|
Tahayyül-ü küfür, küfür olmadığı gibi; tevehhüm-ü küfür dahi küfür değildir. Tasavvur-u dalâlet, dalâlet olmadığı gibi, tefekkür-ü dalâlet dahi dalâlet değildir. Çünkü, hem tahayyül, hem tevehhüm, hem tasavvur, hem tefekkür; tasdik-i aklîden ve iz'an-ı kalbîden aynıdırlar, başkadırlar.
Onlar bir derece serbesttirler. Cüz-i ihtiyariyyeyi pek dinlemiyorlar. Teklif-i dinî altına çok giremiyorlar. Tasdik ve iz' ân öyle değiller. Bir mizana tabidirler. Hem tahayyül, tevehhüm, tasavvur, tefekkür, nasıl ki tasdik ve iz'ân değiller. Öyle de, şüphe ve tereddüt sayılmazlar. Fakat, eğer lüzumsuz tekrar ede ede müstakar bir hâle gelse, o vakit hakikî bir nevi şüphe ondan tevellüd edebilir. Hem bîtarafâne muhakeme nâimyla veya insaf namına deyip şıkk-ı muhalifi iltizam ede ede, tâ Öyle bir hâle gelir ki, ihtiyarsız taraf-i muhalifi iltizam eder, Ona vacip olan hakkın iltizamı kırılır. O da tehlikeye düşer. Hasmın veya şeytanın bir vekil-i fuzûlisİ olacak bir halet zihninde takarrür eder. Şu nevi vesvesenin en mühimi budur ki; vesveseli adam imkân-i zatî ile imkân-ı zihnîyi birbiriyle iltibas eder. Yani bir şeyi zâtında mümkün görse, o şeyi zihnen dahi mümkün ve aklen meşkûk tevehhüm eder. Halbuki ilm-i kelâmın kaidelerindendir ki; İmkân-ı zatî ise, yakîn-i ilmîye münâfi değil ve zaruret-i zihniyeye zıddiyeti yoktur. Meselâ: Şu dakikada Karadeniz'in yere batması, zâtında mümkündür ve o imkân-ı zatî ile muhtemeldir. Halbuki yakîhen, o denizin yerinde olduğunu hükmediyoruz; şüphesiz biliyoruz ve o ihtimal-i imkânî ve o imkân-ı zatî bize şek vermez, bir şüphe getirmez, yakînimizi bozmaz. Meselâ: Şu güneş, zâtmda mümkündür ki bugün gurub etmesin veya yarın tulü etmesin. Halbuki bu imkân yakînimize zarar vermez, şüphe getirmez. İşte bunun gibi, meselâ, hakâik-i îmâni-yeden olan hayat-ı dünyeviyenin gurubuna ve hayat-ı uhreviyenin tulûuna imkân-i zatî cihetinde gelen vehimler, yakîn-i imâniyeye zarar vermez. Hem yani: "Bir delilden neş'et etmeyen bir ihtimâlin hiç ehemmiyeti yoktur" olan kâide-i meşhure; hem usûlü'd-dîn, hem usûlü'l-fıkhın kaide-i mukarreresin dendir. Eğer desen: "Bu derece mü'minlere muzır ve müz'ic olan vesvese ne hikmete binaen bize belâ olmuş?" Elcevap: İfrata varmamak, hem galebe çalmamak şartıyla, asl-ı vesvese teyakkuza sebeptir; taharriye dâîdir, ciddiyete vesiledir. Lâkaydhğı atar, tehâvünü defeder. Onun İçin, Hakim-i Mutlak, şu dâr-ı imtihanda, şu meydan-ı müsabakada, bize bir kamçı-ı teşvik olarak vesveseyi şeytanın eline vermiş. Beşerin başına vuruyor. Şayet ziyâde incitse, Hakîrn-i Rahime şekva etmeli demeli.[ »
Yorum yok
» Yorumu Gönder
Sadece üyeler yorum yazabilir Lütfen giriş yapın veya üye olun!.
|