî perdelerin, kalp gözünün açılması, herkese nasîb olmaz. Allahü teâlâ bunu dilediğine ihsân eder. Allahü teâlânın lütuf ve ihsânına kavuşma­dıkça, bu saâdet, pazu kuvveti ile ele geçmez." "Bir kimse ihlâsla, her şeyi Allahü teâlânın rızâsı için yapmakla, ona saâdet kapıları açılır. Bir zât, okuma-yazma bilmezdi. Fakat Allahü teâ- lâya ve Resûlullah efendimize o kadar âşık idi ki, bu hâli bütün bede­nine sirâyet etmişti. Okuma-yazması olmadığı için Kur'ân-ı kerîmi oku­yamaz- dı, ancak Kur'ân-ı ke­rîme olan sevgisinden kıbleye doğru oturur, Kur'ân-ı kerîmi bir rahle üzerine koyar, her satırı parmağı ile okuyormuş gibi tâkib ederdi. Sonra sevgi ve ihlâsla; "Allah'ım! Ne hoş buyuruyor­sun." derdi. Her gün belli vakitlerde öyle Kur'ân-ı kerîmle meşgul olurdu. Bir müddet sonra kendisinde yüksek haller meydana geldi ve murâdına kavuştu." "Ey oğlum! Temennîleri bırak. Gece-gündüz dünyâ malı toplar, amel yap­mazsan, hiçbir isteğine kavuşamazsın. Yalnız yaptıklarının meyve­sini bulursun. Gece gündüz dünyâ için çalışırsın,  sonra da dindârların kavuştuğu derecelere kavuşmayı beklersin. Ne kadar uzak. İşin sonunda kurtuluş, sizin temennî ve ar­zûlarınıza bağlı değildir. Bilakis îmân ve amele bağlıdır. Kötü amel yapan her­kes onun cezâsını görür. Hiç kim­senin Allahü teâlâdan başka hakîkî yardımcısı yoktur. Îmân edip, iyi amel işleyenler Cennet'e girerler. Büyüklerimiz; Allahü teâlâdan ve sev­diklerinden başkasına tutulmuş olandan ne hayır beklenir." Bu­yurmuş­lardır. Osmanlıların kuruluş devrinde Bursa'da yaşayan büyük velî Emîr Sultan (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine, babasının sık sık verdiği nasîhatlardan biri şöyle idi: "Ey oğlum! Peygamber efendimizi, baban­dan, anandan daha fazla sevmelisin. Soyunla öğünmemelisin, ağzından hiç yalan çıkmamalı. Her günü ömrünün son günüymüş gibi tamamla­maya çalışmalısın. İlim öğrenmekte aslâ erinip üşenmemelisin. Ak sa­kallı da olsan, düşmanla cihâdı bırakmamalısın. Selâm vermeden hiç bir topluluğa girmemelisin. Nikâhsız bir kadınla oturma­malısın. Kur'ân-ı ke­rîm rehberin, hadîs-i şerîfler ise yol göstericin olacaktır. Ey oğlum! Hayat her yönü ile senin için bir mekteptir. Hayıra koş, kötü­lükten kaç. En büyük silâhın, Allahü teâlâya ettiğin duândır. Bunu aslâ unutma!" Evliyânın büyüklerinden Hâtim-i Esam (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu­yur­dular ki: "Dilinle doğru söylemeye ve gözünle (haramdan sakınıp, âleme) ibret nazarı ile bakmaya dikkat et! Allahü teâlâya sığınarak ken­dine sâhib ol." Yine buyurdular ki "Eğer sizde şu üç şey varsa ne âlâ! Şâyet bu üç şey sizde yoksa, hâliniz harap, çâresiz Cehennem'de yanarsınız. Birin­cisi, elinizden kaç­mış olan geçmiş günlerinizin hasreti içinde olmayınız. Çünkü geçmiş günleri­nizde yapmış olduğunuz ibâdetlere ne ilâvede bu­lunabilirsiniz, ne de günahlar için bir bahâne ve mâzeret bulabilirsiniz. Şâyet bugün geçmiş günleriniz için mâzeret aramakla meşgûl olursanız bugünün hakkını ne zaman ödeyeceksiniz. Bugün dünü düşünmek dünü zâyi etmek olmaz mı? İkincisi; bu günü ganîmet bilip çalışmak mümkün olduğu kadar tâat ve ibâdet yapmak, haksızlık yapılmış olan hasımları hoşnut etmek. Üçüncüsü; acabâ yarın kurtulacak mıyım yoksa mahv mı olacağım diye korkup endişelenmek." "Şu üç halde kendine dikkat etmeyi vazîfe bil: Bir iş yaptığında Allahü teâlânın seni gördüğünü aklından çıkarma. Bir şey söylediğin zaman, Allahü teâlânın duyduğunu hiç unutma. Sükût ettiğin zaman da Allahü teâlânın senin halini ve nasıl sükût ettiğini bildiğini dâimâ hatırında tut." Meşhur velîlerden Huzeyfetü'l-Mer'âşî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Abdul­lah bin Hubeyk'e buyurdular ki: "Dört husûsa yâni gözüne, diline, kalbine ve nefsinin isteklerine dikkat et. Gözün ile harama bakma, kal­binde olandan başka bir şeyi konuşma. Kalbinde müslümanlara karşı kin, hased gibi kötü hisler bu­lundurma. Nefsinin hevâsına yâni isteklerine uyma." İbn-i Ebi'd-Derdâ rahmetullahi aleyh, Huzeyfetü'l-Mer'âşî'ye gelerek; "Bana nasîhat et." dedi. Huzeyfetü'l-Mer'âşî buyurdu ki: "Yediğin lokma­nın nereden geldiğine dikkat et. Nefsinin isteklerine uyarak İslâmiyetin ruhsat, kolaylık ta­raflarını sana tavsiye eden kimseyle oturma. Eğer Allahü teâlâya gizli olarak ibâdet edersen, istesen de, istemesen de kal­bin düzelir." Hindistan'da yetişen en büyük velî, âlim müceddid ve müctehid İmâm-ı Rabbânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri buyurdular ki: Her ibâdeti seve seve yapmalı. Kul hakkına dokunmamağa, hakkı olanlara hakkını ödemeğe ti­tizlikle çalışmalıdır. Yine buyurdular ki: Gençlik çağının kıymetini biliniz! Bu kıymetli günleri­nizde, İslâmiyet bilgilerini öğreniniz ve bu bilgilere uygun yaşayı­nız! Kıymetli ömrünüzü faydasız, boş şeyler arkasında, oyun ve eğlence ile geçirmemek için uyanık olunuz. Câhillerin, büyüklere dil uzatmalarına sebeb olmayınız! Her işinizin İslâmiyete uygun olması için, Allahü teâlâya yalvarınız. Geçici lezzetlere, çabuk biten, tükenen dünyâlıklara aldanmamalıdır. İhsân sâhibinin kapısı çalınınca açılır. Çin, Hindistan, İran ve Anadolu'da İslâmiyetin yayılmasında büyük hizmeti geçen âlim ve mücâhid velî olan Ebû İshâk Kâzerûnî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretleri gerek seferde gerek sulh zamânında insan- lara vâz ve nasîhat ederek onların dünyâda ve âhirette saâdete, kurtu- luşa ermesi için çalışır ve talebelerine nasîhat ederek buyurdu ki: "Ey kardeşlerim! Size dört nasîhatım vardır. Mutlaka tutunuz. Yerime kimi vekil kıldı isem ona hürmetkâr olup, itâat ediniz. Kur'ân-ı kerîm öğ­renip, oku­maya devâm ederek emir ve yasaklarını gözetiniz. Bir misâfir geldiğinde evi­nizde ağırlayıp, hemen ne var ise hazırlayıp ikrâm ve hiz­met ediniz. Birbirinizle dost olunuz. Birbirinizle muhabbetli olunuz. Sakın düşmanlık edip nifâka sü­rüklenmeyiniz. Birbirinizden uzak düşer parça­lanırsınız." "Bu iki parmağımın yanyana durması gibi îmân ve muhabbet birlikte­dir. Allahü teâlânın rızâsı için her ikisi de mutlaka lâzımdır. Muhabbetin şartlarına son derece dikkat ediniz. Din kardeşlerinizi seviniz. Yakınday­ken de, gıyâbında da seviniz, sevişiniz." "Alahü teâlânın emirlerini yerine getirip yasaklarından sakınmayı ga­nîmet biliniz." Tebe-i tâbiînin büyüklerinden, fıkıh, hadîs âlimi ve velîlerden Süfyân bin Uyeyne (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinden birisi nasîhat is­tedi. Ona; "Kendini başkalarından üstün görmekten ve haksız olarak başkasının bir kuruş da olsa hakkını almaktan çok sakın. Allahü teâlâya hesap vereceğini, O'nun bü­yüklüğünü düşün. Kendini üstün görüp kibir