Help!
 
 
   
 
 
 
Ana Sayfa
Ana Sayfa
İslami video klipler
Dini Resimler
Dini Sohbet
Forum
islamiforum
Sohbet
sohbet
Diğer Menüler
Canlı istekler
İlahi Sözleri YENİ
Dini Haberler
Mesih Mehdi ve Deccal
Helal Gıda
İlahi Dinle İZLE
Dini Bilgiler (Fıkıh)
Kuran-i Kerim Meali
Dinimizde Nikah Evlilik
Cennet ve Cehennem
İlginç Konular
Mahrem Konular
İslamda kadın
Sihir ve Büyü
Mezhebler
Tarikatlar
Oruç
Dini Yazılar
İlahi İndir
Kurani Kerim Oku Dinle
Site Haritası
Sitenize Radyo Ekleyin
Rastgele Videolar

Rüya nedir Nasıl Rüya Yorumlanır
Lügatte açmak, gizli bir şeyi bulmak, ortaya çıkarmak, kapalı şeyin yüzün­den örtüyü kaldırmak mânâlarına gelen keşf kelimesi, evliyânın, his ve akılla anlaşılmayan şeyleri, kalplerine gelen ilhâm yoluyla bilmeleri demektir. Abdülganî Nablüsî, evliyâya hâsıl olan keşiflerin ve herkesin gördüğü rüyâların, bir şeyin misâlinin, benzerinin hayâl aynasında gö­rünmesi olduğunu, uykuda iken olursa, rüyâ dendiğini, uyanık iken olun- ca keşf olarak isimlendirildiğini ifâde etmiş, hayâl aynası ne kadar çok saf, temiz ise, keşf ve rüyânın o kadar doğru ve güvenilir olacağını be- lirtmiştir. (E. Ans. c.1, s. 19) İmâm-ı Rabbânî, evliyânın keşfinde hatâ etmesi, yanılmasının, müc- tehidlerin ictihâdda yanılması gibi olduğunu, bunun kusûr sayılma­yaca- ğını, bundan dolayı evliyâya dil uzatılamayacağını, belki hatâ edene de bir sevâb ve­rileceğini belirtmiş, bundan sonra şöyle demiştir: "Yalnız şu kadar fark vardır ki, müctehidlere (dinde söz sâhibi âlimlere) uyanlara da, onların mezheplerinde bulunanlara da, hatâlı işlere de sevâb verilir. Evliyânın yanlış keşiflerine uyan­lara, sevâb verilmez. Çünkü ilhâm ve keşif, ancak sâhibi için seneddir, başkala­rına sened olmaz. Müctehidin sözü ise mezhebinde bulunan herkes için seneddir. (E. Ans. c.1, s. 19) Hindistan'da yetişen en büyük velî, âlim müceddid ve müctehid İmâ- m-ı Rabbânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin önde gelen talebe- lerınden Muhammed Hâşim-i Keşmî şöyle anlatmıştır: "Seyyidlerden bir genç, medre­sede talebe idi. Onunla arkadaşlık eder­dik. Bir gün ağlaya- rak yanıma geldi ve başından geçen bir hâdiseyi an­lattı. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin büyük bir ke­râmetini görmüştü. Dedi ki: "Hazret-i Ali'ye kar- şı savaşanları, hele hazret-i Muâviye'yi sevmezdim. Bir gece senin üstâ- dın İmâm-ı Rabbânî'nin Mektûbât'ını okuyordum. Okuduğum yerde; "İ- mâm-ı Enes bin Mâlik buyurdu ki: "Hazret-i Muâviye'yi, sevmemek onu kötülemek, hazret-i Ebû Bekr'i ve haz­ret-i Ömer'i sevmemek bunları kö- tülemek gibidir. Ona söğene, bunlara söğene verilen cezâyı vermek lâ- zımdır." yazılı idi. Bunu okuyunca, ca­nım sıkıldı ve ye­rinde olmayan bir yazıyı buraya yazmış dedim. Mektûbât'ı yere attım. Yatağıma uzandım. Uyudum. Rüyâmda, senin o büyük üstâdın öfkeli ve kızgın bir hâlde ya- nıma geldi. İki mübârek elleri ile kulaklarımı çekti ve; "Ey câhil çocuk! Sen bizim yazdığımızı beğenmi­yorsun ve kitabımızı fırlatıp, yere atıyor- sun. Benim yazımı okuyunca şa­şaladın ve inanmadın. Ama gel, seni bir zâta götüreyim de gör! Resûlullah efendimizin eshâbını sevmediğin için, aldandığını ondan işit." buyurdu. Beni çekerek, bir bahçeye götürdü ve kapısında bırakıp kendisi yal­nızca ilerledi. Uzak'ta görünen büyük bir odaya doğru yürüdü. Orada nûr yüzlü, büyük bir zât oturuyordu. Çekine- rek ve saygı ile o zâta selâm verdi. Önünde diz çöküp oturdu. Ona bir şeyler söylüyor, beni gösteri­yordu." Uzaktan bana bakış­larından benden bahsettiği anlaşılıyordu. Bi­raz sonra senin o yüksek üstâdın İmâm-ı Rabbânî, kalktı. Beni çağırdı. "Bu oturan zât, hazret-i Ali'dir. İyi dinle! Bak ne buyuruyor." dedi. Yanla­rına gidip, selâm verdim. "Sakın, sakın! Resûlullah efendimizin eshâbına karşı, kalbinde bir dargınlık bu­lundur- ma! O büyüklerden hiçbirini, aslâ kötüleme. Aramızda muhârebe şek- linde görünen iş­lerimizin, hangi iyi ni­yetlerle yapıldığını, biz ve o kar­deşlerimiz biliriz!" dedi. Senin yüksek ho­canın adını söyleyerek; "Bu zâ­tın yazılarına da sakın karşı gelme!" bu­yurdu. Bu nasîhatı dinledikten sonra, kalbimi yokladım. Bu hususdaki te­reddüdün ve soğukluğun, kal­bimden çıkmadığını gördüm. Bu hâ­limi he­men anladı. Öfkelendi. Senin yüksek hocana bakarak; "Bunun gönlü daha temizlenmedi. Suratına bir tokat indir!" dedi. Şeyh hazretleri, yü­züme kuvvetli bir tokat indirdi. To­kadı yiyince, kendi kendime; "Bunu sevdiğim için onlara düşmanlık et­miştim. Hâlbuki kendisi onlara düş­manlığımdan bu kadar çok incinmek­tedir. Bu hâlden vazgeçmeliyim!" dedim. Kalbimi yokladım. Düşmanlık, kırgınlık kalmamış, tertemiz bul­dum. O anda uyandım. Şimdi de kalbim o kinden temizlenmiştir. O rüyâ­nın, o sözlerin tadı, beni başka hâle soktu. Kalbimde Allah'tan başka hiçbir şeyin sevgisi kalmadı. Senin yüksek ho­can İmâm-ı Rabbânî'ye ve onun yazdıklarındaki mârifete inancım iyice arttı." İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin büyük oğlu Muhammed Saîd buyurdu­lar ki: "Yüksek babamı, vefâtından sonra rüyâda gördüm. Allahü teâlânın kendisine verdiği büyük nîmetlerden tam neşe ve sevinçle anlatıyordu ve bununla iftihâr ediyordu. Kendisine; "Canım babacığım, şükr makâmın­dan hiç kimseye bir nasîb verdiler mi?" diye arzettim. "Evet, beni de şük­redenlerden eylediler." bu­yurdu. Arzettim ki, Kur'ân-ı kerîmde meâlen; "Şükreden kullar azdır." (Sebe' sûresi: 13) buyruluyor. Bu âyet-i kerîme­den anlaşılan, bu cemâatin, peygam­berler olduğudur. Yâhud da Pey­gam- berlerin en büyük eshâblarıdır. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk gibi de­yince; "Evet, öyledir. Fakat beni husûsî bir ihsân ve inâ­yetle, o cemâate dâhil eylediler." buyurdu. Hâce Muhammed Ma'sûm hazretleri buyurdu ki: "Babamı vefâtından sonra rüyâda gördüm. Münker ve Nekîr'in suâli nasıl geçti? diye sor­dum." Buyurdu ki: "Allahü teâlâ merhamet ederek, bereket cihetiyle il­hâm edip; "Eğer sen izin verirsen bu iki melek kabrine gelecek." bu­yurdu. Arzettim ki: "Ey Allah'ım! Bu iki melek de, senin huzûrunda kal­sınlar dedim. Nihâyetsiz rahmet ve merhame­tinden bana acıdı ve onları benim yanıma göndermedi." Tekrar; "Kabir sıkması nasıl geçti?" diye sordum. "Oldu, fakat çok az oldu." buyurdu. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin talebelerinden seyyid bir zât şöyle nak- letmiş­tir: "Bir grup tüccarla Acîn'de idim. Bu tüccarlar arasında Cân Mu- hammed adında Celender'den bir zât da vardı. Onunla aramızda bir dostluk kurmuştuk. Bir gün biri bana sultânın, İmâm-ı Rabbânî hazretle­rini hapsettiğini söylediğin­den çok üzüntülüydüm. Cân Muhammed beni böyle kederli görünce, üzüntü­mün sebebini sordu. Ben de, İmâm-ı Rab­bânî hazretlerinin hapsedildiğini duy­duğum için, böyle olduğumu söyle­dim. Cân Muhammed bana; "Ben de onun talebesiyim. Bugün işin aslını ondan öğreneceğim." dedi. Sonra gidip kaylûle yaptı yâni öğle vaktine yakın biraz uyudu. Sonra bu uykusunda, rüyâsında İmâm-ı Rabbânî haz­retlerini gördüğünü ve kendisine; "İşittiğiniz haber doğru­dur. Fakat bâzı makamları geçmek, Allahü teâlânın celâl sıfatı ile terbiye edil­meye bağ­lıdır. Eğer öyle olmasaydı o makamları geçmek mümkün olmazdı. Dost­larımıza söyle, gönüllerini hoş tutsunlar, işin sırrı budur." buyurduğunu söyledi. Anadolu'da yetişen büyük velîlerden Azîz Mahmûd Hüdâyî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretleri Sultan Ahmed Han'ın hocasıdır. Bir gün Sultan Birinci Ahmed Han rüyâsında; "Avusturya Kralı ile gü­reş tuttuğunu, fakat kendisinin arka üstü yere düştüğünü" görmüştü. Zâ­hiren bakıl­dığında rüyâ çok korkunç idi. Sabahleyin, derhal huzûra geti­rilen âlimler ve rüyâ tâbircilerinden hiçbiri bu rüyâyı, Pâdişâhı tatmin edecek şekilde tâbir ede­medi. Nihâyet Üsküdar'da bulunan Azîz Mah- mûd Hüdâyî'nin, bu rüyâyı tâbir edebileceğini arz ettiler. Pâdişâh Bi­rinci Ahmed bir mektup yazarak, yakınla­rından biriyle gönderdi ve tâbir e- dilmesini ricâ etti. Haberci, mektubu alıp sü­ratle Üsküdar'a geçti. Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin kapısını çaldığında, onun içer­den elinde bir zarf ile kapıya çıktığını gördü. Habercinin getirdiği mektubu alır­ken, kendi elin­deki mektubu da Pâdişâha verilmek üzere verdi ve; Sultânımızın gön­derdiği mektûbun cevâbıdır." buyurdu. Mektubu şaşkınlık içinde alan ha­berci, derhal mektubu sultâna götürdü ve gördüklerini anlattı. Sultan Bi­rinci Ahmed Hanın gönderdiği mektup, daha açılıp okunmadan cevâbı gönderilmişti. Sultan Ahmed Han, gönderilen bu mektubu heyecanla o- kudu. Deniyordu ki: "Allahü teâlâ insan vücûdunda arkayı, cansız mah- lûklar da ise toprağı, en kuv­vetli olarak yarattı. İnsan ile toprağın bir­bir- lerine değmesi, bu iki kuvvetin bir araya gelmesi demektir. Böylece, Pâ- dişâhımızın arka üstü yere yatması ile bu iki kuvvet birleşmiştir. Dola­yısıyla bu rüyâdan İslâmın temsilcisi olan pâdişâ­hımızın, küffâra karşı zafer kazanacağı anlaşıldı." Pâdişâh bu tâbiri pek beğendi ve; "İşte gör­düğüm rüyânın tâbiri budur." dedi. Derhal Azîz Mahmûd Hüdâyî hazret­lerine bin altın gönderdi. Diğer taraftan Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin hanımı hâmile olup doğumu yak­laşmıştı. Fakir oldukları için doğacak çocuğun ihtiyaçlarını alama­mış- lardı. Çünkü Hüdâyî hazretleri kapısına gelen, kendisine el açan fakir ve ihtiyâç sâ­hiplerine hiç düşünmeden nesi olsa verirdi. Bu sebeple çoğu kez evde yakacak mum bile bulamazlardı. Bu sebeple hanımı; "Bursa kâdılığını bıraktın, medrese hocalığını terkettin... Elindeki malını mülkünü, ona buna vererek harcadın... Dünyâya gelecek yavruya saracak bir bez parçası bile yok!.." diye yakınıyordu. Tam bu sırada kapı çalındı. Hüdâyî hazretleri kapıya doğru giderken hanı­mına da; "Hâtun, Allahü teâlâ istediğin dünyâlığı gönderdi." buyurdu. Kapıyı açtığında Sultan Ahmed Hanın hediyelerini ve bir kese içinde gönderdiği bin altını alarak hanımına teslim etti. Ertesi gün de Pâdişâh kendisi gelerek elini öptü ve talebesi olmakla şereflendi. Tasavvuf büyüklerinden velî ve Mâlikî mezhebi fıkıh âlimi Ebû Ab­dullah Merrakûşî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir sohbetlerinde şöyle bu­yurdular: Anla­tılır ki, Bağdât'ta Kerhli bir attâr vardı. Doğruluğu, iyiliği ve güvenilirliği ile meşhur olmuştu. Fakat bir hayli borcu vardı. Hayâsından evinden çıkamaz hâle geldi. Cumâ gecesi olunca, âdeti üzere namaz kıl- dı. Resûlullah efendimize salât ve selâm getirdi ve duâ edip uyudu. Rü- yâda Peygamber efendimizi gördü. Resûlullah ona; "Vezîr Ali bin Îsâ'ya git! Ben ona, sana dört yüz dînar vermesi için emir verdim. Onları al, ih- tiyaçlarını giderip hâlini düzelt." buyurdu. Sabah olunca, attâr, vezî­rin ya- nına gitti. Fakat muhâfızlar onu içeri almadılar. Biraz sonra, vezîrin ya- kınlarından biri dışarı çıktı. O, attârı tanıyordu. Muhafızlara du­rumu anla- tıp, attâra; "Vezir, seher vaktinden beri seni bekliyor. Bana, seni ve kal- dığın yeri sordu. Sen şimdi burada bekle, ben vezîrin yanına gidip ge- leyim." dedi. O şahıs süratle vezîrin yanına gidip geldi. Attârı alıp vezî­rin huzûruna götürdü. Vezîr attâra ismini sordu. O da kendisini tanıttı. Kerh ehlinden oldu­ğunu söyledi. Bunun üzerine vezir, attâra; "Allahü teâlâ sa- na iyi karşılıklar ver­sin, dün geceden beri uyuyamadım. Dün gece Resû- lullah efendimizi rüyâmda gördüm. Bana; "Falanca attâra dört yüz dînar ver, hâlini düzeltsin." buyurdu." dedi. Attâr da vezîre; "Ben de dün gece Resûlullah'ı rüyâmda gördüm. Bana; "Vezîr Ali bin Îsâ'ya git, ona, sana dört yüz dînar vermesini emrettim." bu­yurdu." dedi. Vezîr, Resûlullah e- fendimizin kendisinden bahsetmesinin sevin­cinden çok ağ­ladı. Attâra bin dînar verilmesini emretti. Hizmetçiler bin dînar getirdiler. Attâra; "Dört yüz dînârı, Resûlullah'ın emri üzerine diğer altı yüz dî­nârı da, ayrıca sa- na hîbe ediyorum." dedi. Attâr ise fazlasını kabûl etmeyip; "Resûlullah'ın verdiğinden ve ihsânından fazlasını istemem. Ben, Resûlullah'ın ihsânı olan bu dört yüz dînârdan başkasından bereket ummuyorum. Bu söz üze­rine vezir ağladı. Uygun olanı budur, nasıl ister­sen öyle yap." dedi. Attâr, dört yüz dînârı aldı. Bir kısmı ile borcunu ödedi. Resûlullah efendimizin bereketi ile hâli iyileşti ve malı çoğaldı. Hindistan'ın büyük velîlerinden Ebü'l-Hayr Fârûkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Bir gece Resûlullah efendimizi gördüm. Bir taraftan diğer tarafa gidip geliyorlardı. Mübârek yüzlerinde keder ve üzüntü gö­rülüyordu. Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Üzüntü ve kede­rinizin sebebi ne­dir? diye sordum. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: Bu­gün Abdülhamîd Han tahttan indirildi. Bunun için kederliyim." Ebü'l-Hayr hazretleri rüyâsını naklet­tikten sonra, gözleri yaş içerisinde şöyle bu­yur- du: "Bu yüz sene içerisinde Sul­tan Abdülhamîd Han gibi takvâ sâhibi bir sultan gelmemiştir. O, kavminin derdi ile dertlenir, milletinin iyiliğini ve refahını isterdi. Müttekî ve ilmi seven bir sultândı. Hocam Rahmetullah E- fendiyi Mekke-i mükerremeden İstanbul'a ya­nına dâvet etmiş, çok ik­râm ve iltifâtta bulunmuştu. Hattâ kendi eliyle ona na­maz için seccâde sermişlerdi. O yüce Hâkana bu muâmeleyi revâ görenlerin sonları pek fecî olacaktır. Ama din ve millet çok zarar görecektir, ona yanıyo­rum." Evliyânın büyüklerinden ve İslâm âlimlerinin en meşhûrlarından İmâ- m-ı Gazâlî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hakkında Seyyid Mustafâ Bekri anlatır: "Ben, Medîne-i münevverede Mescid-i Nebevî'nin hizmetkârı, te- mizleyicisiydim. Her akşam Resûlullah efendimizi rüyâda görüyordum. Her gördüğümde de tebes­süm buyururlardı. Ben de vazîfemi iyi yapmı­şım, diye sevinirdim. Bir akşam Resûlullah efendimizi ağlarken gördüm ve çok üzüldüm. Resûlullah efendimiz bana dönerek buyurdu ki: "Ey Mustafâ, sen üzülme! Hizmetinde bir kusûr işle­medin. Benim ümmetimin âlimlerinden, benim ismimi taşıyan birisi vefât etti." Sonra öğrendik ki, o gün İmâm-ı Gazâlî vefât etmiş. Batıda Ebü'l-Hasan ibni Harezhem adında bir imâm vardı. İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin İhyâ kitabını okuyunca beğenmeyip onu yakmayı emretti. Halkın elinde bulunanları da toplayıp bir Cumâ günü yakılmasını kararlaştırdılar. O Cumâ gecesinde Ebü'l-Hasan rüyâsında: Kendi ders okuttuğu câminin kapısın­dan içeri girdi. Bir de ne görsün; câminin içinde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve yanında Ebû Bekr radıyallahü anh ve Ömer radıyallahü anh oturu­yorlardı. İmâm-ı Gazâlî de orada ayakta duruyordu ve elinde İhyâ kitabını tu­tup: "Ey Allah'ın Resûlü! Şu kimse benim hasmımdır." deyip, sonra dizleri üze­rine çöktü. İhyâ kitabını Resûlullah'a verip: "Yâ Resûlallah, şu kitaba bakınız, eğer bu kimsenin dediği gibi bunda sünnete uymayan, esâsa muhâlif bir yanlış­lık varsa, ben Allahü teâlâya tövbe ettim. Eğer sizin bildirdiğiniz dîne uygunsa, bu adamdan hakkımı alıp beni sevindirin." dedi. Bunun üzerine Resûlullah, İhyâ kitabını baştan sona kadar inceledi ve; "Vallahi bu elbette güzel bir kitaptır." buyurdu, sonra onu hazret-i Ebû Bekr'e ve hazret-i Ömer'e ver­diler. Onlar da in­celeyerek, bu kitap elbette güzeldir, dediler. Bunun üze­rine Resûlullah: "Adı geçen Ebü'l-Hasan'ın elbisesini soyun, iftirâ edenlere vurulduğu gibi had vurun." buyurdu. Beşinci sopadan sonra hazret-i Ebû Bekr; "Yâ Resûlallah böyle yapması yine senin sünnetini tâzim içindi. Fakat ya­nıldı." dedi. İmâm-ı Gazâlî de affetti. Ebü'l-Hasan uyanınca gördüklerini talebelerine anlattı. Tövbe etti. Bir ay, rüyâsında yediği sopaların acısından rahatsız oldu, canı yandı. Sonra geçti, fakat ölünceye kadar sopaların izi sırtında görüldü. Bu rüyâ­sından sonra dâimâ İhyâ kitabını okur, ona hürmet ederdi. Anadolu'da yaşayan büyük velîlerden Hacım Sultan (rahmetullahi teâlâ aleyh) Susuz'a vardıktan bir müddet sonra rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Hacım Sultan Peygamber efendimizin elini öptü. Pey­gamber efendimiz ona; "Ey ciğerpârem Hacım! Senin makâmın burası­dır. Burada karar eyle. Senin ömrün burada geçer. Allahü teâlâdan râzı ol. O'na tevekkül eyle." buyurdu ve bâzı nasîhatlarda bulundu. Hacım Sultan uykudan uyanınca, Allahü teâlâya şükretti. Büyük velîlerden İbn-i Hafîf (rahmetullahi teâlâ aleyh) rüyâlarından birini şöyle anlatır: Bir gece rüyâmda Peygamber efendimizi gördüm. Ya- nıma geldiler ve mübârek ayağının ucuyla beni uyandırdılar. Kendi­sine bakınca; "Bir kimse Allahü teâlâya giden yolu öğrenir, sonra bu yol­dan ayrılırsa, Allahü teâlâ bu ki­şiyi, âlemde hiçbir kimseye vermediği bir azap ile cezâlandırır." buyurdular. Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen âlim ve velîlerin meşhûrlarından Mazhar-ı Cân-ı Cânân (rahmetullahi teâlâ aleyh) şöyle anlatmıştır: "Bir defâ cihânın süsü ve kâinâtın serveri olan Peygamber efendimizi rüyâda görmekle şereflendim. Yanyana uzanmış yatıyorduk. O kadar yakındık ki, mübârek nefesi yüzüme geliyordu. Bu esnâda susadım. Serhend büyüğünün oğulları, yâni İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin evlâdı da orada idiler. Resûlullah, onlardan birine su getir­mesini emir buyurdu. Fakîr; "Yâ Resûlallah, onlar benim pîrimin evlâdı­dır." diye arzettim. "Onlar bizim sözümüzü tutarlar." buyurdu. Onlardan bir azîz, kalkıp su getirdi. Kana kana içtim. Sonra; "Yâ Resûlallah, hazre- tiniz Müceddîd-i elf-i sânî hakkında ne buyurursunuz?" diye arzettim. "Ümmetimde onun bir benzeri yoktur." buyurdu. "Yâ Resûlallah! İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât'ı, mübârek nazarlarınızdan geçti mi?" dedim. Buyurdu ki: "Eğer ondan hatırladığın bir yer varsa oku!" Ben de, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin bâzı mektuplarında geçen ve Allahü teâlâ için; "O, verâ-ül-verâ sonra yine verâ-ül-verâ'dır, yâni Allahü teâlâ ötelerin ötesidir. Akıl neyi düşünür ve neyi tasavvur ederse O değildir" buyurduğunu okudum. Resûlullah efendimiz bunu çok beğendi ve; "Tek­rar oku!" buyurunca, tekrar okudum. Bu ifâdeleri çok güzel buldu. Bu hâl epey bir müddet devâm etti. Sabah olunca bü­yüklerden bir zât erkenden gelip bana; "Ben bu gece rüyâmda sizin bir rüyâ gördüğünüzü gördüm. O rüyâyı bana anlat!" deyince, anlattım. Çok beğenip, hayret etti. Ben gördüğüm bu rüyâda, Resûlullah efendimizin mübârek nefesinin ve soh­betinin bereketiyle kendimi tamâmen nûr ve huzur içinde buldum. Uya­nık iken ele geçen şeylerden daha çok bereketli olan bu rüyânın bereketiyle günlerce acıkmadım ve susamadım." Bursa velîlerinden Miskâlî Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazret­lerini sevenlerden Mustafa Efendi adında bir zât şöyle anlatmıştır: "Bir gün damda uyuyordum. Rüyâmda Miskâlî Efendi ayağı ile bana doku­nup; "Kalk buradan bire gâfil!" dedi. Hemen uyandım rüyânın tesiriyle ye­rimden fırlayıp kalktım. O anda tavanda bulunan büyük bir taş parçala­nıp, bir parçası tam başımı koydu­ğum yere düştü. Sonra huzûruna gitti­ğimde kulağıma yavaşça; "Yatacaktın de­ğil mi?" dedi." Anadolu evliyâsından Baba Haydar Semerkandî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin zamânında, pâdişâh Kânûnî Sultan Süleymân, bir gece rü­yâsında ak sakallı, nûr yüzlü bir ihtiyârın sırtını sıvazladığını gör- dü. İhtiyâr kendisine: "Efendimiz, Eyüp'teki Baba Haydar sizi kulübe­sinde bekliyor. Onu ziyâret ediniz." dedi. Pâdişâh uyanınca bu sıcak sesi mânâlândırmaya çalıştı. Kimdi bu Baba Haydar? Devamlı Eyüb'e gitme­sine rağmen, Baba Haydar diye birisinden bahsedildiğini hiç duymamıştı. Pâdişâhı ayağına dâvet eden bu zât kimdi? Kânûnî bunları düşünürken Şeyhülislâm huzûra girdi. Pâdişâhı düşün­celi görünce; "Bir derdiniz mi var Sultânım?" diye sordu. Pâdişâh da; "Hayrolsun inşâallah. Bu gece rüyâda yaşlı bir zât bana; "Eyüp'te Baba Haydar sizi bekliyor." dedi. Buna bir mânâ veremedim. Bu dâvete, sen ne dersin?" dedi. Şeyhülis­lâm; "Hayırdır inşâallah Pâdişâhım! Eyüp'te hiç bu isimde kimsenin bu­lunduğunu bilmiyorum. Baba Haydar kim acabâ? Sizinle Baba Haydar'ı ara­yıp bir ziyâret etsek iyi olur." dedi. Kânûnî bir süre sonra rüyâsını unuttu. Ak­şam yatınca, yine o ak sakallı ihtiyârı rüyâsında gördü ve yine: "Baba Haydar sizi kulübesinde bekliyor Pâdişâhım!" dedi. Sabah Pâ­dişâh, rüyâsını Şeyhülislâma anlatınca, o da; "Bu ziyâret artık mecbûr oldu Pâdişâ­hım!" dedi. Pâdişâh buna rağmen o gün de Baba Haydar'ın ziyâretine gidemedi. Gece yatınca rüyâsında üçüncü defâ yaşlı zâtı gördü. Pâdişâha dargın dargın bakıp, kırık bir sesle sâdece: "Baba Haydar sizi bekliyor." dedi. Sabah olunca, Sultan lalasını ya­nına ça­ğırıp; "Tez davran. Eyüp'ten dâvet aldık gidiyoruz." dedi. Her ikisi kıyâfet de­ğiştirip, Eyüb'e gittiler. Öğle ezânı okunduğu sıra Eyüb'e var­dılar ve namaz kıl­dıktan sonra cemâatten bâzı kişilere: "Biz uzaktan geldik. Baba Haydar isimli birini arıyoruz. Acaba tanıyor mu­sunuz?" diye sordular. Koca câmide Baba Haydar'ı tanıyan çıkmadı. Sokakta bulunan dükkan sahiplerine de sordular. Onlar da tanımıyordu. Bu sırada küçük bir çocuk: "Siz şu tepede oturan ve kimseyle konuşmayan amcayı mı arıyorsu­nuz?" diye sordu. Sultan da gayr-i ihtiyârî; "Evet, onu arıyoruz." deyince, çocuk ken­disini tâkib etmelerini istedi. Epeyce gittikten sonra, yapayalnız köhne bir kulü­beyi işâret ederek; "O amca bu kulübede yaşar. Ama kim­seyle konuşmaz, kim­seyi de kulübeye almaz." dedi. Pâdişâh ve lalası yavaşça kulübeye yaklaşıp, kulübenin önünde tereddüd içinde beklerken içeriden titrek ince bir ses: "Buyurunuz Pâdişâhım!" diyerek dâvet etti. Pâdişâh selâm vererek içeri girdi. Baba Haydar bir postekinin üzerinde oturuyordu. Binlerce si­nek her ya­nını kaplamış onu gizliyordu. Geceleri rüyâsına giren zâtı me­rak eden Pâdişâh, büyük bir dikkatle Baba Haydar'ın yüzüne bakıyordu. Fakat sineklerden yüzünü seçemiyordu. Bir müddet duran Sultan daya­namayarak; "Hazret! Şu sinekleri kovalasan da yüzünü bir görsek." dedi. Baba Haydar; "Sultânım! Siz Peygamber efendimizin vekîlisiniz. Şu gü­cünüzü gösterin de sinekleri siz kovalayın." buyu­runca, Sultan hemen harekete geçti. Ne kadar uğraştı ise sinekleri kovalaya­madı. Baba Hay­dar hazretleri kalkıp, pencereyi açtı ve odaya doğru dönüp; "Haydi baka­lım!" deyince, bütün sinekler emir almışçasına odayı hemen bo­şalttı. Pâ­dişâh o anda karşısında nûr yüzlü güleç bir ihtiyar zâtın durduğunu gördü. Elini öpmek istedi ise de Baba Haydar elini çekti. Pâdişâh ona: "Efendim! Benden ne dilerseniz dileyin." dedi. "Senin sağlığından başka hiçbir şey istemem." deyince, Sultan postekinin altına, altın dolu bir kese bı­rakmak istedi. Bunu fark eden Baba Haydar, eliyle keseyi ite­rek: "Mâdem çok istiyorsan, şuraya bir mescid inşâ ettir. Çünkü öyle zan­nediyo­rum ki bana komşular gelecek. Eyüp Câmii uzak. Onlar için bu­raya bir mescit yaptır da gece gündüz ibâdet etsinler." dedi. Pâdişâh bu isteği hemen yerine ge­tirdi. Câmi kısa zamanda tamamlandı. Câminin açılışında Kânûnî Sultan Sü­leymân da hazır bulundu ve Baba Haydar'ın yanına giderek: "Efendi hazretleri buyurunuz. Artık mescid sizindir. Orada sizin için de hu­sûsî yer yaptırılmıştır." dedi. Baba Haydar, Sultana; "Ben ölünceye kadar mekânım şu gördüğün kulübe­dir. Öldüğüm zaman bu kulübenin bulunduğu yere gömülmek iste­rim. Benim başımın ucunda mescid olduktan sonra, üzerime sakın türbe yaptırmayın. Bir mezar taşı bana yeter. Bu bizim sana vasiyetimiz ol­sun." dedi. Pâdişâhın bütün ısrarlarına rağmen, mescidde kendisi için hazırlanan odada oturmadı. Baba Haydar, vefât edinceye kadar bu câ­mide imâmlık yaptı ve insanlara vâz u nasî­hatleri ile doğru yolu anlattı. Kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin beşincisi olan Sultân-ül-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) vefât ettikten sonra, büyüklerden biri kendisini rüyâda görüp; "Allahü teâlâ sana ne muâmele eyledi." diye sordu. Buyurdular ki: "Beni toprağa koy­dukları zaman bir ses duydum ki; "Ey Bâyezîd! Bizim için ne getirdin?" diyordu. "Yâ Rabbî! Sana lâ­yık hiç bir iyi amel yapamadım. Huzûruna lâ­yık hiçbir şey getiremedim, ama şirk de getirmedim." dedim. Hazret-i Bâyezîd, vefât ettikten sonra, büyük zâtlardan birisi kendisini rü­yâda görüp sordu. "Münker ve Nekir sana nasıl muâmele eyledi?" Ce­vâbında; "O iki mübârek melek gelip; "Rabbin kimdir?" diye sorunca, onlara dedim ki: "Bunu sormakla sizin maksadınız hâsıl olmaz. Siz bana O'nu soracağınıza, beni O'na sorun. Eğer O, beni, kulu olarak kabûl ederse ne âlâ. Mâzallah O, beni kulu olarak kabûl etmezse, ben, yüz defâ; "O, benim Rabbimdir." desem ne fay­dası olur?" buyurdu. Evliyânın büyüklerinden Ebû Bekr Kettânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retleri şöyle anlatıyor: "Bir kere rüyâmda çok güzel bir genç gördüm. "Sen kim­sin?" diye sordum. "Takvâyım." dedi. "Nerede ikâmet edersin?" deyince; "Dertlilerin kalbinde." dedi. Sonra diğer tarafa baktığımda, çir­kin, siyah bir ko­cakarı gördüm. "Sen kimsin?" dedim. "Ben kahkaha, zevk ve keyifim." dedi. "Nerede ikâmet edersin?" deyince; "Çok gülenle­rin kalbinde." dedi. Uyandıktan sonra hiç bir zaman kahkaha ile gülme­meye niyet ettim." Evliyânın meşhurlarından Ebû Bekr Verrâk (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerini vefâtından sonra rüyâda gördüler. Benzi sararmış bir hâlde hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Sebebini sorduklarında; "Gömülü bulun­duğum şu kabristana defnedilen cenâzelerden, onda biri bile mümin ola­rak ölmemiş." buyurdu. "Öl­dükten sonra sana nasıl muâmele edildi?" diye sorduklarında: "Elime bir sevap ve günah defteri verildi. Bunu okur­ken, bilmediğim bir günahtan dolayı, amel defteri baştan başa simsiyah oldu. Geriye kalan kısmını okuyamadım. O sırada bir nidâ geldi ve; "Dünyâda iken lütuf ve ihsânımız olarak bu günâhını gizle­miştik, burada açıklamak bize yakışmaz, affettik." buyruldu. Cezâyir'de yetişen büyük velîlerden Ebü'l-Abbâs Müstegânimî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin annesi Fâtıma Hanım anlatır: Hâmile iken "Bir gece rüyâmda âlemlerin efendisi olan Peygamber efen­dimizi görmekle şereflendim. Mübârek ellerinde bir demet nergis çiçeği vardı. Tebessüm ederek çiçek demetini bana attılar. Ben de onu büyük bir hayâ ve edep içerisinde ya­kaladım ve uyandım. Büyük bir sevinç içe­risinde rüyâmı zevcime, kocama an­lattım. O da buna çok sevinip; "Bu rüyân, Allahü teâlânın bizlere sâlih bir erkek evlâd ihsân edeceğine alâ­mettir." diye tâbir etti. Yedi ay sonra bir oğlum dün­yâya geldi. Allahü teâlâ bizi, rüyâmdaki müjdeye kavuşturmuştu." Kuzey Afrika'da yetişen büyük velîlerden Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî (rah- metullahi teâlâ aleyh) Resûlullah efendimizi sallallahü aleyhi ve sellem rü­yâda gördü. Peygamber efendimiz ona; "Yâ Ali! Elbiselerini kir­den te- mizle ki, her nefesinde Allahü teâlânın imdâdına mazhâr olasın." buyur- du. "Yâ Resûlallah! Benim elbisem hangisidir?" dedim. Buyurdu ki: "Allahü teâlâ sana beş hil'at giydirmiştir. Muhabbet, tevhîd, mârifet, îmân ve İslâm hil'atlarıdır. Allahü teâlâya muhabbet edene, sevene her şey ko- lay olur. Allahü teâlâyı tanı­yanın gözünde dünyâdan bir şey kalmaz. Al- lahü teâlâyı vahdâniyetle bilen, O'na hiçbir şeyi ortak koşmaz. Allahü teâlâya inanan, her şeyde emin olur. İslâmla sı­fatlanan, Hak teâlâya âsî olmaz. Eğer âsî olursa, af diler. Af dilerse, kabûl edilir. Ebü'l-Hasan der ki: Bu îzâhtan, Allahü teâlanın Kur'ân-ı kerîmde meâlen; "Ve elbiseni te­mizle." âyetinin mânâsını anladım." Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri anlatır: "Bir gece rüyâmda hazret-i E- bû Bekr-i Sıddîk'ı gördüm. Bana; "Dünyâ sevgisinin kalpten çıktığının a- lâmeti ne­dir, biliyor musun?" diye sordu. Bilmediğimi söyleyince; "Dünyâ sevgisinin kalpten çıktığının alâmeti; bulunca vermek, olmayınca kalben rahat olmaktır." buyurdu. Osmanlı âlimlerinin en meşhûrlarından ve büyük velî Ebüssü'ûd Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) Şeyhülislâm olmasıyla ilgili bir rüyâsını şöyle anlat­mıştır: "Henüz daha medresede talebe iken, bir gece rü­yâm- da Zeyrek Câmiine girdim. Câmi çok kalabalık idi. "Bu topluluk ne­dir?" dedim. "Resûl-i ekrem efendimizin dîvân-ı seâdetleridir, toplantıla­rıdır" denildi. Hürmetle bir köşede durdum. Önümde de, o devrin müftîsi İbn-i Kemâl Paşa oturuyordu. Peygamber efendimiz mihrâbda bulunu­yordu. Sağ ve solunda Eshâb-ı kirâm efendilerimiz edeble ayakta duru­yorlardı. Resûlullah efendimizin huzûrunda da bir zât vardı. Kıyâfetinden onu A- rab zannetmiştim. Peygamber efendimiz ile dizdize denile­cek bir hâlde oturuyor ve konuşuyordu. Acabâ bu zât kimdir ki, Eshâb-ı kirâm efendile- rimiz ayakta oldukları hâlde, o, Resûlullah'ın huzûrunda oturu­yor? diye­rek hayret ettim. Konuşmalarını dinledim; Peygamber efendimiz Arabca konu­şuyorlar, o zât ise Farsça söylüyordu. Peygamber efendimiz ona; "Yâ Mevlânâ Câmî, ben Arabca konuşuyorum, sen de Arabca ko­nuş" buyurunca, Arab zan­nettiğim o zâtın Mevlânâ Abdürrahmân Câmî ol- duğunu anladım. Mevlânâ Câmî, Peygamberimize; "Yâ Resûlallah! Bir hatâmdan dolayı sizden özür dile­miştim. Acabâ özrüm makbûl olmadı mı?" dedi. Peygamber efendimiz; "Ne yolla îtirâz etmiştin?" buyurunca, şöyle dedi: "Sizi methetmek için yazdığım bir kasîdemde; "Onun sırrına eremiyorum, O Arabdır, ben ise Acemim..." demiş­tim" dedi. Peygamber efendimiz; "Beis yok, Farsça konuşman da makbûldür" buyurdu. Sonra Peygamberimiz, Mevlânâ Câmî'ye hitâben; "Şu oturan kimseyi bilir mi­sin?" diyerek İbn-i Kemâl Paşayı gösterdiler. Mevlânâ Câmî; "Bilmem yâ Resûlallah" dedi. Peygamber efendimiz; "O, İbn-i Kemâl Paşadır ve hâ­len ümmetimin müftîsidir." buyurdu. Sonra da beni göstererek; "Ya onun arkasında oturan şu kimseyi bilir misin?" buyurdu. Mevlânâ Câmî yine; "Hayır Yâ Resûlallah" dedi. Peygamber efendimiz; "O, Ebüssü'ûd bin Yavsî'dir. O da üm­metimin müftîsi olsa gerektir." buyurdu. Bu sâdık rü­yâdan tam otuz yıl sonra, bu âcize fetvâ işleri vazifesi verildi. Osmanlıların kuruluş devrinde Bursa'da yaşamış büyük velî Emîr Sultan (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebelerinden birisi anla­tır: Bir gece rü­yâmda şöyle gördüm: Bursa'nın uzak kasabalarından bir­kaç kişi: "Bursa'da bir evliyâ var. Allahü teâlânın izniyle ne hâcetin varsa verirmiş." diye yola çıktılar. Ben de yatakta yatıyordum. Onların dedikle­rini duyunca, aralarına katılarak, biz de duâsını alalım diye birlikte Bur­sa'ya gittik. Dergâha girip Emîr Sultan'ı gö­rünce bayılmışım. Aklım ba­şıma gelince, ayağa kalkacak tâkati bulamadım. Emekliye emekliye Sultan hazretlerinin yanına vardım. "Sultânım, beni talebe­liğe kabûl edin!" dedim. "Kâbûl eyledik!" diyerek mübârek elleri ile sırtımı sı­ğadılar. Heyecanla uyandım. Rüyâmı anneme anlattım ve tâbir etmesini istedim. Annem; "Sen hemen o büyük velînin yanına koş, himmetine kavuşarak duâsını al." dedi. Hemen yola çıktım. Bir grup insanın, rüyâmdaki gibi; "Gidip Emîr Sultan'ı ziyâret edelim. Onun duâsını alalım." diye yürüdük­lerini gördüm. Ara­larına katılarak, rüyâmdaki gibi, sırayla dergâha girip huzûrlarına çıktık. Emîr Sultan'ın mübârek nazarlarına kavuşunca, aklım başımdan gitti. Düşüp bayıl­dım. Aklım başıma gelince, ayağa kalkama­yıp, emekliyerek ayak uçlarına kadar gittim. "Bizi talebeliğe kabûl buyu­run Sultânım." deyince; "Biz seni talebeliğe kabûl edeli kırk yıl oldu." bu­yurdular. Musul âlimlerinden ve Evliyânın büyüklerinden Feth-i Mûsulî (rah- metullahi teâlâ aleyh) şöyle anlatır: "Bir gün Emir-ül-müminîn hazret-i Ali'yi rüyâmda görüp, bana nasîhat et, dedim. Tevâzudan daha iyi bir şey gör­medim. Yalnız Allahü teâlâdan sevap umarak, zenginin yoksula gös­terdiği tevâ­zudan daha güzel ne olabilir, dedi. Biraz daha nasîhat edin, dedim. Buyurdu ki: Ondan daha güzel olanı, Allahü teâlâya gâyet fazla güven duyan fakirin, zen­gine karşı kibirli ve gururlu davranmasıdır." Vefâtından sonra Feth-i Mûsulî'yi rüyâda görenler; "Allahü teâlâ sana ne yaptı?" dediler. Dedi ki: Allahü teâlâ bana; "Niçin o kadar ağla­dın?" buyurdu. "Günahlarım ve kusurlarım sebebiyle yüzüm olmadığın­dan ağlıyorum." dedim. "Ey Feth! Bu çok ağlaman sebebiyle, günâhını yazan meleğe sana günah yaz­mamasını emretmiştim." buyurdu. İstanbul evliyâsının büyüklerinden Mehmed Emîn Tokâdî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak Hattat Muhammed Râsim Efendi şöyle anlatır; "Cennetmekân Üçüncü Ahmed Hânın vefâ­tından sonra, şöyle bir rüyâ gördüm. Geniş bir sahrada orduyu hümâyûn kurul- muştu. Bir tepe üzerinde de sultanlara mahsûs bir çadır, çadırın et­ra- fında ise büyük bir kalabalık vardı. Ka­labalıktan bir kişiye yaklaşıp; "Bu ordunun kumandanı kimdir?" diye sordum. O da; "Âhir zaman Peygam­beri Muhammed aleyhisselâmdır." dedi. Cehennem'e götürülecek bâzı kimseler bu büyük çadıra götürülüyor, buradan şefâat edilirse Cehen- nem'den kurtuluyordu. Yine birisine; "Peygamber efendimiz ne­rede bulu­nuyor?" diye sorduğumda; "Tepedeki büyük çadırda" dedi. Hemen ça- dırın ya­nına koştum. Çadırın kapısına vardığımda, Mehmed Emîn To- kâdî hazretlerini çadırın kapısında gördüm. Şefâat istiyenleri çadırın içi- ne götürüp, getiriyordu. Çok şaşırdım. Biz bu zâtı anlayamamı­şız diye çok üzüldüm. O anda elleri bağlı birini çadırın kapısına doğru getirdikle- rini gördüm. "Bu kimdir?" diye sordu­ğumda, Sultan Ahmed'dir dediler. Sonra çadıra yaklaşıp, Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerine teslim ettiler. O da önüne düşüp çadırın içine girdiler. İçeride Pey­gamber efen­dimiz kendisine iltifât buyurdu. Çadırdan çıktıklarında Mehmed Emîn Tokâdî hazretleri; "Şefâat buyurulup affolundun, müjde olsun!" diye ba­ğırdı. Dışarda sultanlara mahsus süslü bir at duruyordu. Mehmed Emîn Tokâdî hazretleri, sultânı tâzim ve hürmetle çadırdan çıkarıp, bekleyen süslü ata bin­dirdi. Etraftakilerin tebrikleri arasında, süratle oradan uzak­laştı. Bu rüyâyı gördükten sonra ertesi gün talebelere hat dersi veriyor­dum. Mehmed Emîn Efendi bâzı günler teşrif ederdi. O gün de dershâ­nemizi teşrif etti. Hemen karşılayıp elini öptüm. Bu sırada bana; "Hoca Efendi, akşamki sey­râna ne dersin?" buyurdu. O gece gördüğüm rüyâyı hatırlayıp ağlayarak ellerine kapandım. Mehmed Emîn Efendi de ağladı. Sonra şükredip bana; "Ben hayatta iken bu gibi ilâhî sırları yayarak, bi­zim hâlimizi teşhir etmene rızâ göstermem. Vefâtımdan sonra anlat­manda bir mahzûr yoktur." buyurdu. Vefâtına kadar bunu kimseye an­latmadım. Vefâtından sonra güzel vasıflarını ve üstünlüğünü yâd etmek bakımından yeri geldikçe nakleder oldum." Şam'da yetişen büyük velîlerden Muhammed Bedahşî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak Sultânın yakınlarından Hasan Can anlatır: Mı­sır feth olunduğu günlerdi. Bir sabah, Yavuz Sultan Selîm Han bana şöyle bu­yurdu: "Bu gece rüyâda Muhammed Bedahşî'yi gördüm. Yolculuk hazırlığında olup, bir beyaz kepenek giymiş, üstüne de bir ip kuşak bağlamıştı. Bu hâlde ge­lip, yolculuğa çıkacağını söyleyip bizimle vedâlaştı." Ben ise, gençlik atılganlığı ile hemen rüyâyı tabire giriştim ve; "Velîlerin görünüşte çıkacakları yolculuk, âhiret seferi olmak gerektir. E- ğer vefât etmemiş ise, yakında vefât edeceklerine işârettir." dedim. Ya­vuz Sultan Selîm Han karşılık vermedi. Ben de rüyâyı böyle tabir ettiğim için pişmanlık duydum. Çok geçmeden, Muhammed Bedahşî'nin ölüm döşeğinde Şam'ın ileri gelenlerini toplayıp; "Yavuz Sultan Selîm Hanın Allahü teâlâ katında övülmüş olduğunu haber vererek, Arap diyâ­rının fethiyle Hak teâlâ tarafından vazifelendirildiğini, bilcümle evliyânın onun yardımcısı olduğunu bildirdi. Orada hazır olanlara veya olmayanlara, Sultânın emirlerine saygılı olmalarını tavsiye etmiş ve ayrıca; "Hara- meyn-i Muhteremeyne (Mekke-i mükerreme ve Medîne-i münevvereye) hizmetleri ile başlara tâc olan Sultân'a benden duâ ve selâmlarımı ve muhabbetlerimi iletirken dünyâdan da sefer ettiğimi bildi­rin." diye vasiyet- te bulunmuştu. Tâbiînden ve hanım velîlerin büyüklerinden Râbia-i Adviyye (rahme- tullahi teâlâ aleyhâ) hazretleri hakkında Abede binti Şevvâl şöyle anlat- mıştır: "Râbia'yı vefatından bir sene sonra rüyâda gördüm. Yeşil el­bise- ler giymiş, başında da ye­şil bir örtüsü vardı. Ben; "Seni sardığım kefeni- ne ne oldu?" dedim. "Allahü teâlâ onları çıkardı ve bana bunları verdi." dedi. Vefâtından sonra kendisini rüyâda görenler; "Münker ve Nekir me­lekleri ile aranızda ne gibi bir şey oldu?" diye sordular. "O iki heybetli melek gelip de bana Men rabbüke (= Rabbin kim?) suâlini sorunca, on­lara dedim ki, ey me­lekler! Hemen geri gidip Rabbime şöyle arzediniz: (Ey Allah'ım! Dünyâda bunca halk arasında, ihtiyar bir kadıncağızı unut­madın. Ben, seni hiç unutur muyum?)" Bessâr bin Gâlib en-Necrânî diyor ki: "Râbia-i Adviyye için vefâtın­dan sonra hep duâ ederdim. Bir defasında onu rüyâmda gördüm. Bana; "Hediyelerin nûrdan mendil içinde ve nûrla kaplanmış tabaklarla bize su­nulmaktadır." dedi. "Bu nasıl oluyor?" dedim. "Hayatta olan müminler ö- lüler için duâ ettiklerinde, ipek mendiller içinde nûrdan tabaklara konup, ölüye götürülür ve (Bu, sana filân dostunun hediyesidir) denilir" buyurdu. Hindistan'da yetişen evliyânın büyüklerinden Şâh-ı A'lâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri'nin vefâtından, iki seneden fazlaca bir zaman geç- mişti ki, tale­belerinden ve aynı zamanda sultânın yakın adamların­dan o- lan Mesmât Revşenâhî ismindeki bir zât, mübârek hocasının kab­rini tâ- mir etmek, kabrin üzerine güzel bir türbe yapmak istedi. Fetihpûr şeh- rinden kırmızı taş getirtti. İn­şâata başlandı. İşin başında bulunan mü­hendis gece rüyâsında, Şeyh'in, kabrinin üstünde ayakta durduğunu ve; "Siz benim kabrimi kazarken, tabutumun tahta­sına bir tuğla parçası düş-  tü. Tahtayı kırdı ve sol dizimin üzerine geldi. Hemen o tuğla parça­sını tabutumdan çıkarın, alın. Tahtayı düzeltin ve sonra inşâata de­vâm edin" buyurduğunu gördü. Sabah olunca o mühendis, Mesmât'ın yanına geldi ve rüyâsını anlattı. Mesmât; "Hazret-i Şeyh'in buyurduğunu yapın." dedi. Öyle yaptılar. İleri gelenler, şehrin büyükleri, o zâtın talebeleri ve o zâtın bü­yüklüğüne inananların huzûrunda kabri açtılar. Gerçekten tabu­tun tahtasının sol taraftan kırılmış olduğunu ve bir tuğla parçasının içine düş- tüğünü gördüler. Dü­şen tuğla parçasını almak için tabutu açtılar. Bir de ne görsünler. Bütün bedeni sağlam ve nûrlu, sîmâsı ise hayattaki ka­dar canlı ve tâze olarak duruyor. Hay­retler içinde kaldılar. Rüyâda ol­duklarını sandılar. Mesmât, hocasının mübârek bedenine gülsuyu ve anber sürdü. Hazır olanlar Fâtiha okudular. Sonra kırılmış tabutu tâmir ettiler ve tür- benin yapımına başladılar. Güzel bir türbe yapıldı. İn­sanlar ziyâret edip rûhâniyetinden istifâde ederlerdi. Evliyânın büyüklerinden Tâc-ül-Ârifîn Seyyid Ebü'l-Vefâ (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) ilim öğretmekle meşgûl olduğu sırada, bir gece rüyâsın- da Peygam­ber efendimizi gördü. Rüyâsını şöyle anlatır: "Resûl-i ekrem, Eshâbı ile berâber oturuyordu. Ben Eshâbdan bir zâta; "Bu top­luluk nedir?" diye sordum. O zât da; "Seyyid Ebü'l-Vefâ'ya, Allahü teâlâ yedi yâren verdi. Bu topluluğun gâyesi, onları tâyin etmektir." dedi. Ben bunu duyunca, bir köşede edeble oturdum. O tâyin olacak kimseleri görmek için beklemeye başladım. Resûl-i ekrem; İmâm-ı Hasan, İmâm-ı Hüseyin ve İmâm-ı Zeynel Âbidîn'e; "Gidin, Tâc-ül-Ârifîn'in ak­rabâsından Seyyid Matar, Seyyid Kâzım, Seyyid Muhammed, Seyyid Ali ibni Kamîs, Abdur- rahmân Tafsuncî, Ali ibni Haytî, Seyyid Askeri-i Şevdî adlı yedi kimseyi alıp getirin." buyurdu. Onları alıp, Peygamber efendimizin huzû­runa getirdiler. Ben bu zâtları görünce çok sevindim. Peygamber efen­dimiz; "Yâ Ha­san, yâ Hüseyin, yâ Zeynel Âbidîn! Gidiniz, oğlunuz Ebü'l-Vefâ'yı getirin." bu­yurdu. Bu emir üzerine onlar gelip, beni Peygamber efendimizin huzûruna gö­türdüler. Ben selâm verip, Peygamberimizin mübârek elini öptüm. Peygamber efendimiz bana; "Merhabâ yâ Ebü'l-Vefâ! Allahü teâlâ sana hem dünyâda hem âhirette yâren olarak bu yedi kişiyi verdi." buyurdu. Ben; "Yâ Resûlallah, bunla­rın derecesi nedir?" diye suâl edince; "Yâ Ebü'l-Vefâ! Senin yârenin olan bu yedi kişi dünyâ ve âhirette saîd kimselerdir. Bunların nesli kıyâmete kadar ke­silmeyip, bütün dünyâya yayılsa gerektir." buyurdu. Sonra o zâtlara dönerek; "Bi­rer ellerinizi Seyyid Ebü'l-Vefâ'nın sırtına, birer ellerinizi de benim elimin altına koyup bîat ediniz, ona yâren olunuz." diye emir buyurunca bu emri yerine getirdiler. Peygamber efendimiz, Ebü'l-Vefâ'ya dönerek; "Yâ Ebü'l-Vefâ! Sana yedi yâren verdik. Kim bunlara ihlâs ve sıdk ile riyâsız muhabbet besler ve mürîd olursa, kıyâmet gününde benim bayrağım altında haşrolunur. Benim evlâdım olan seyyidlere kim hürmet ederse, aynen bana hürmet etmiş olur. Bana hürmet eden, Allahü teâlâya hürmet etmiştir. Allahü teâ- lâya hürmet eden, Cennet'i ka­zanmıştır. Benim evlâdıma kim hürmet et- mezse, bana hürmet etmemiş olur. Bana hürmet etmeyen, Allahü teâlâ- ya hürmet etmemiştir. Allahü teâlâya hürmet etmeyenin yeri ise Cehen- nem'dir. Ey Ebü'l-Vefâ! Sana ve yârenlerine vasiyetim olsun. Kıyâmete kadar kim­seyle kavga ve anlaşmazlık çıkarmayın. Çünkü kavga ve anlaşmazlık karışan silsilenin nesli helâka uğrar. Ey Ebü'l-Vefâ! Benim sünnetimi ye­rine getirip bu yedi yârenin eteğine yapışan saâdete ulaşır. Bunlardan u- zaklaşan, benden uzak­laşmış olur." buyurdu. Ben bu ahde sâdık kala­cağımı söyledim ve bu yedi zâtı da cân u gönülden yârenliğe kabûl ettim. Peygamber efendimiz duâ ettiler. Kapı çalınmasıyla uyandım." Hanıma, "Git, bak kim gelmiş?" dedim. Hanım kapıyı açınca, o yedi zâtı gördü ve bana; "Yedi kişi geldi, seni soruyorlar." dedi. Onları içeri dâvet ede­rek, yemek yedirdim ve; "Gelmenizin sebebi nedir?" diye sor­dum. Onlar da; "Rüyâmızda Peygamber efendimizi gördük. Bize Tâc-ül-Ârifîn Seyyid Ebü'l-Vefâ sizin zâhiren ve bâtınen atanız oldu. Ona gidin, buyurdu." dediler. Ben de onlara gördüğüm rüyâyı anlattım. Onlar zâhi­ren de bana bîat ettiler. Evliyânın meşhurlarından Abdurrahmân bin Ali Sekkâf (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) bir elini devamlı gizli tutar, göstermek iste­mezdi. Bir defâsında bâ­zıları ısrarla sebebini sorunca şöyle anlatmıştır: Peygamber efendimizi methetmek için bir kasîde yazdım. Sonra dün- yâya düşkün olan bâzı kimseleri de methettim. Bunun üzerine Pey­gamber efendimizi rüyâmda gördüm. Beni azarlayıp elimi kesmemi em­retti. Ben de elimi kestim. Ebû Bekr-i Sıddîk (r.anh) bana şefâatçi olup, Resûlullah'dan affetmesini diledi. Bunun üzerine af buyurdular. Kestiğim elimi birleştirdim, eskisi gibi oldu. Uyandığım zaman elime bir baktım, kesilmiş ve birleştirilmiş olan yerde bir iz vardı. Sonra elini çıkarıp o ısrar edenlere gösterdi. Baktılar ki elindeki o izden bir nûr parlıyordu. Velîlerin büyüklerinden ve Ehl-i sünnetin amelde dört hak mezhebin­den biri olan Hanbelî mezhebinin imâmı Ahmed bin Hanbel (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretleri'nin vefât haberini İskenderiye'de iken duyan Muhammed bin Huzeyme, çok üzülmüştü. Rüyâsında Ahmed bin Han- bel'in salına salına yürü­düğünü görüp kendisine; "Ey İmâm! Bu böyle ne biçim yürüyüş?" dedi. O da; "Dünyâda Allahü teâlânın dînine hizmet e- denlerin, Cennet'teki yürüyüşleri böyledir." bu­yurdu. O; "Allahü teâlâ sa- na nasıl muâmele etti?" diye sual etti. İmâm hazretleri; "Allahü teâlâ beni affetti, başıma bir taç, ayağıma altından iki ayakkabı giydirdi ve; "Ey Ah- med! Kur'ân-ı kerîm benim kelâmımdır, diye inandığın için, bu iltifâtlara kavuştun. Ey İmâm! Süfyân-ı Sevrî'den sana ulaşan duâlar var, onlarla dünyâda duâ ettiğin gibi, şimdi de duâ et." dedi. Bu emir üze­rine; "Ey âlemlerin Rabbi olan Allah'ım! Bizleri af ve magfiret eyle. Bizlere suâl sorma." diye duâ ettim. Bu duâdan sonra; "Ey Ahmed! İşte Cennet, gir oraya buyurdu ve ben de Cennet'e girdim." dedi. Evliyânın büyüklerinden Ahmed bin İdrîs (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retlerinin talebelerinden biri şöyle anlatır: Mekke-i mükerremede hac farîzasını edâ ettikten sonra, şiddetli bir hastalığa tutuldum. İhtiyâcımı görecek kadar bile ayağa kalkamıyordum. Bu hâl üzere öleceğimden çok korktum. O hâlde Allahü teâlâya duâ edip, Ahmed bin İdrîs'in rûhâniye- tinden yardım istedim. O anda uyudum. Karşımda Ahmed bin İdrîs'i gör- düm. Ben bir divanda sırt üstü yatıyor­dum. O yanımda durdu. Bana; "Senin ilâcın Zemzem suyu ve ameliyat." bu­yurdu. Tâkatim hiç yoktu. Beni ameliyat etti. Çok terledim. Hattâ divandan yerlere terler damladı. O esnâda uyandım. Kendimi yokladığımda bir dinçlik hissettim. Ayağa kal- kıp yürümeye başladım. Hocamın bereketiyle şifâ buldum. Günler sonra tekrar hastalandım. Tekrar hocamı vesîle ederek yar­dım iste­dim. Rüyâmda onu yüksek bir mekânda, büyük bir çadır içinde tek başına otu­rur gördüm. Selâm verdim. Bana; "Otur." buyurdu. Huzû­runda oturunca: "Sen ölümden korkuyorsun değil mi?" buyurdu. "Evet efendim." dedim. Bir kâğıt alıp üzerine iki satır hâlinde, birinci satıra, öm­rün seksen seneye ulaşmadan öl­mezsin, ikinci satıra da inşâallah ârif­lerden bir zât olursun, diye yazdı. Sonra o kâğıdı bana verdi ve; "Oku." buyurdu. Ben de okudum. Bu hususta Allahü teâlâya şükrettim. Sonra da Resûlullah efendimizi göremediğimi hatırlayıp, görmekle şereflenmek istediğimi arzettim. O zaman; "Otur, görmene yardımcı olayım." buyurdu. O esnâda karşımda sırasıyla; hazret-i Ali, hazret-i Osman, hazret-i Ömer, hazret-i Ebû Bekr ile Peygamber efendimizi gördüm. Sonra uyan­dım. Gördüğüm rüyâ sebebiyle çok sevinçliydim. Sonra Mekke-i müker- remeden Yemen'e gittim. Subye şehrinde hocam Ahmed bin İdrîs'e ka­vuştum. Birinci günün gecesi, rüyâmda nûrlara gark olduğumu gördüm. Nûrun çokluğu sebebiyle kendimden geçtim. Uyandığımda vü­cûdum titriyordu. Daha sonra hocamdan İdrîsiyye yolunun edebini öğ­rendim. Bana: "Bizim yolumuza giren, yüce maksada kavuşur. Allahü teâlâyı tanır." buyurdu. Horasan'ın büyük velîlerinden Ahmed Nâmıkî Câmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri vefât ettikten üç gün sonra Kâdı Alâeddîn Mervezî Câm kasa­basına gelmişti. Ahmed Nâmık hazretlerinin vefâtını öğre­nince; "Ben ondan ha­dîs-i şerîf dinlemeye gelmiştim. Çünkü, onun sahîh hadîs-i şerîfler ile sahîh ol­mayanları birbirinden ayırabildiğini duydum. Yazık, ben onun huzûrunda bu­lunmaya ona hizmet etmeye kavuşama­dım." diyerek üzüldü. O sırada Ahmed Nâmıkî Câmî'nin yerinde oğulla­rından Burhâneddîn Nasr bulunuyordu. O, Kâdı Alâeddîn'i ağırladı. Kâdı Alâeddîn, her gün bir-iki defâ Ahmed Nâmık'ın kab­rine gidip, orada ağlı­yordu. Yine birgün kabrin ayak ucunda oturmuştu. Bu sırada uykuya daldı ve uzun müddet öyle kaldı. Burhâneddîn Nasr üç kişiyi ona kimsenin do­kunmaması için vazîfelendirdi. Kâdı Alâeddîn uyanınca, Şeyh Burhâned- dîn'in kütüphânesinde bulunan hadîs-i şerîf râvilerini (rivâyet edenleri) anlatan Esânid isimli kitabı ya­nında buldu. Ağlayarak dergâha geldi. Burhâneddîn Nasr'a rüyâsını anlatmak istediğinde o rüyâdan ha­berim var demek isteyerek; "Anlatmana gerek yok." dedi. Bunun üzerine ora- dakilere rüyâsını şöyle anlattı: Ahmed-i Nâmıkî'nin kabri başına oturmuştum. Kendi kendime; "Ne olaydı da onunla görüşebilseydim. Birkaç hadîs-i şerîf dinleseydim. Bu fırsatı kaçır­dım." diye düşünerek hem üzülüyor hem de ağlıyordum. Bu sırada bana bir ağırlık gelip, uyudum. Rüyâmda Ahmed-i Nâmıkî haz­retlerini gördüm. Yüksek bir yerde oturmuştu. Yanına gidip, selâm ver­dim. Bana iltifât etti. O sırada oğlu Burhâneddîn Nasr yanımıza geldi. Ona; "Ey Nasr! Git Esânid isimli kitabı ge­tir." dedi. O, kitabı getirince hu­zûrunda ondan pekçok hadîs okudum. Sahîh de­ğildir dediklerine işâret koyuyordum. Okuma işi bitince; "Ben bunların gerçek­ten sahîh olmadı­ğını nereden bileyim." dedim. Bunun üzerine bana; "Ben bun­ları sana söylerken, o sırada Resûlullah efendimizi görüyordum. Sahîh olmadı­ğını işâret buyurduklarını sana söylüyordum, sen de işâretliyordun." buyurdu. Sonra; "Efendim! Esânid kitabını bana lutfetseniz bizim için büyük devlet olur." dedim. Ahmed-i Nâmıkî; "Ey Nasr! Esânid'i Kâdıya ver. Bizden ona yâdigâr ol­sun. Bize de duâ eder." buyurdu. Uykudan uyandığımda; Esâ- nid kitabını için­deki hadîs-i şerîflerden sahîh olmayanları işâret edil­miş olarak yanımda bul­dum." Türkistan'da yetişen büyük velîlerden Ahmed Yesevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin vefâtından yaklaşık 200 yıl geçtikten sonra, birgün Büyük Türk Hâkânı Emîr Tîmûr Buhârâ'ya gitmek üzere yola çıktı ve Türkistan'a uğ­radı. O gece rüyâsında Ahmed Yesevî hazretlerini gör- dü. Kendisine: "Ey yiğit! Buhârâ'ya çabuk git! İnşâallah orada sana fetih nasîb olur. Senin başından çok hâdiseler geçse gerek. Zâten oranın in­sanları senin gelmeni bekliyorlar." bu­yurdu. Tîmûr Han uyanınca, bu müjdeye çok sevinip, Allahü teâlâya şükretti. Ertesi gün Türkistan hâki­mine çok para verip, Ahmed Yesevî hazretlerinin kabri üzerine mükem­mel bir türbe yaptırmasını emretti. O da, istenildiği gibi bir türbe yaptırdı. Türbe, bugün hâlâ bütün haşmetiyle durmaktadır. Buhârâ'da yetişen en büyük velîlerden Alâeddîn-i Attâr (rahmetulla- hi teâlâ aleyh) hazretlerinin vefâtlarından evvel, talebelerin­den biri şöyle bir rüyâ gördü: "Büyük bir otağ kurulmuş. Otağda Pey­gamber efendimiz de bulunuyordu. Alâeddîn-i Attâr hazretleri ile hocası Behâeddîn-i Buhârî hazretleri de otağın yanında duruyor ve içeri girip Peygamber efendimizi görmek istiyorlardı. Bir ara Behâüddîn-i Buhârî içeri girdi ve bir müddet sonra sevinç ile çıkarak bu­yurdu ki: "Bize, kab­rimizin 100 fersah mesâ- fesine defnedilecek her müslümana şefâat et­memiz ihsân edildi. Alâed- dîn-i Attâr'a da 40 fersah mesâfedekilere şe­fâat ihsân edildi. Bizi se- venlere ve ihlâs ile bağlılık gösterenlere de, bir fersah mesâfede olanlar ihsân edildi." (Bir fersah, altı kilometredir.) Evliyânın büyüklerinden Ali bin Muvaffak (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retleri bir zaman Kâbe-i muazzamayı tavaf ettikten sonra Altın oluğun hizâsında oturup tefekküre daldı. "Acabâ Allahü teâlâ indinde hâlim ni­cedir?" diye dü­şündü. Bu hâlde iken kendinden geçti uyudu. Rüyâsında kendisine; "Ey Ali bin Muvaffak! Elbette sen evine sevdiğini ve seni se­veni dâvet edersin. Biz de sev­diğimizi çağırırız." denildi. Sonra sevinçle uyandı. Ali bin Muvaffak hazretleri şöyle anlatır: "Bir sene hacca gitmiştim. Arefe gecesi olunca, Minâ'da Hîf Mescidinde uyudum. Rüyâmda; semâ­dan üzerle­rinde yeşil elbiseler bulunan iki meleğin indiğini gördüm. Birisi diğerine; "Bu sene, Kâbe-i muazzamayı kaç kişinin ziyâret ettiğini biliyor musun?" diye sordu. Diğeri; "Bilmiyorum!" dedi. Soran melek; "Altı yüz bin kişi ziyârette bulundu." dedi. Yine; "Kaç kişinin haccı kabûl oldu, bili­yor musun?" diye sordu. Diğeri yine bilmediğini söyleyince, soruyu soran melek; "Altı kişinin haccı kabûl oldu." dedi. Sonra, her iki melek havaya doğru yükselip, kayboldu­lar. Ben korku ile uyanıp çok üzüldüm. Altı kişi­nin haccı kabûl olunca, benim bu altı kişi arasında olmam pek zor, diye düşündüm. Arafât'tan ayrılıp Meş'ar-i Haram'a geldim. Geceyi orada ge­çirdim. İnsanların çok olmasına rağmen, pek azının haccının kabûl ol­masının üzerinde düşünmeye başladım. Bu düşünce ile uyuya kaldım. Önceki gördüğüm iki melek, yine aynı sûretleri üzere geldiler. Biri diğe­rine; "Bu gece, Allahü teâlânın nasıl ve ne ile hükmettiğini biliyor mu­sun?" dedi. Diğeri; "Bilmiyorum!" dedi. Bunun üzerine soruyu soran; "Al- lahü teâlâ altı kişiden herbirine, yüz bin kişi verdi. Onların haccını, bu altı kişinin yüzüsuyu hürmetine kabûl etti." dedi. O sırada ben sevinçle u- yandım." Horasan velîlerinden Ali Nâtikî (rahmetullahi teâlâ aleyh) kâdı iken bir rüyâ gördü. Rüyâsında kıyâmet kopmuştu. Halk, Arasat meydanında toplan­mıştı. Günahkârların hesapları görülmüş olanlarını zebanîler ya­kalayıp Cehen­nem ateşine atmak için götürüyorlardı. Cehennem'e müs- tahak olanların başında kâdı tâifesi geliyordu. Bir ara, sıra Herât'ın eski kâdısına geldi. Bu zât kolların­dan sürüklenerek götürülürken feryad içinde Ali Nâtikî'yi de göstererek; "Be­nim yerime kâdı olan budur. Bunu da benimle ateşe atın!" deyince, Zebânîler Seyyid Ali'yi de yakalayıp sü­rüklemeye başladılar. O da feryâd içinde yardım istemeye başladı. Bu sı­rada bir zât gelip, onun ellerini çözüp, zebânîlerin elin­den kurtardı. Sey- yid Ali heyecan içinde uyandı. Hemen tövbe ve istiğfâr etti. Sonra kâ- dılıktan ayrılarak rüyâsındaki zâtı aramaya başladı. Soranlara kâdılık­tan ayrılış sebebini hiç söylemedi. Bir köyden geçerken, yanına bir zât gelip; "Sizi hocam istiyor." diyerek Ali Nâtikî'yi berâberinde bir dergâha götür- dü. Ali Nâtikî ile hocasının huzûruna girdi. O zât; "Rüyânda gördü­ğün o zâta çok ben­ziyor muyuz?" buyurunca, Ali Nâtikî'nin o anda aklı başın- dan gitti. Hemen o zâtın elini öperek, ona talebe oldu. Ondan ta­savvuf yolunu öğrenerek, yüksek mertebelere kavuştu. Sonra hocası ta­rafından insanlara doğru yolu anlatmakla vazîfelendirildi. Tâbiîn devrinin büyük hadîs, kırâat, fıkıh imâmlarından ve velî A'meş (rahmetullahi teâlâ aleyh) vefâtından sonra da ilminin çokluğu sebebiyle, ha­yırla anılmıştır. Vefâtından sonra, evini birçok âlim ziyâret etmiştir. Cerîr şöyle anlatır: "Vefâtından sonra A'meş'i rüyâmda gördüm; "Nasıl­sın?" diye sordum. Bana; "Allah'ın mağfireti ile kurtulduk. Âlemlerin Rab- bi olan Allah'a hamd ol­sun." cevâbını verdi." İstanbul'da yaşamış büyük velîlerden Aynî Dede (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. O'na; "Deysûka'- ya git. Şu alâ­mette, şu halde olan Nâsûh Paşa isminde bir fa­kire doğru yolu göster." buyurdu. Sabah olunca Aynî Dede; "Bu ne hal­dir?" diye hayretle düşündü. Ertesi gece yine rüyâda; "Niçin hemen git­medin?" di- ye îkâz edildi. Sabah olunca yol hazır­lığını yapıp, hocasından izin alarak yola çıktı. Deysûka'ya vardığında, önce o zâtı, âlimler ve sâlihler arasın- da aradı, fakat bulamadı. Sonra araştırmaya devâm etti. Yine bulamadı. Ona; "Bu vasıflı bir kimse var, fakat ibâdet ve diyânet ile pek alâkası yok- tur. Ondan bahsetmeye bile değmez." demelerine rağ­men Aynî Dede o zâtın çağırılmasını istedi. O zât gelip, Aynî Dede'yi gö­rünce; "Ey efen­dim! Teşrîf ettiniz mi? Sana emredilen sözü yerine getir­din, demek!" dedi ve Aynî Dede'nin ellerine sarıldı. Aynî Dede; "Beni ne­reden tanıdın?" diye so­runca, o zât olanları hemen anlattı. Aynî Dede derhal ona yapa- cağı hizmeti ye­rine getirdi. İbâdet ve tâatla ilgili öğrete­ceklerini ona öğ- retti. O zât gücü nisbetinde rızkını kazanmak için çalışıp, boş zaman- larında da Aynî Dede'nin sohbetlerine devâm ederdi. Bir gün o zât Aynî Dede'nin sohbetine vaktinde gelemedi. Aynî Dede, me­rak edip evine gitti. Niçin gelmediğini sorduğunda, o zât; "Efendim! Bugün sohbeti ihmâl ettiğim sanılmasın. Vücûdumda hiç tâkat ve kuvvet kalmadı. Gö­züm ve gönlüm başka âlemi seyretmekte. Bütün âlem gül bahçesi gibi olup, âhiret kokusunu duydum. Bir Yâsîn-i şerîf okusanız da, rûhum tertemiz olsa, gönlüm açılsa." dedi. Aynî Dede Yâsîn-i şerîf okumaya başladı. Daha okuma bitmeden o zât rûhunu teslim etti. Büyük velîlerden Aynüzzemân Cemâleddîn-i Geylânî hazretleri, Necmeddîn-i Kübrâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin sohbetinde ve hiz­metinde bulunmak üzere, ilk defâ memleketinden ayrılarak yola çı­kacağı za­man, kendisine lâzım olur düşüncesiyle, kütüphânesinde bulu­nan, çeşitli ilim­lere dâir kitapları alıp götürdü. Uzun yolculuk esnâsında, bir gece rüyâsında Necmeddîn-i Kübrâ hazretle­rini gördü. Kendisine; "Ey Geylicik! Yükünü bırak da gel!" di­yordu. Uyandı­ğında, kendisinin dünyâlık bir şeyi bulunmadığını, dünyâlık toplayacak hâli de olmadığını düşünerek, üstâdın rüyâda kendisine böy- le söylemesinin hikmetini anlıyamadı. İkinci gece yine aynı rüyâyı gördü. Uyandığında bu sözün mânâsını daha fazla merak etti. Üçüncü gece rü- yâsında yine aynı şeyi söyleyince; "Ey efendim! Yüküm nedir?" diye suâl etti. "Toplayıp getirdiğin kitaplar." buyuruldu. Uyandığında, bu kitapların hocasından istifâde etmesine mâni ola­cağını anlayıp, hepsini Ceyhun Nehrine attı. Necmeddîn-i Kübrâ'nın huzûruna vardığında, ken­disine; "Ey Cemâleddîn! Eğer o kitapları nehre atmasaydın, biz­den isti­fâde edemezdin." buyurdu. Cemâleddîn söz dinleyip kitapları nehre at­tığı için çok sevindi. Hocasının dergâhında kırk gün kalmakla çok yüksek de­re­celere kavuştu. Kırk gün sonra hocası ona tarîkat hırkası giydirip, Aynüz- zemân, zamânın gözbebeği ünvânını verdi. Osmanlılar zamânında Anadolu'da yetişen evliyânın büyüklerinden, tefsîr, hadîs ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimi Behâeddînzâde (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak, Şakâyık-ı Nu'mâniyye isimli meşhûr eserin sâhibi olan ve Taşköprüzâde diye tanınan Ahmed bin Mustafa Efendi İstanbul'da Sahn-ı Se­mân medreselerinden birinde müderrislik yap- makta iken, başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlatır: "Fâtih medre­selerinde müderris idim. Bir gece, gecenin üçtebiri geç- tikten sonra teheccüd namazını kıldım. Bundan sonra uyumuşum. Rü- yâmda kendimi Medîne-i münevverede Resûlullah efendimizin huzûrun- da gördüm. Ba­şıma bir taç giydirdi. Bu rüyânın tesiri ve heyecânı ile bü- yük bir se­vinç içerisinde yattığım yerden doğruldum. Abdest alıp, âdetim üzere Kâdı Beydâvî hazretlerinin tefsîrini mütâlaaya başladım. Bu mübâ- rek ve saâ­det dolu gecenin sabahında gördüğüm rüyâyı hiç kimseye an- latmadım. Sabah namazın­dan sonra Behâeddînzâde bir haberci gönder- miş. Gelen haberci selâm verdikten sonra dedi ki: "Behâeddînzâde Efendi size selâm ediyor. İnşâallah pek yakın bir zamanda zât-ı âlileri kâdılık makâmına getirilecektir. Bu gece gördüğü rüyânın tâbiri bu­dur dedi." Hâlbuki rüyâyı kimseye anlatmamıştım. Behâ- eddînzâde Muhyiddîn Efendi, gayb âleminden keşf yolu ile rüyâmı anla- mıştı. Bu vak'adan kısa bir zaman sonra kendisini ziyârete gittim. Gör- düğüm rüyâyı ve kendisi tarafından gelen habercinin naklettiği tâbiri an- lattım. Rüyâmın tâbirinin aynen öyle oldu­ğunu bildirip, yakın zamanda kâdı olacağımı müjdeledi. Bu sohbet esnâsında, kâdılığı taleb etmedi­ğimi, mesûliyetinden korktuğumu söyledim. Bunun üze­rine: "Kâdılık mesleğini taleb etme. Bu mesleğe istekli ve hırslı olmak uy­gun de­ğildir. Ama talep ve rağbet etmediğin hâlde bu vazîfe verilirse, o zaman da red­detmeyip kabûl etmen gerekir." buyurdu. Bu çok güzel ve tesirli sözler gönlüme rahatlık verdi. Aradan çok zaman geçmemişti ki, bana Bursa kâdılığı verildi. Behâeddînzâde'nin sözlerini hatırlayıp, bu vazîfeyi kabûl ettim." Anadolu'da yetişen velîlerden Bekr Sıdkı Visâli (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin hocası Sâmi Niyâzî Uşşâkî Efendi, talebelerine sık sık; "Akşam ne rüyâ gördün?" diye sorardı. Bir gün Bekr Sıdkı Efendiye sorunca; "Efendim rü­yâmda bir meydanlıkta at koşusu vardı. Her at üze­rinde bir kişi vardı. Ben ise birbiri üzerine binmiş dört atın en üstündekine binmiştim. Atlar koşuya başla­dıktan sonra, benim bindiğim atlar en öne geçti ve hedefe en önce vardım. Orada bizlere bakan kalabalık, Bekr Efendi kazandı, diye bana iltifât ettiler." diye anlattı. Sâmi Niyâzî Uşşâkî de; "Oğlum Bekr! Sen dört ilme kavuşacaksın. Birinci at şerîat, ikinci at tarîkat, üçüncü at hakîkat, dördüncü at ise mârifet il­mine işârettir." bu­yurdu. Allahü teâlânın emirlerine ve Peygamber efendimizin sünnetine titiz­likle uyan, haram ve şüphelilerden şiddetle kaçınan Bişr-i Hâfî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretleri bir gece rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Peygamber efendimiz ona; "Allahü teâlânın seni neden üstün kıldığını biliyor musun?" bu­yurdu. O; "Hayır bilmiyorum yâ Resûlallah!" diye karşılık verdi. Hazret-i Pey­gamber şöyle buyurdu: "Sünnetime tâbi olman, sâlihlere hizmet etmen, din kar­deşlerine nasîhat etmen, Ehl-i beytimi ve Eshâbımı sevmen sebebiyle bu dere­ceye ka­vuştun." buyurdu. Bişr-i Hâfî hazretleri bütün ömrünü ilim öğrenmekle ve öğretmekle geçirdi. Şüphelilerden son derece sakınırdı. Konuştuğu zaman etrâfa ilim, ahlâk, hikmet kokuları yayılırdı. Tasavvuf yolunda büyük makâmlara erişmişti. H.227 senesi Rebîülevvel ayında Bağdât'ta vefât etti. Vefât et­tiğinde cenâzesini sabah evden çıkardılar. Fakat çok kalabalık olduğun­dan kabristana gece varabildiler. Kendi­sini rüyâda görüp; "Allahü teâlâ sana ne muâmele etti?" diye sorduklarında; "Benim cenâzemde bulu­nanı ve kıyâmete kadar beni seveni affeyledi." buyurdu. Tanınmış büyük evlîyadan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hakkında, Emîr Ahmed şöyle anlatır: "Mevlânâ'nın ismini ve vasıflarını işiterek ona âşık olmuştum. Memleketim Diyarbakır'dan Kon­ya'ya gitmeme, annem ve babam müsâde etmiyorlardı. Her geçen gün ona olan kavuşma arzum artıyor fakat nasıl gideceğimi bilemiyordum. Bir gece iki rekat namaz kılıp, Allahü teâlânın sevgili kullarını vesîle ederek çok duâ ve niyâzlarda bulundum. Sonra En'âm sûre-i şerîfini okuyarak uyudum. Rüyâmda Mevlânâ hazretlerini gördüm. Sîmâsı bana anlatı­lanlara aynen uyuyordu. Bizim eve gelmişti. Onu görünce koşarak huzû­runa yaklaştım ve hürmetle ellerinden öptüm. Beni ku­caklayıp alnımdan öptü. Eline aldığı bir makas ile alnım üzerinden bir mikdâr saçımı kese­rek; "Bu, Mesnevî âlimi olacak." buyurdu. Uyandığımda, saçlarım ve makas yastık üzerinde duruyordu. Bu rüyânın tesiri altında idim. Annem ve babam, ısrârlarıma dayanamıyarak izin verdiler. Doğruca Konya'ya gittim ve Mevlânâ'ya talebe olmakla şereflendim. Mesnevî üzerinde ça­lışmamı emir bu­yurdular. Kısa zamanda Mesnevî hakkında sorulan her soruyu cevaplandıracak hâle geldim." Büyük velîlerden Ebû Ali Dekkâk (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyur­dular ki: "Bir defâ Merv şehrinde, biraz hasta oldum. Nişâbur'a dönmeye niyet ettim. Bu düşünceler içerisinde uyuyakalmışım. Rüyâmda bir kimse bana, (Bu memle­ketten ayrılman imkânsız. Sohbetlerin, cinlerden bir cemâatin çok hoşuna gitti. Onlar, senin ders verdiğin meclisine devâm ediyorlar. Onların istifâde etmeleri­nin kesilmemesi için, burada bulunman icâb etmektedir.) dedi." Bunun üzerine orada kaldım. Evliyânın büyüklerinden Ebû Ali Müştevlî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gece rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Buyurdular ki: "Yâ Ebâ Ali! Seni, dervişleri sever ve onlara meyleder görürüm." Ebû Ali "Öyledir yâ Resûlallah!" dedi. "Seni, dervişlerin mühim işlerini yerine getirmek üzere vekil kıldım." bu­yurdular. Ebû Ali (rahmetullahi aleyh), bu vazîfeyi îfâ ederken, uygunsuz bir iş yapmaktan ve yapamıyacağı bir işle karşı­laşmaktan korkup; "Yâ Resûlallah! Ben bu vazîfeye lâyık mıyım? Bu iş için lâzım olan günâhtan korunma ve kifâ­yet, yeterlilik şartı bende mev­cut mudur?" dedi. Peygamber efendimiz; "Gü­nahtan korunma ve kifâyet şartıyle..." buyurdu. Ebû Ali; "Peki efendim." deyip sustu. Bundan sonra Allahü teâlâ, Ebû Ali'ye mal varlığı ihsân etti. Bu malı ile dervişlerin ihti­yâçlarını karşıladı. Arzularını, isteklerini yerine getirdi. Hiçbiri­nin bir sı­kıntısı olmaması için çok gayret ederdi. Onun bu hâli açığa çıktıktan sonra, dervişler kendisine gelerek ihtiyâçlarını, sıkıntılarını arzederlerdi. Bâzı­ları onun hakkında; "Dervişlik, bir şeye mâlik olmamak, başkalarının ihtiyaçla­rını temin etmek için de olsa, zenginlikten iyidir" dediler. Abdul­lah-i Ensârî, "O, bu işi kendiliğinden istemedi. Bilakis, Peygamber efen­dimiz tarafından va­zîfelendirildi. Sakın gaflete düşmeyesiniz ve aldanmıyası- nız" buyurdu. Büyük velî ve Mâlikî mezhebi fıkıh âlimi Ebû Midyen Mağribî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin vefâtından sonra rüyâda görülüp; "Al- lahü teâlâ sana ne muâmele eyledi?" diye soruldu. Cevâbında buyur­dular ki: "Allahü teâlâ beni huzûrunda durdurup; "Yâ Şuayb! Sağındakiler nedir?" bu­yurdu. "Yâ Rabbî! Senin ihsânındır." dedim. "Solundakiler ne­dir?" buyurdu. "Yâ Rabbî! Bunlar senin takdîrindir ve benim hatâlarımdır. Affını dilerim." de­dim. "İyiliklerini çok arttırdım, hatâlarını da mağfiret et­tim, sana ve seni seven­lere müjdeler olsun." buyurdu. Evliyâdan bir zât, rüyâsında bir kimse gördü. O kimse evliyâdan olan bu zâta dedi ki: "Ebû Midyen hazretleri'ne şöyle söyle: İlmi yay! Yarın yüksek kimselerle birlikte bulun, kimseye aldırma! Sen zürriyetlerin ba­bası olan Âdem aleyhisselâmın durumundasın." Bu zât, ertesi gün rüyâ­sını Ebû Midyen hazret­lerine anlattı. Rüyâyı dinledikten sonra buyurdu ki: "Ben buralardan ayrılıp, tenhâda yalnız kalmak, kendi başıma bulun­mak istiyordum. Her şeyden uzak­laşmak niyetindeydim. Senin bu rüyân ise, benim bu niyetime mâni oluyor. Meclis kurup, insanlara ilim öğret­memi emrediyor. "Yarın yüksek kimselerle berâber bulunacaksın." sözü, "Allahü teâlâyı zikredenlerin, O'nun hatırlandığı, emirlerinin anlatıldığı yerin Cennet bahçelerine benzetildiği." hadîs-i şerîfine işârettir. "Yüksek kimseler", Cennet ehlinin "İlliyyîn" denilen yüksek tabaka­sına işârettir. "Zürriyetlerin babası olan Âdem aleyhisselâmın durumundasın." sözü şuna işârettir ki, Âdem aleyhisselâma, nikâh (izdivac) verildi ve nikâh yapması emrolundu. Fakat bu nikâhdan meydana gelecek zürriyetin hepsinin mümin ve itâatkâr olması kuvveti ona verilmedi." İnsanları hidâ­yete kavuştur­mak kuvveti yalnız Allahü teâlâya mahsustur. İşte bunun gibi, bize de ilim ve­rildi ve onu yaymak, öğretmek emredildi. Fakat, bu ilim öğrettiklerimizin hep­sinin muvaffak olmaları, hepsinin bize tâbi ol­maları kudreti bize verilmedi." Bağdât'ın büyük velîlerinden Ebû Saîd-i Harrâz (rahmetullahi teâlâ aleyh) kendinden önce vefât eden oğlunu bir gün rüyâsında gördü. Ona; "Yavrucuğum! Allahü teâlâ sana nasıl muâmele yaptı?" dedi. Oğlu; "Beni Cennet'ine koyarak ağırladı." dedi. "Yavrucuğum! Bana nasîhat et." dedi. Bunun üzerine oğlu; "Ba­bacığım! Allahü teâlâya karşı kötü kalpli olma. Allahü teâlâ ile arana, bir göm­lek bile koyma!" dedi. Ebû Saîd, bundan sonra yaşadığı süre içinde üzerindeki gömlekten başka gömlek giymedi. Şam'da yetişen büyük velîlerden Ebû Süleymân Dârânî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretleri Hac vazîfesini yerine getirmek üzere Mekke-i mükerremeye gitmek için yola çıktı. Yolda, Iraklı bir gençle ar­kadaş oldu. Yolculuk esnâsında Iraklı genç devamlı Kur'ân-ı kerîm oku­yor, durdukları yerlerde vakit namazı hâ­ricinde nâfile namaz kılıyor, gün­düzleri oruç tutuyordu. Nihâyet Mekke-i mükerremeye ulaştılar. Genç, Ebû Süleymân Dârânî hazretlerinden ayrılmak istedi. Ebû Süleymân Dârânî o gence; "Benim sende gördüğüm hâllere seni sevk eden nedir?" diye sordu. Genç dedi ki: "Ey Ebû Süleymân! Beni böyle yapmamdan dolayı kınama. Çünkü ben rüyâmda altın ve gümüşten yapılmış birçok şerefeleri olan bir köşk gördüm. İki şerefenin arasında şimdiye kadar hiç görmediğim gü- zellikte hûriler vardı. Bu hûrilerin tebessüm etmesi sıra­sında dişlerinden yayılan nûr etrâfı aydınlatıyordu. O hûrilerden biri bana dedi ki: "Ey genç! Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için çok çalış ki bana kavuşasın." Sonra uykudan uyandım. Bu rüyâ, benim senin gördü­ğün hâllere kavuş- mamın sebebidir." dedi. Ebû Süleymân Dârânî o gençten duâ istedi. Genç ona duâ ede­rek ayrıldı. Ebû Süleymân Dârânî kendi nefsini kına- yarak; "Ey nefsim! Uyan ve bu gencin bildirdiği işaret­lere ve müjdelere kulak ver. Bir hûriye kavuşmak için bu şekilde çalışı­lırsa, bu hûrinin Rab- bine kavuşmak için nasıl çalışmak gere­kir?" diye nefsini azarladı. Allahü teâlânın sâlih kimselere böyle rüyâlar ve hâller ihsân etmesi, ona bâzı sırları açmak, saf ve temiz kalplerini iyi hâllere sevk etmek, onları güzel amellere teşvik etmek içindir. Çünkü sâlih rüyâ, peygamber­likten bir parçadır. Sâlih zâtlardan birisi bir gece rüyâsında hazret-i Ebû Süleymân Dâ- rânî'yi nûrdan kanatlarla uçuyor gördü. "Hayırdır inşâallah! Bu ne hâl­dir?" dedi. Ebû Süleymân Dârânî rahmetullahi aleyh; "Şimdi cezâevin­den kurtuldum, serbest oldum." buyurdu. Rüyâyı gören zât sabah uyan­dığında, hazret-i Ebû Süleymân Dârânî'yi ziyârete gitti, vefât ettiğini öğ­renince rüyâsının yorumunu anladı. Vefâtından sonra kendisini rüyâda görüp; "Allahü teâlâ size nasıl muâmele eyledi?" dediklerinde, "Rahmet ve inâyetle fakat, insanlar tara­fından parmakla gösterilmem bana çok zarar verdi." buyurdu. Mısır'da yetişen evliyânın büyüklerinden ve kelâm âlimi Ebü'l-Abbâs el-Mülessem (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri hakkında Talhâ is­minde bir zâ­tın hanımı anlatır: "Bir gün efendim bana, yarın eve Ebü'l-Abbâs hazretlerinin geleceğini, bunun için yemek hazırlamamı söyledi. O günlerde hâmile idim. Bir iş yapmaya mecâlim yoktu. Canım sıkıldı ve yine bana iş çıktı diye üzüldüm. O gece rüyâmda, ateşten bir kuyu gör­düm. Dün Ebü'l-Abbâs hazretleri hakkında düşündüğüm uygunsuz şey­ler sebebiyle, o kuyuya atılmak üzere iken uyandım. Önceki düşüncele­rime pişman oldum ve bundan sonra kendisine çok muhabbet ettim." Mısır'da yetişen büyük velîlerden İbn-i Fârid (rahmetullahi teâlâ aleyh) hakkında rivâyet edilir ki: İbn-i Fârid vefâtından sonra rüyâda gö­rülüp, niçin dî­vanında Resûlullah efendimizi medh etmediği kendisine sorulunca, şu mânâdaki beyti söylemiştir: "Medh edenler ne kadar çok medh ederlerse etsinler, Resûlullah efendimiz hakkında her medhi eksik görüyorum. Hem Allahü teâlâ, O'nu lâyık olduğu şekilde medh etti. Bu medh karşısında, insanların medh etme­sinin ne kıymeti olur?" demiştir. Hindistan'ın büyük velîlerinden Kerîmüddîn Bâbâ Hasan Ebdâlî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebelerinden biri hastaydı. Du­rumunu bildirdiler. Bunun üzerine Kerîmüddîn gelip o hasta talebenin yanında başka bir yatakta yattı. Allahü teâlâya yalvardı. Rüyâsında o talebesinin yaşayıp yaşama­yacağını göstermesini diledi. Uykuya vardı ve rüyâsında siyahlar giyinmiş düş­man askerleri ile kendi talebelerinin muhârebe ettiklerini, hasta olan talebenin ise, diğer askerlerden önde at koşturduğunu, kahramanca çarpışarak düşmana çok zâyiat verdirdiğini, yaralanıp attan düştüğünü ve atının onu bırakıp kalaba­lığa karıştığını gördü. Uykudan uyandığında o talebesinin vefâtının yaklaştığını haber verip, eshâbına techiz, tekfin ve defn için hazırlık yapılmasını söyledi. Talebenin hastalığı ise ölüm şiddetinde görünmüyordu. Orada bulunan talebele­rin hepsi hayret ettiler. Az bir zaman geçince, hastanın durumu ağırlaştı. Nefesi sıklaştı. Bu sırada orada bulunan ve tasavvuf ehlinin hâlini inkâr eden bâzı kimseler kendi kendile­rine; "Hocalığın ve talebeliğin şu anda (ölüm ânında) ne işe yaradığını görelim." dediler. Onların bu düşüncelerini kalb yoluyla anla­yan Kerîmüddîn hazretleri, açıktan; "Ey Allahım! Vefât etmek üzere olan bu hastanın hakîkî tasavvuf bü­yüklerine bağlanması hürmetine, seni zik­rettiğini bunlara da duyur!" diye duâ etti. Bu söz daha bitmeden, o ölüm hastasının açıktan açığa "Allah! Allah!.." demeye başladığı duyuldu. Rû­hunu teslim edinceye kadar böyle devâm etti. Bu apaçık kerâmete şâhid olan yabancılar inkarlarından vazgeçip, Kerîmüddîn'e bağlanıp talebele­rinden oldular. Büyük velîlerden Mansûr bin Ammâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) hak- kında Ebü'l-Hasan Şa'rânî şöyle anlatır: "Bir kerre Mansûr bin Ammâr'ı rüyâmda gör­düm ve Allahü teâlâ sana nasıl muâmelede bu­lundu? diye sordum. Şöyle cevap verdi: Bir ses duydum: "Mansûr bin Ammâr sen misin?" dedi. Evet yâ Rabbî dedim. Bir yandan dünyâya rağbet ederken, öbür yandan halkı dünyâdan soğu­tup zühde teşvik eden sen misin?" dedi. Evet böyle olmuştu yâ Rabbî! Fakat önce sana hamd ü senâ etmeden, sonra Peygamberlerine salât ve selâm getirme­den, üçüncü olarak da kullarına samîmî sûrette nasîhat etmeden, hiçbir soh­bete başlamadım ve bitirmedim, dedim. Bunun üzerine Allahü teâlâ me­leklerine: "O doğru söyledi, onun için bir kürsü kurun, üzerine çıksın, dünyâda kullarım ara­sında şan ve şerefimin yüceliğini ilân ettiği gibi, bu defâ da meleklerim arasında şan ve şerefimin yüceliğini ilân etsin" dedi. Hindistan'ın büyük velîlerinden Seyyid Mîr Muhammed Numân (rah- metullahi teâlâ aleyh) haz­retleri anlattı: Bir gece rüyâda hocam İmâm-ı Rabbânî hazretleri'ni gördüm. Bir yerden mübârek dergâhına gelmi­şim. Kapıda bekliyo­rum. İçerden çıkıp beni ayakta, başı önüne eğik, muhtaç hâlde görünce memnun oldu. Çok teveccüh edip, beni kucakladı ve yanındakilere; "Mîr, yoldan geldi. Harâreti vardır. Meyve suyu getiri­niz." buyurdu. Önüme beyaz bir kâse getirdi­ler. Hazret-i İmâm; "Mîr, bu kâseyi al ve hepsini iç ve ondan hiç kimseye bir damla verme!" buyurdu. O meyve suyunu tamâmen içtim. Bundan sonra mübâ­rek hocam yüzünü kıbleye dönüp ellerini kaldırdı ve; "Ey Allah'ım! Muhammed Resûlullah'a mahsus olan nisbeti Mîr'e nasîb eyle!" diyerek, duâ etti ve ellerini mübâ­rek yüzüne sürdü. Sonra yine ellerini kaldırıp; "Yâ Rabbî, bana mahsus olan nisbeti de Mîr'e ihsân eyle." dedi. Uyanınca, rüyâmı hazret-i İmâm'a arz ile tâbirini istirhâm ettim. Cevap vermediler. Huzurlarından ayrıldım. Bir müddet sonra şu mektubu bana gönderdiler: "Bir gün sabah namazından sonra eshâbımla oturuyordum. Gayr-i ihtiyârî size teveccüh eyledim. Hissettiğim zulmet ve bulanıklıkların gide­rilmesine gay­ret ettim. Böylece sizin kemâl hâliniz ayın on dördü gibi oldu. Hidâyet güneşine verilen her şey o dolunaya aksetti. Hattâ kemâl cihetinden fark kalmadı. Ancak bundan sonra zarfı genişletmek ve ge­nişlediği kadar onu doldurmak kaldı. Uzun zaman bu mânânın temsîlî sûretini, doğruluğunu gösteren bir yakînin hâsıl ol­ması için, nazarımda tuttum. Bunun için Allahü teâlâya hamd ve şükürler olsun. Bu nîmete ka­vuşmanız gördüğünüz ve tâbirini çok istediğiniz o rüyâ sebebiyle­dir. Alla- hü teâlâya hamd ve senâlar olsun ki, borcunuz tamâmen ödendi ve vâd edilen şey gerçekleşti. Verilen söz yerine geldi. Temennimiz, ka­vuştu- ğunuz bu kemâle, insanları da kavuşturmanız ve o memleketin kö­yünü, sahrâsını mübârek vücûdunuzla aydınlatmanızdır." Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin yirmi ikincisi olan  Muhammed Bâkî-billah (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak şöyle anlatılır: Horasanlı bir genç, bir müddet, Hâce Kutbüddîn-i Bahtiyârî Üveysî'nin feyz ve nûr saçan me- zârına gi­der. Bu mübârek zâtın rûhâniyetinden, hayatta olan bir mürşid-i kâmilin kendi­sine bildirilmesini ister. Muhammed Bâkî-billah Delhi'ye gel- diği gece, bu genç rüyâda, Nakşibendî büyüklerinden birinin geldiğini gö- rür. Emre uyarak, Muhammed Bâkî-billah'ın huzûruna gelip, rüyâda gör- düklerini arz eder ve ka­bûl edilmesi için yalvarır. Fakat cevâ­bında; "Bu miskîn kendimi bu işe lâyık gö­remiyorum, herhâlde başkası olsa gerek." buyurur. Çok fazla tevâzu gösterdiği ve çeşit çeşit özürler dilediği için, genç tekrar kaldığı yere döner. Ertesi gece rüyâda kendi­sine; "O büyük, huzûruna çıktığın ve sana inkisârını beyân eyleyen zât­tır." buyururlar. Sabahleyin tekrar huzûruna gelir, fakat bir daha geri çev­ril­mez. İhtimâm- la kabûl edilip, her ne gördüyse orada görür. Hindistan velîlerinden Muhammed İhsân (rahmetullahi teâlâ aleyh)  hazretleri, gençliğinde tah­sîl görmemiş ve ilimde yetişmemişti. Bu sebep- le, lüzumsuz ve uygunsuz işlerle meşgûl oluyordu. Bir gece rüyâsında Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerini gördü. Süt ile pirinç pilavı yiyordu. Ye- meğinden artanı Muhammed İhsân'a verdi. O da yeyip çok lezzet aldı. Heyecanla uyandı. Bu rü­yânın tesirinin devâm ettiği günlerde, Muham- med İhsân, Mazhar-ı Cân-ı Cânân'ın talebeleri arasına girdi. Tam bir töv- be ile eski hâlini terketti. Artık bu büyükler yolunda istikâmete ka­vuşup git gide ilerledi. Müceddidiyye yolunda çok yüksek makamlara ka­vuştu. Kalbi, Allahü teâlânın muhabbetiyle nûrlandı. Öyle ki, cenâb-ı Hakk'ın muhabbetinden kendinden geçmiş bir hâlde bulunur, dünyâyı unuturdu. Evliyanın büyüklerinden Muhammed Rûcî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retleri dâimâ Resûlullah efendimizi rüyâda görmeyi temenni ederdi. Bir gün eve girdi. Annesi evde oturmuş bir kitabı okurken yanına yaklaş­tığında; "Kim Cumâ gecesi bu duâyı birkaç defâ okursa, rüyâsında Re- sûlullah efendimizi görür." sözlerini işitti. Böylece Resûlullah efendi­mizi görme arzusu arttı. Gelecek gece de Cumâ gecesi idi. Annesine; "Cumâ gecesi gelince o duâyı okuyacağım. Belki Resûlullah efendimizi görü- rüm" deyince, "Git oku." dedi. O da doğruca odasına gitti. Kitapta bildi- rilen şartlara uyarak, duâyı okumakla meşgûl oldu. Daha önce de, kim her Cumâ gecesi Resûlullah efendimize üç bin salevât okursa, rüyâ­sında Resûlullah efendimizi görür, diye duymuştu. O duâyı okuduktan sonra, üç bin kerre de Resûl-i ekreme salevât okudu. Vakit gece yarısına yaklaşınca, yatağına yatarak uyudu. Rüyâsında şöyle gördü: Eve girdi­ğinde kışlık salonda annesi onu görünce; "Oğlum niçin geciktin? Burada seni bekliyordum. Evimizi Resûl-i ekrem teşrif etti. Haydi gel, seni Resû- lullah efendimize götüreyim." dedi. Elinden tutup, Resûl-i ekremin bulun- duğu yazlık salona doğru götürdü. Resûl-i ekrem oturmuşlardı. Et­râfında da birçok kimseler vardı. Bunların bir kısmı oturuyor, bir kısmı ayakta du- ruyordu. Resûlullah efendimizin etrafında halka yapmış­lardı. Dünyânın her tarafına mektuplar gönderiyordu. Huzûrlarında bir kâ­tip vardı. Resû- lullah efendimizin buyurduklarını yazıyordu. O, Şerefüddîn Osman Zey- yâr Tukânî idi. O zât, zamânın büyük âlimi ve velîsi idi. An­nes